21 Aralık 2011 Çarşamba

Gece Sürüyor – Soledad Puértolas

1947 doğumlu Soledad Puértolas Çağdaş İspanyol Edebiyatı’nın en üretken yazarlarından biri…1989’da Gece Sürüyor (Queda la noche) ile İspanya’nın önemli edebiyat ödüllerinden biri olarak kabul edilen Planeta Ödülü’nü almış. Gece Sürüyor bir kadın yazardan bir kadın öyküsü… Romanın ana karakteri Aurora Madrid’te gayet tekdüze bir yaşam sürmektedir. Bir ofiste çalışmakta, giderek kendisine daha fazla bağımlı hale gelen anne babasıyla beraber yaşamaktadır. Bir politikacı ile ne duygusal ne de tutkulu sayılabilecek gayri meşru bir ilişkisi vardır. Ancak ilişki nicedir çıkmaza girmiş gibidir. Yaz gelmiş, anne ve babası her yaz olduğu gibi yazlık evlerine gitme planları yapmaktadır. İşte bu ortamda Aurora yaz tatilini geçirmek üzere bir erkek arkadaşı ile beraber Hindistan’a gitmeye karar verir. Bu yolculuk, orada tanışacağı insanlar ve edineceği tecrübeler Madrid’e döndükten sonra da peşini bırakmayacaktır. Bir dizi gizemli ve tesadüfler üzerine kurulu olayın içinde bulacaktır kendini. Açıkça söylemem gerekirse romandan çok zevk almadım. Olayların gelişimi zorlama, karakterler de zayıf ve yüzeysel geldi. Özellikle de roman boyunca nedenini anlayamadığım biçimde sürekli soğuk, kayıtsız ve bezgin bir profil çizen baş karaktere bir türlü ısınamadım. Çevresindekilere “katlanma haline ve tavrına” anlam veremedim. Soledad Puértolas’tan okuduğum ilk kitap Gece Sürüyor…Açıkçası ilk fırsatta birkaç kitabını daha okumaya niyetim var.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Johnny Sosa’nın Şarkısı – Mario Delgado Aparaín

Gayet sıkıcı bir kasaba, kasabada bir genelev ve genelevde bir bar… Barda her gece gitar çalıp kimsenin anlayamayacağı berbat bir İngilizce ile blues okuyan siyah bir müzisyen: Johnny Sosa. Bir hayalperest… Tıpkı Amerikalı Lou Bradley gibi tesadüfen keşfedilip üne kavuşacağı günlerin hayali ile yaşayan Johnny’nin hayatı, bir darbenin ardından kasabada sıkıyönetim ilân edilince aniden değişir. Askeri yönetim Johnny’e şöhret vaat eder. Açıkça dillendirilmese de Johnny’den beklenen işbirliği ve itaattir. Ağzında tek dişi bile olmayan Johnny, önce kendisine istediği gibi gülümseme imkânı verecek takma dişlere kavuşur. Ardından da müzik dersleri başlar. Bu arada baskı ve zulüm dört bir yanda kök salmaktadır. Kasabada kayıplar başlar. Önce kasaba radyosunun programcısı ortadan kaybolur. Ardından kasabada görevli birkaç öğretmen ve Johnny’nin sosis satıcısı komşusu… Johnny yavaş yavaş olup bitenlerin farkına varmaya başlamıştır. İçini bir huzursuzluk kaplar. Belli ki hayalleri uğruna ödemesi gereken bedel ağır olacaktır. Johnny artık bir seçim yapmak zorundadır. İnsan hayalleri için onurundan vazgeçebilir, baskıya ve zulme boyun eğebilir mi? Uruguay'lı yazar Mario Delgado Aparaín Johnny Sosa’nın Şarkısı (La Balada de Johnny Sosa) ile gayet mütevazı bir hikâye ile gayet iddialı sorular soruyor. Johnny’nin seçimini merak eden tüm kitap düşkünlerine hararetle tavsiye ederim.

4 Aralık 2011 Pazar

emperyal oteli – Attilâ İlhan

…………….
emperyal oteli’nde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berhava olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
……………..

27 Kasım 2011 Pazar

Seksek – Julio Cortázar

1963 yılında yayımlanan Seksek (Rayuela) Arjantin’in en büyük yazarlarından Julio Cortázar’ın başyapıtı olarak kabul ediliyor. Çağdaş bir klasik roman… Aynı zamanda da ilginç bir edebi deneme... Toplam 155 bölümden oluşan kitabı iki - kim bilir belki de çok daha fazla - şekilde  okumak mümkün. Okuyucu ilk 56 bölümü okuyup, hiçbir rahatsızlık hissetmeden, yazarın deyimiyle “gönül rahatlığıyla” kitabı bir yana bırakabilir. Geri kalan bölümler (gazete kupürleri, felsefi tartışmalar, anılar ve ilk kitabı aydınlatan detaylar vs.) okunmasa da olur. Ancak daha az rahatına düşkün ve meraklı okuyucu – benim gibi -  ikinci okumayı yapmadan huzura ermez. İkinci okuma ise yazarın belirlediği bir plana göre yapılır. Okuyucu adeta bir seksek oyunu oynuyormuşçasına bir bölümden diğerine sıçrar. Plana göre, ikinci kitap 73. bölümle başlayıp 131. bölümle sona erer. Ya da hiçbir zaman sona ermez ve okuyucu kitaba hapsolur. Çünkü 131. bölüm okuyucuyu bir önceki bölüm olan 58. bölüme geri gönderir. Tabii 58. bölüm de 131. bölüme…Bu böyle sürüp gider. Kitap bu haliyle geleneksel romana bir başkaldırıdır. Okunması çok kolay bir kitap değil Seksek... Sadece edebi açıdan değil felsefi açıdan da çok şey söylüyor… Öncelikle varoluşçu akım açısından önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. Yayımlandığı dönem tüm dünyada – tabii en çok da Fransa’da – varoluşçuluğun zirvede olduğu dönem… 1960’da ölen Camus geride muazzam bir miras bırakmış. Sartre üretmeye devam ediyor. Savaş sonrası, hayatın, varoluşun sorgulandığı oldukça depresif zamanlar. Seksek işte böyle bir dönemin ürünü… Nitekim kitabın başkahramanı Horacio/Oliveira da varoluş bunalımından muzdarip… Yazarın “Öte Yakadan” diye adlandırdığı ilk 36 bölümde Horacio’nun Paris’te göçmen olarak yaşadığı döneme tanıklık ediyoruz. Tıpkı kendisi gibi göçmenlerden oluşan bir grupla iç içe geçen işsiz, güçsüz, amaçsız günler… Bohem hayat, içki, caz, bol felsefe ve tabii ki “la Maga”…Horacio’nun Montevideo’lu sevgilisi… Horacio ve entelektüel arkadaşlarının aksine bilgisiz, neredeyse cahil bir genç kadın… Ama hisleriyle yaşamın ne olduğunu kavramış görünüyor. Horacio için bir amaç, bir varlık nedeni olabilir mi? Belki… Ama alaycı Horacio bunu vaktinde fark edebilecek mi? Yoksa yine eylemsizlik mi onu bekleyen? “Öte Yakadan” Horacio’nun Fransa’dan sınırdışı edilmesiyle son buluyor. Aslında öylesine absürd bir nedenden ötürü sınır dışı ediliyor ki, insan Albert Camus’nün “saçma”sını anımsamadan edemiyor. Ve tabii ki Horacio’nun sınır dışı edilmesine yol açan olay kahramanımız açısından bir düşüşü de simgeliyor. Bu olay bana bir kez daha sevgili Albert Camus’yü hatırlatıyor ve tabii ki büyük eseri Düşüş’ü (La Chute)… 37. bölümden ilk kitabın sona erdiği 56. bölüme kadar olan kısım “Bu Yakadan” olarak adlandırılmış. Arjantin’e dönen Horacio eski arkadaşı Traveler ve karısı Talita ile birlikte yeni bir döneme girer. Traveler adeta Horacio’nun zıt kutbu gibidir. Horacio ne kadar uçucu ve güvenilmez ise, Traveler da o kadar güven vericidir. Kaosa karşı bir bakıma düzeni simgelemektedir. Evlidir. İşi ve düzenli bir geliri vardır. Daha en baştan itibaren Horacio Traveler’ın karısı Talita’da yitirdiği La Maga’yı görür. Garip, biraz da gerilim dolu bir ilişki başlar üçü arasında. Final oldukça ilginç ve bir o kadar da muğlak… Aslında varoluşçu edebiyatın pek de yabancısı olmadığı bir son… Tabii Seksek söz konusu olduğunda klasik bir finalden bahsetmek hata olur. Birinci kitabın finalini, ikinci kitap her an tersyüz edebilir. Nasıl mı? Detaylar Seksek’te…İlginç bir edebi deneyim yaşamak isteyenler kaçırmasın.    

9 Kasım 2011 Çarşamba

Profil – Federico García Lorca

Federico García Lorca (1898-1936), İspanyol Edebiyatı dendiğinde hem ülkemizde hem de dünyada ilk akla gelen ve en çok sevilen isimlerdendir. 1920’lerin sonu ve 1930’ların başında İspanya’da önem kazanan ve çoğu çocukluk arkadaşı olan yaklaşık on şairden oluşan “1927 Kuşağı”’nın önde gelen temsilcilerindendir. 1936’da sağcılar tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüğünde sadece otuz sekiz yaşında olan Lorca, kısacık ömrüne yüzlerce şiir ve oyun sığdırmıştır. Sadece edebiyat alanındaki büyük yeteneği ile değil, müzik ve resme olan merakı ve yatkınlığıyla da bilinen çok yönlü bir sanatçıdır.  Hukuk öğrenimini yarıda bırakıp yirmili yaşlarının başında şiir yazmaya başlamıştır. Lorca şiirinde birbirinden oldukça farklı evrelerden söz edilebilir. İlk şiirleri 1994 yılında Daha Önce Yayımlanmamış Gençlik Şiirleri (Poesía inédita de juventud) adıyla yayımlanır. Hayattayken yayımlanmış ilk eseri 1921 tarihli Şiirler Kitabı (Libro de Poemas)’dır. 1921 sonrasında Lorca şiirlerinde üslûp birden farklılaşır. Geleneksel İspanyol şiiri ile haikuyu birleştirdiği kısa kısa şiirler yazmaya başlar Lorca. Bu çizgide sayılan Şarkılar (Canciones) 1927’de, Cante Jondo Şiiri (Poema del cante jondo) ise 1931’de yayımlanır. 1928 yılında yayımlanan Çingene Romansları (Romancero Gitano) ile stili bir kez daha değişir. Büyük başarı kazanan bu şiirlerinde Lorca yüzlerce yıllık, zengin İspanyol romans geleneğinden beslenmiş, geleneksel ile moderni büyük bir ustalıkla harmanlamıştır. Lorca’nın bir diğer önemli şiir kitabı 1940’ta yayımlanmış olan Şair New York’ta (Poeta en Nueva York) adlı kitaptır. 1929-1930 yıllarında önce ABD’ye (özellikle de New York’a) ardından da Küba’ya yapmış olduğu yolculuklarda yazmış olduğu bu şiirlerde çocukluğun masumiyetinden, ölümün kaçınılmazlığına, New York şehrinin yüzeyselliğinden, vahşi kapitalizme pek çok temayı işler. Eşcinsellik temasına da ilk kez bu şiirlerinde değindiğini görürüz. Şairin en çok bilinen bir diğer şiir kitabı da 1931-1934 yılları arasında yazdığı gazel ve kasidelerden oluşan Tamarit Divanı (Diván del Tamarit) adlı kitaptır. Bu eserlerde yer alan şiirlerinin dışında daha pek çok şiiri bulunmaktadır. Şayet Lorca’nın şiirlerini merak ediyorsanız, Yapı Kredi Yayınları tarafından 2007 yılında yayımlanan Profil bir başlangıç yapmanız için güzel bir çalışma. Kitap, Lorca’nın sadece şiirlerinden örnekler vermekle kalmıyor, oyun, senaryo, konferans, mektup ve desenlerinden de örnekler sunuyor okuyucuya. Yayına hazırlayanlar Yıldız Ersoy Canpolat ve Selahattin Özpalabıyıklar. Lorca’nın ilk şiirlerinden, meşhur Çingene Romansları’na, New York şiirlerinden, New York ve Havana’dan ailesine yazdığı mektuplara, gazel ve kasidelerine pek çok güzel örnek bir arada…. Foğrafları ve desenleri de görülmeye değer…
Aşağıda yer alan şiir, 1934 yazında bir boğa güreşi sırasında ağır yaralanıp kangren olan ve otuz altı saat içinde yaşamını yitiren ünlü boğa güreşçisi Mejías anısına yazılmış olan Ignacio Sánchez Mejías’a Ağıt (Llanto por Ignacio Sánchez Mejías) adlı şiirin ilk bölümüdür. Sabri Altınel tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Oldukça etkileyici bir şiirdir. Seveceğinizi umarım.
 SÜSME VE ÖLÜM
      Saat beşte akşamlayın.
Tam saat beşte akşamlayın.
Ak çarşaflar getirdi çocuk
      saat beşte akşamlayın.
Hazırdı bir sepet kireç
      saat beşte akşamlayın.
Kalanı ölüm. Yalnız ölüm.
      saat beşte akşamlayın.

Rüzgâr savurdu pamukları
      saat beşte akşamlayın.
Kristal, nikel serpti oksit
      saat beşte akşamlayın.
Kumru parsla savaşır şimdi
      saat beşte akşamlayın.
Bir kalça, bir ıssız boynuz
      saat beşte akşamlayın.
Sesler başladı, uğultular
      saat beşte akşamlayın.
Sessiz insanlar köşelerde
      saat beşte akşamlayın.
Yalnız boğanın yüreği şendi
      saat beşte akşamlayın.

Geliyor kar teri işte
      saat beşte akşamlayın.
Tentürdiyot kokusu alanda
      saat beşte akşamlayın.
Ölüm yaraya yumurtasını koydu
      saat beşte akşamlayın.
      Akşamlayın saat beşte.
Tam saat beşte akşamlayın.  
Tekerlekli bir tabut yatağı
      saat beşte akşamlayın.
Kemikler, flütler kulağında
      saat beşte akşamlayın.
Boğa böğürdü alnına doğru
      saat beşte akşamlayın.
Can çekişmeyle ışılar oda
      saat beşte akşamlayın.
Kangren yaklaştı uzaktan
      saat beşte akşamlayın.
Zambak bir boru yeşil kasığında
      saat beşte akşamlayın.
Güneş gibi yanar yaraları
      saat beşte akşamlayın.
Pencereleri kırıyor kalabalık
      saat beşte akşamlayın.
Ah! Ne korkunç saat beşi akşamın!
Saat beşti bütün saatlerde!
Akşamın gölgelerinde saat beşti!

Not: Lorca’nın şiirleri kadar oyunları da harikuladedir. Tiyatro oyunları arasında Kanlı Düğün (Bodas de sangre), Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi (La casa de Bernarda Alba) çok ünlüdür. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok sevilir ve sıkça sahnelenir. Tiyatro oyunlarından bir başka yazımda daha detaylı olarak bahsetmek isterim.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Büyük Umutlar – Charles Dickens

Büyük Umutlar (Great Expectations) Charles Dickens’ın en önemli ve en sevilen romanlarından biri…1860’da yayımlanmış. Hikâyenin kahramanı Pip anne ve babasını çok çok erken yaşta kaybetmiş, kendisini büyüten! gaddar ablası ve iyi yürekli eniştesiyle beraber yaşamaktadır. Doğru dürüst okuma-yazma bile bilmeyen bu köy çocuğu, demircilik yapan eniştesinin yanına resmen çırak olarak gireceği günü beklemektedir. Hayattaki tek dayanağı kendisini çok seven ve biricik dostu olarak gören eniştesi Joe’nun varlığıdır. Ancak Pip’in dünyası kasabada geçici bir süre yanında çalıştığı zengin Ms. Havisham’ın evlatlığı Estella’ya aşık olmasıyla altüst olur. Kendisini ve çevresini beğenmez olur. Cehaletinden ve kaba saba halinden utanmaya başlar. Estella’ya lâyık olabilmek için bir beyefendi olmayı düşler ama bunun gerçekleşebilmesi neredeyse imkânsızdır. Karamsarlık içinde tüm umutlarını yitirmiş ve Joe’nun yanında demircilik yapmaya başlamışken gizemli bir mirasa konar. Hayalleri gerçek olmuştur. Londra’da öğrenim görecek ve bir beyefendi olarak yetişecektir. Ancak velinimetinin varlığı gizli tutulmuştur. Artık büyük büyük umutları, düşleri vardır Pip’in…Velinimetinin Miss. Havisham olduğundan ve amacının günün birinde kendisi ile Estella’yı birleştirmek olduğundan neredeyse emindir. Böylece yıllar geçer. Pip artık gerçek bir beyefendi olmuştur. Diğer yandan halen velinimetinin kim olduğunu öğrenememiştir. Estella konusundaki umutları ise giderek tükenmektedir. Ancak günün birinde kendisini himaye eden kişinin varlığını öğrenmesiyle bir kez daha tüm dünyası altüst olur. Böylece Pip için endişe ve korku dolu günler başlar. Romanın temposu finale yaklaştıkça giderek artıyor. Charles Dickens büyüklüğüne yakışır bir eser ortaya koymuş. Pek çok ilginç tema bir arada…Hırs, suç, toplumsal sınıflar, aşk, vefa, dostluk…. Romanın kurgusu mükemmel. Bir o kadar mükemmel olan da Dickens’ın karakterleri. Birkaçına değinmeden geçmek esere ve sahibine haksızlık olur.  Öncelikle romanın kahramanı Pip öylesine başarılı bir karakter ki, okuyucu baştan sona adım adım karakterin gelişimine tanıklık ediyor. Muzip ve saf çocukluktan, vefasız ve biraz da uçarı ilk gençlik yıllarına, en sonunda da gerçekçi, hak bilir ve olgun genç adama geçişi, yaşadığı dönüşümler, özellikle de Joe’ya karşı için için hissettiği mahcubiyet ve pişmanlık dantel gibi işlenmiş. Keza velinimetine karşı hissettikleri de öyle…Değişen ve gelişen müthiş bir karakter…Ancak özünde her daim iyi bir insan…Pip’in eniştesi Joe bir diğer önemli figür…İyiliği, saflığı ve karşılıksız, gerçek dostluğu temsil ediyor. Gençliğinde sevgilisi tarafından aldatılmış ve dolandırılmış, bu nedenle de tüm ömrünü karanlık odalarda takıntılı bir biçimde geçirmiş olan Miss Havisham bir diğer ilginç ve güçlü karakter. Romanın sonunda onun da dönüşüm yaşadığına tanık oluyoruz. Pip ile gizemli velinimeti arasında aracılık yapan avukat Jaggers belki de edebiyat tarihinin en ilginç kanun adamlarından biri…Zehir gibi bir zekâya sahip, tuttuğunu koparan, son derece ketum ve müvekkillerinin büyük bir kısmı suçlulardan oluşan bu adam gerçekten dikkate değer bir roman kişisi. Jaggers’tan bahsedip de yardımcısı Wemmick’i atlamak olmaz. Wemmick, iş hayatı ile özel hayatını birbirinden öylesine kalın bir çizgiyle ayırmıştır ki, patronu Jaggers bile hakkında hiçbir şey bilmez. Evi onun sıcacık Kale’sidir. Orada bambaşka bir Wemmick görürüz. Babasıyla yaşayan, gülen, hayatın tadını çıkaran, insan Wemmick…Sevimli ve dürüst bir roman kişisi…Son olarak da Abel/Provis…Bir kader mahkûmu…Özünde iyi bir insan…Pip’le ilişkisi mi? Benden bu kadar…Şimdi sıra sizde…Bu güzel romanı bir solukta okuyacağınızdan eminim.

23 Ekim 2011 Pazar

cinayet saati – Attilâ İlhan

…………….
haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
polis katilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa’daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım

Ruhlar Evi – Isabel Allende

1942 doğumlu Isabel Allende, büyük şair Pablo Neruda’dan sonra Şili’nin edebiyat dünyasına kazandırdığı en ünlü isimlerden biri. Uluslararası üne sahip, kitapları pek çok dile çevrilmiş bir kadın yazar. Tıpkı büyük usta Márquez gibi “büyülü gerçekçilik” olarak adlandırılan akımın temsilcilerinden sayılıyor.  1982’de yayınladığı Ruhlar Evi (La casa de los espíritus) yazarın ilk romanı. Hollywood tarafından filme de alınan bu eser – ki Jeremy Irons, Meryl Streep ve Glenn Close’lu kadrosu ile Hollywood’dan beklenmedik biçimde başarılıdır -, gerek yazarın yaşamından izler taşıması, gerekse Şili’nin yakın tarihine ışık tutmasıyla oldukça ilginçtir. Bir yandan Trueba ailesinin üç kuşağının ilginçliklerle dolu yaşam öyküsünü okurken, bir yandan de Şili’nin ilk sosyalist lideri Salvador Allende’nin – Isabel Allende’nin de amcasıdır -  iktidara gelişine, askeri darbe ile 1973’te devrilmesine, ölümüne ve ardından gelen Pinochet’li terör yıllarına tanıklık ediyoruz. Romanın en güçlü yanlarından biri Allende’nin yarattığı karakterler. Özellikle de romanın cesur ve inatçı kadın karakterleri (Clara, Blanca, Alba, Amanda ve tabii ki Férula) hakkında çok şey söylenebilir. Ancak her ne kadar bu bir “kadınlar romanı” gibi görünse de, hiç şüphesiz başkarakter Esteban Trueba’dır. Güçlü bir roman kişisidir her şeyden önce… Aileden kalma unutulmuş toprakları canla başla adam eden ve kısa sürede bir toprak ağasına dönüşen Trueba’nın, geleceği gören, nesneleri yerinden oynatabilen ve ruhlarla sürekli irtibat halinde olan eksantrik Clara ile evlenmesiyle başlar ana öykü. Ve Trueba’nın ciddi bir değişim/dönüşüm yaşamış olarak doksan yıllık ömrünü tamamlamasıyla son bulur. Neredeyse sıfırdan bir servet yaratmış, siyasete soyunmuş, senatör olmuş, ülkenin liberal/muhafazakâr yönetimine yön veren en önemli figürlerden birine dönüşmüştür. Azılı bir komünizm düşmanıdır. Zalimdir. Şiddete inancı tamdır. Ancak hayat onu haklı çıkarmaz. Ne çocukları ne de canından çok sevdiği biricik torunu Alba onun gittiği yoldan gider. Bütün ömrünü adadığı değerlerin o kadar da sağlam olmadığını ömrünün sonuna doğru acı ve şaşkınlıkla fark eder. Ve dönüşümü de işte bu noktada başlar.  Ancak bu zaman zarfında neler olmaz ki? Allende muazzam bir hayal gücü ve yer yer de muzip bir dille detaylandırmış hikâyeyi. Ortaya bir şaheser olmasa da zevkle okunacak bir roman çıkmış.      

13 Ekim 2011 Perşembe

Artemio Cruz’un Ölümü – Carlos Fuentes

Carlos Fuentes hem Meksika Edebiyatı’nın hem de Latin Amerika Edebiyatı’nın çıkardığı en büyük isimlerden. Gerçek bir yazar… 1962’de yayımladığı “Artemio Cruz’un Ölümü” (La muerte de Artemio Cruz) Fuentes’in başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Bir “ölüm döşeği”, bir iç hesaplaşma romanı… İnsan ölüm döşeğindeyse, gelecekten umudu kalmadıysa, hele bir de tüm geçmişi yanlış seçimlerle doluysa ne yapar? Anılara sığınmaz mı? 71 yaşındaki Artemio Cruz  da ölümü beklediği hasta yatağında öyle yapıyor. Anılarına, pişmanlıklarına sığınıyor. Yazar, Cruz’un anılarını kronolojik sırasıyla sunmuyor okuyucuya. Ustalıklı bir anlatım tekniğiyle kahramanın tüm dönemlerini romanın en başından itibaren harmanlıyor. Bir anının canlanışına kâh bir başka anıya dair vurucu ipuçları karışıyor, kâh ölüm döşeği ruh halleri, sayıklamaları… Gençlik anılarıyla, yaşlılık dönemleri iç içe geçiyor. Böylece okuyucu Artemio Cruz’un tüm yaşamına tanıklık ediyor.

Peki kimdir bu adam? Ya da başka bir biçimde soracak olursak, öğretmeninin isteğine uyarak Meksika Devrimi’ne katılan o kimsesiz, yoksul, idealist çocuk nasıl olmuştur da büyük medya patronu, sanayici ve siyasetçi Artemio Cruz’a dönüşmüştür? Fuentes sadece bir insanın giderek yitip giden saflığını anlatmıyor bu romanda. Aynı zamanda bir devrimin nasıl yozlaştığını da gösteriyor okuyucuya. Artemio Cruz’un (ve tabii ki onun gibilerin) hayatta kalabilmesi için başkalarının ölmesi gerekir. Omuz omuza beraber savaşılan bir askerin, bir sevgilinin, birlikte kurşuna dizileceğiniz bir hücre arkadaşının ve hatta bir evlâdın ölmesi gerekir. Artemio Cruz tüm ölülerini geride bırakıyor. Ölüm döşeğinde buluşuncaya kadar… Cruz’un iç hesaplaşması şaşırtıcı biçimde samimi… Kendisine karşı inanılmaz dürüst… Erdemli olmadığı için onca badireyi atlatıp bugüne gelebildiğini gayet iyi biliyor. Tüm yanlışlarını doğruya çevirmenin artık mümkün olmadığını da… Bu iç hesaplaşmalar aynı zamanda romana felsefi bir ağırlık katıyor. Altı çizilecek öyle çok şey var ki… Birkaç cümleyi aktarmak istiyorum:
“…Devrim savaş alanlarında yoğrulup biçimlenir, ama bir kez yozlaştı mı, savaşlar kazanılsa bile devrim yitirilmiş demektir…”
“…Özveride bulunacak, ötekilerden vazgeçip bir tek yol seçeceksin; bu seçimi yapmakla özveride bulunmuş olacaksın, çünkü böylece bir başka yolu seçtiğinde olabileceğin kişi olmaktan uzaklaşacaksın…”
Bu kitap aynı zamanda yaptığımız seçimlerle de ilgili… Artemio Cruz bir seçimler toplamı… Tıpkı bizler gibi…
 

6 Ekim 2011 Perşembe

Size Nasıl Geliyorsa – William Shakespeare

Bu eserin yaklaşık 1600 yılında yazıldığı tahmin ediliyormuş. 1623 yılında Shakespeare’in oyunlarının ilk toplubasımı (First Folio) yapıldığında bu oyun da basımda yer almış. Size Nasıl Geliyorsa (As You Like It) bir pastoral komedi… Eserde neler mi var? Kardeşlerarası kıskançlık, iktidar/para hırsı, zorbalık, sürgün, pişmanlık, adaletin yerini bulması, tabii ki aşk, birleşme ve mutlu son… Ben Bülent Bozkurt’un Remzi Kitabevi tarafından yayımlanmış çevirisinden okudum. Kitabın giriş bölümünde “aşk, değişim, gerçek, görünüm, yazgı, rastlantı” temaları öne çıkarılmış. Mutlu sonla biten bir Shakespeare oyunu okumak istiyorsanız bu oyun tam size göre… Ön plana çıkan karakterler arasında ilginizi çekebilecek isimler de var. Örneğin soytarı Touchstone ile melankolik, kayıtsız ve alaycı Lord Jacques… Felsefeye düşkün bu karakterin şu konuşması da neredeyse tüm Shakespeare sevenler tarafından ezbere bilinir:
Yaşam tümüyle bir sahnedir;
Erkeklerle kadınlarsa, hepsi birer oyuncu,
Biri çıkar, öteki girer ve her biri 
Kendine düşen sürede pek çok rol oynar;
İnsanın yedi dönemi yedi perde eder.

 

1 Ekim 2011 Cumartesi

sisler bulvarı - Attilâ İlhan

............
sisler bulvarı’na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
............

30 Eylül 2011 Cuma

Sinekli Bakkal – Halide Edip Adıvar

Sinekli Bakkal hem Halide Edip Adıvar’ın hem de Türk Edebiyatı’nın en çok okunan romanlarından biridir. İlk kez İngilizce olarak The Clown and His Daughter (Soytarı ve Kızı) adıyla 1935 yılında İngiltere’de, ardından Sinekli Bakkal adıyla 1936’da Türkiye’de yayımlanır. II. Abdülhamid dönemini fon olarak kullanan roman Doğu ile Batı arasında bir sentez arayışının ürünü olarak kabul edilebilir. Eser, son derece mütevazı, dar bir arka sokak olan Sinekli Bakkal sokağının gayet bağnaz bir tip olan imamının okuyucuya tanıtılmasıyla başlar. Karısını genç yaşta kaybetmiş olan bu adam, cennet-cehennem düşüncesi ile yatıp kalkan, dünyayı çevresindekilere dar eden softa ve kinci biridir. Katı fikirlerle yetiştirdiği kızı Emine on yedi yaşındayken, zenne rollerine çıktığı ve güzel yüzlü olduğu için mahallede “Kız Tevfik” lakabıyla bilinen delikanlıyla kaçınca neye uğradığını şaşırır ve kızını evlatlıktan reddeder. Ancak katı ve suratsız Emine ile neşeli, şamatacı ve sanatçı ruhlu Tevfik’in ilişkisi uzun ömürlü olmayacaktır. İki genç birbirlerinden akla kara kadar farklıdırlar. Dayısından miras kalan “İstanbul Bakkaliyesi’ni” ihmal eden Tevfik, ortaoyununda İstanbul çapında ün kazanır. Bu arada, karısı ile yolları ayrılır, Emine baba evine döner ve bir kız çocuğu dünyaya getirir. Rabia adını verdikleri bu kız çocuğu annesi ve dedesi tarafından son derece katı, dinî bir disiplinle büyütülür. On bir yaşına geldiğinde yanık sesiyle, üslûbuyla İstanbul’un en ünlü hafızlarından biri olur ve aynı mahallede yaşayan Abdülhamid’in Zaptiye Nazırı Selim Paşa ve ailesi ile tanışır. Kızla yakından ilgilenen aile, yeteneği heba olmasın diye kıza müzik dersleri aldırmaya başlar. Bu vesile ile kız Mevlevî Vehbi Dede ile İspanyol asıllı müzisyen Peregrini ile tanışır. Bu arada Tevfik’in sürgünden dönmesiyle Rabia daha önce hiç görmediği babasına kavuşur. Ruhen annesi ve dedesine uzak, babasına yakın olan Rabia hem onu hem de yanından hiç ayırmadığı cüce dostu Rakım’ı hemen sever ve benimser. Üçlü beraber yaşamaya başlarlar. Olaylar Tevfik’in siyasi nedenlerle tekrar sürgüne gönderilmesi ve Rabia – Peregrini aşkı ve evliliği ile gelişir. Elbette ki eserin en önemli yanları olayların, Abdülhamit’in istibdat yönetimi altında geçiyor olması, yazarın Rabia aracılığı ile bir Doğu-Batı sentezi yaratma çabasıdır. Bunlara yazarın, yine Rabia kanalıyla güçlü, şahsiyetli bir kadın karakter ortaya koyma idealini de ekleyebiliriz. Nitekim Rabia daha çocuk yaştan itibaren ne istediğini bilen, çalışkan, öğrenmeye, gelişime açık, kendi fikirleri ve doğruları olan genç bir kadındır. Romanda Doğu’nun maneviyatını temsil eden Vehbi Dede, Rabia’nın gelenekçi yönünü beslerken, Batı’yı temsil eden Peregrini, kızın Batı değerleri ile tanışması ve bunları kendine göre ele alışını simgelemektedir. Ortaya bir yandan oturduğu sokağın adetlerine uygun davranmaya çalışan, namaz kılan, muhafazakar, dindar Rabia, bir yandan da daha çocukken aşık olduğu Hristiyan Peregrini’yle evlenecek kadar da cesur ve “anarşist” bir Rabia çıkmıştır. Ancak Rabia’yı kusursuz bir sentez, bir dengeler insanı gibi de görmemek, resmetmemekten yanayım. Yer yer çocukça kaçan inadı ve gereksiz katı tutumu nedeniyle antipatik bulduğumu bile söyleyebilirim. Şahsen, kitabın en ilginç ve sevimli iki karakterinin Peregrini (Osman) ve Rakım olduğunu düşünüyorum. Mensubu olduğu kültürü geride bırakıp, yeni bir kültürde yeni bir hayata başlayan bu duygusal, sanatçı ruhlu ve uysal adam aşkı için dinini, adını değiştirme konusunda hiç tereddüt yaşamamıştır. Daha doğduğu andan itibaren fiziksel farklılığı nedeniyle ezilen, hakaret gören, dışlanan Rakım, on yedi yaşında arkadaş olduğu Tevfik sayesinde hak ettiği insanca yaşama kavuşur. Rabia’nın da biricik Rakım Amca’sı olur. Bedeninden büyük kalbiyle, zekâsıyla romanın en sevilesi ve güçlü karakterlerinden biri Rakım. Daha önce hiç Halide Edip Adıvar okumadıysanız, bu romanla bir başlangıç yapabilirsiniz. Hiç şüphesiz yazarın diğer romanlarını da merak edeceksiniz.

20 Eylül 2011 Salı

Lady Chatterley’in Sevgilisi – D.H.Lawrence

Lawrence, en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Lady Chatterley’in Sevgilisi’ni (Lady Chatterley's Lover) değişikliklerle ardarda üç kez yazar ve eser ilk kez 1928 yılında İtalya’da yayımlanır. Ele aldığı konu, cinsellik içeren bölümler ve yazarın kullandığı dil uzun tartışmalara yol açar. Eser uzun bir süre ahlaki nedenlerle İngiltere’de yayımlanmaz. "Bir soylunun karısının bir koru bekçisi ile kaçması" kabul edilemez. Oysa roman pek çok derin konuyu tartışmaya açmaktadır. Kadın erkek ilişkilerine büyük bir açık yüreklilikle getirdiği yorumla, içinde barındırdığı çatışmalarla (doğa-para kazanma hırsı, sınıf farklılıkları, beden-zihin, vs.) oldukça ilginç bir eserdir. Romanın ana karakteri Constance (Lady Chatterley) varlıklı aydın tabakadan gelen, eğitimli, yazarın ifadesi ile gürbüz, son derece enerjik, al yanaklı, köylü görünüşlü bir kızdır. Güzel Sanatlar Akademisi üyesi olan babası tarafından, sanatçılarla sosyalistler arasında gayet özgür bir ortamda yetiştirilmiştir. On sekiz yaşına vardığında cinsel deneyimler edinmiş, bağımsız, cesur bir genç kadın olmuştur. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle her şey altüst olur. O dönemde Almanya’da bulunan Constance İngiltere’ye döner ve Cambridge’li gençlerden oluşan yeni bir arkadaş çevresine girer. Orada yirmi iki yaşındaki Clifford Chatterley ile tanışır. Toprak ve maden ocakları sahibi soylu bir aileden gelen Clifford savaşta da teğmen olarak görev yapmaktadır. 1917 yılında Constance ile evlenirler. Constance’ın aksine, Clifford’ın evlilik öncesi cinsel tecrübesi yoktur. Daha da önemlisi, cinselliğe yaklaşımı Constance’ınkinden çok farklıdır. İki insan arasındaki ruhsal yakınlığın ve fikri uyumun cinsellikten çok daha derin ve kişisel bir anlam taşıdığına inanmakta, cinselliği ilişkide bir ayrıntıdan ibaret görmektedir. Böylece romandaki temel karşıtlıklardan biri olan kafa (düşünce) ve beden (dokunma) çatışması başlar. 1918’de Clifford’ın savaştan neredeyse paramparça dönmesi ve kötürüm kalması ile ilişki tam anlamıyla çıkmaza girer. Clifford artık iktidarsızdır. Constance için yaşam Orta İngiltere’nin sisli, puslu atmosferinde, maden ocaklarının ortasındaki sıkıcı yurtlukta giderek daha da çekilmez bir hal almaya başlar. Ta ki yurtlukta kocası için çalışan koru bekçisi Mellors’la tanışana kadar… İşçi sınıfından gelen, bir zamanlar orduda subaylığa kadar yükselmiş olan Mellors, her şeyi, hırsı, kadınlarla olan ilişkileri geride bırakmış doğa ile iç içe bir hayat sürmektedir. Endüstrinin geldiği noktadan, insanların gözünü bürümüş olan para hırsından adeta tiksinmektedir. Dokunmaya ve tensel ilişkiye Constance gibi önem vermektedir. Böylece ikili arasında tutkulu bir ilişki başlar ve olaylar gelişir. Her ne kadar romanın ana eksenini bu ilişki oluştursa da, bence, romandaki en ilgi çekici ve aynı zamanda karmaşık ilişki, Clifford ile bakıcısı orta yaşlı, dul ve becerikli Mrs. Bolton arasındaki ilişki… Mrs. Bolton’ın Clifford üzerindeki hiç beklenmedik nüfuzu ve Mrs. Bolton’ın Clifford’a karşı hissettiği sevgi-hayranlık-öfke-hatta yer yer nefret romanı ilginç kılan en önemli unsurlardan. Kitabın sanayileşmeye getirdiği eleştiri de dikkate değer…         

16 Eylül 2011 Cuma

pia - Attilâ İlhan

ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini bir tutsam ölsem
......

Sarı Yağmur – Julio Llamazares

Yaşlı bir adam ve terkedilmiş bir köy… Dökülen kavak yaprakları, anılar, ölüm, baştan sona yalnızlık, baştan sona hüzün… Sarı Yağmur (La lluvia amarilla), Çağdaş İspanyol Edebiyatı’nın en sevilen yazarlarından Julio Llamazares’in çok çok güzel bir romanı. Pirene Dağları’nda ekonomik nedenlerle yavaş yavaş terk edilmiş bir köyde kalan son ev yaşlı Andrés ve karısı Sabina’nın evidir. Sabina’nın ölümüyle yaşlı adam kör köpeğiyle yapayalnız kalır. Köyün tükenişi, doğaya yenilişi ve yıkılışı ile Andrés’in tükenişi eş zamanlı gerçekleşir. Yazar maddenin ve insanın doğaya ve zamana yenilişini inanılmaz etkileyici bir dille anlatıyor. Yaşlı adam yalnızlık, terk edilmişlik ve umutsuzluk içinde ölümü beklerken geçmişin anılarıyla, hayaletleriyle avunmaya çalışıyor.     

13 Eylül 2011 Salı

Kent ve Köpekler – Mario Vargas Llosa


Kent ve Köpekler (La ciudad y los perros) 2010 yılında Nobel ödülü alan Peru’lu yazar Mario Vargas Llosa’nın ilk kitabı. 1962’de yayımlanmış. Hikâye Lima’da askeri bir kolejde geçiyor. Bu kolejin en önemli özelliği toplumun farklı kesimlerinden gelmiş öğrencileri barındırıyor olması. Zenginlerle yoksullar, siyahlarla beyazlar aynı koşullarda, aynı baskıcı eğitimden geçiyorlar. Eğitim zorlu, öğrencilerin, özellikle de alt ve üst sınıfların birbirleriyle olan ilişkileri sert ve çetrefilli.  "Kent" Lima, "Köpekler" ise askeri okulun birinci sınıfında okuyan, yeni gelmiş, acemi öğrencilere verilen ad. Her zaman, her yerde olduğu gibi ezenler ve ezilenler var. Okul öğrencileri eziyor. Bunu da "gerçek erkekler" yaratma adına yapıyor. Öğrenciler de birbirlerini eziyorlar. Ve en çok ezilenler de Köpekler… Bu sistemde herkes bir biçimde var olmaya, kaybeden olmamaya çalışıyor. Kitabın ana karakterleri de işte bu acımasız ortamda ayakta kalabilmek için çabalıyorlar. Şair, Jaguar, Köle ve diğerleri… Zengin bir aileden gelen, zeki, hayal gücü kuvvetli Şair ezilmemek için yarı kaçık bir romantiği oynuyor. Yoksul, kimsesiz, suça eğilimli, lider ruhlu Jaguar ezilmemek için güce başvuruyor, kendi çetesini kuruyor. Dışlanmış, aciz Köle ise daha en başından kaybetmeye yazgılı… Özellikle bu üç karakter hikâyenin gelişiminde ve sonuçlanmasında en önemli rolleri paylaşıyorlar. Herşey kimya sınavı sorularının çalınması ile başlıyor ve okulda yaşanan bir ölüm ile olaylar karmaşık bir hal alıyor. Bu arada, okulun eğitmenlerinden, kuralcı, adil ve idealist Teğmen Gamboa ile romanın bahse değer tek kadın karakteri Teresa’yı da unutmamak gerek. Teresa’nın romanın baş karakterleri Şair, Köle ve Jaguar ile ilişkilendirilmesi de son derece başarılı bir biçimde kurgulanmış. Roman boyunca karakterlerin düşünceleri kanalıyla sıkça geriye dönüşler var. Bu sayede Şair, Köle ve Jaguar’ın geçmişleri ve geldikleri çevre hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Realist bir roman… Yazar da iki senesini askeri okulda geçirmiş. Edindiği tecrübeler gerçekçi anlatıma katkı sağlıyor. Benim gibi Latin Amerika edebiyatına özel bir ilgi duyuyorsanız mutlaka okumanızı tavsiye ederim.  

8 Eylül 2011 Perşembe

Büyük Şair Attilâ İlhan'a Selam Olsun!

........
fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
........