23 Ekim 2011 Pazar

cinayet saati – Attilâ İlhan

…………….
haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
polis katilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa’daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım

Ruhlar Evi – Isabel Allende

1942 doğumlu Isabel Allende, büyük şair Pablo Neruda’dan sonra Şili’nin edebiyat dünyasına kazandırdığı en ünlü isimlerden biri. Uluslararası üne sahip, kitapları pek çok dile çevrilmiş bir kadın yazar. Tıpkı büyük usta Márquez gibi “büyülü gerçekçilik” olarak adlandırılan akımın temsilcilerinden sayılıyor.  1982’de yayınladığı Ruhlar Evi (La casa de los espíritus) yazarın ilk romanı. Hollywood tarafından filme de alınan bu eser – ki Jeremy Irons, Meryl Streep ve Glenn Close’lu kadrosu ile Hollywood’dan beklenmedik biçimde başarılıdır -, gerek yazarın yaşamından izler taşıması, gerekse Şili’nin yakın tarihine ışık tutmasıyla oldukça ilginçtir. Bir yandan Trueba ailesinin üç kuşağının ilginçliklerle dolu yaşam öyküsünü okurken, bir yandan de Şili’nin ilk sosyalist lideri Salvador Allende’nin – Isabel Allende’nin de amcasıdır -  iktidara gelişine, askeri darbe ile 1973’te devrilmesine, ölümüne ve ardından gelen Pinochet’li terör yıllarına tanıklık ediyoruz. Romanın en güçlü yanlarından biri Allende’nin yarattığı karakterler. Özellikle de romanın cesur ve inatçı kadın karakterleri (Clara, Blanca, Alba, Amanda ve tabii ki Férula) hakkında çok şey söylenebilir. Ancak her ne kadar bu bir “kadınlar romanı” gibi görünse de, hiç şüphesiz başkarakter Esteban Trueba’dır. Güçlü bir roman kişisidir her şeyden önce… Aileden kalma unutulmuş toprakları canla başla adam eden ve kısa sürede bir toprak ağasına dönüşen Trueba’nın, geleceği gören, nesneleri yerinden oynatabilen ve ruhlarla sürekli irtibat halinde olan eksantrik Clara ile evlenmesiyle başlar ana öykü. Ve Trueba’nın ciddi bir değişim/dönüşüm yaşamış olarak doksan yıllık ömrünü tamamlamasıyla son bulur. Neredeyse sıfırdan bir servet yaratmış, siyasete soyunmuş, senatör olmuş, ülkenin liberal/muhafazakâr yönetimine yön veren en önemli figürlerden birine dönüşmüştür. Azılı bir komünizm düşmanıdır. Zalimdir. Şiddete inancı tamdır. Ancak hayat onu haklı çıkarmaz. Ne çocukları ne de canından çok sevdiği biricik torunu Alba onun gittiği yoldan gider. Bütün ömrünü adadığı değerlerin o kadar da sağlam olmadığını ömrünün sonuna doğru acı ve şaşkınlıkla fark eder. Ve dönüşümü de işte bu noktada başlar.  Ancak bu zaman zarfında neler olmaz ki? Allende muazzam bir hayal gücü ve yer yer de muzip bir dille detaylandırmış hikâyeyi. Ortaya bir şaheser olmasa da zevkle okunacak bir roman çıkmış.      

13 Ekim 2011 Perşembe

Artemio Cruz’un Ölümü – Carlos Fuentes

Carlos Fuentes hem Meksika Edebiyatı’nın hem de Latin Amerika Edebiyatı’nın çıkardığı en büyük isimlerden. Gerçek bir yazar… 1962’de yayımladığı “Artemio Cruz’un Ölümü” (La muerte de Artemio Cruz) Fuentes’in başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Bir “ölüm döşeği”, bir iç hesaplaşma romanı… İnsan ölüm döşeğindeyse, gelecekten umudu kalmadıysa, hele bir de tüm geçmişi yanlış seçimlerle doluysa ne yapar? Anılara sığınmaz mı? 71 yaşındaki Artemio Cruz  da ölümü beklediği hasta yatağında öyle yapıyor. Anılarına, pişmanlıklarına sığınıyor. Yazar, Cruz’un anılarını kronolojik sırasıyla sunmuyor okuyucuya. Ustalıklı bir anlatım tekniğiyle kahramanın tüm dönemlerini romanın en başından itibaren harmanlıyor. Bir anının canlanışına kâh bir başka anıya dair vurucu ipuçları karışıyor, kâh ölüm döşeği ruh halleri, sayıklamaları… Gençlik anılarıyla, yaşlılık dönemleri iç içe geçiyor. Böylece okuyucu Artemio Cruz’un tüm yaşamına tanıklık ediyor.

Peki kimdir bu adam? Ya da başka bir biçimde soracak olursak, öğretmeninin isteğine uyarak Meksika Devrimi’ne katılan o kimsesiz, yoksul, idealist çocuk nasıl olmuştur da büyük medya patronu, sanayici ve siyasetçi Artemio Cruz’a dönüşmüştür? Fuentes sadece bir insanın giderek yitip giden saflığını anlatmıyor bu romanda. Aynı zamanda bir devrimin nasıl yozlaştığını da gösteriyor okuyucuya. Artemio Cruz’un (ve tabii ki onun gibilerin) hayatta kalabilmesi için başkalarının ölmesi gerekir. Omuz omuza beraber savaşılan bir askerin, bir sevgilinin, birlikte kurşuna dizileceğiniz bir hücre arkadaşının ve hatta bir evlâdın ölmesi gerekir. Artemio Cruz tüm ölülerini geride bırakıyor. Ölüm döşeğinde buluşuncaya kadar… Cruz’un iç hesaplaşması şaşırtıcı biçimde samimi… Kendisine karşı inanılmaz dürüst… Erdemli olmadığı için onca badireyi atlatıp bugüne gelebildiğini gayet iyi biliyor. Tüm yanlışlarını doğruya çevirmenin artık mümkün olmadığını da… Bu iç hesaplaşmalar aynı zamanda romana felsefi bir ağırlık katıyor. Altı çizilecek öyle çok şey var ki… Birkaç cümleyi aktarmak istiyorum:
“…Devrim savaş alanlarında yoğrulup biçimlenir, ama bir kez yozlaştı mı, savaşlar kazanılsa bile devrim yitirilmiş demektir…”
“…Özveride bulunacak, ötekilerden vazgeçip bir tek yol seçeceksin; bu seçimi yapmakla özveride bulunmuş olacaksın, çünkü böylece bir başka yolu seçtiğinde olabileceğin kişi olmaktan uzaklaşacaksın…”
Bu kitap aynı zamanda yaptığımız seçimlerle de ilgili… Artemio Cruz bir seçimler toplamı… Tıpkı bizler gibi…
 

6 Ekim 2011 Perşembe

Size Nasıl Geliyorsa – William Shakespeare

Bu eserin yaklaşık 1600 yılında yazıldığı tahmin ediliyormuş. 1623 yılında Shakespeare’in oyunlarının ilk toplubasımı (First Folio) yapıldığında bu oyun da basımda yer almış. Size Nasıl Geliyorsa (As You Like It) bir pastoral komedi… Eserde neler mi var? Kardeşlerarası kıskançlık, iktidar/para hırsı, zorbalık, sürgün, pişmanlık, adaletin yerini bulması, tabii ki aşk, birleşme ve mutlu son… Ben Bülent Bozkurt’un Remzi Kitabevi tarafından yayımlanmış çevirisinden okudum. Kitabın giriş bölümünde “aşk, değişim, gerçek, görünüm, yazgı, rastlantı” temaları öne çıkarılmış. Mutlu sonla biten bir Shakespeare oyunu okumak istiyorsanız bu oyun tam size göre… Ön plana çıkan karakterler arasında ilginizi çekebilecek isimler de var. Örneğin soytarı Touchstone ile melankolik, kayıtsız ve alaycı Lord Jacques… Felsefeye düşkün bu karakterin şu konuşması da neredeyse tüm Shakespeare sevenler tarafından ezbere bilinir:
Yaşam tümüyle bir sahnedir;
Erkeklerle kadınlarsa, hepsi birer oyuncu,
Biri çıkar, öteki girer ve her biri 
Kendine düşen sürede pek çok rol oynar;
İnsanın yedi dönemi yedi perde eder.

 

1 Ekim 2011 Cumartesi

sisler bulvarı - Attilâ İlhan

............
sisler bulvarı’na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
............