27 Aralık 2012 Perşembe

Kitap Notları'na teşekkürler!!!


 
Bloğumu açtığım günden beri ilk kez bir çekilişe katıldım ve çok güzel bir kitap kazandım J Anne Brontë’nin Agnes Grey’i… Çekilişi düzenleyen Kitap Notları (http://kitapnot.blogspot.com)... Birkaç hafta önce Brontë kardeşlerden Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeleri’ni okumuş ve çok sevmiştim. Charlotte Brontë’nin Jane Eyre’i bende zaten vardı. Tek eksiğim Agnes Grey’di kısacası J Buradan Kitap Notları’na bir kez daha teşekkür ediyorum. Çok güzel bir hediye paketi yapmış üstelik. Yeni yılda da yazılarını takip edebilmek dileğiyle…
Yeni yıl çekilişi yapmak için biraz geç kaldım. Ama en kısa zamanda bir çekiliş de benden olsun...

25 Aralık 2012 Salı

Yolda - Jack Kerouac


Bir kitap düşünün ki, kitabın en az kendisi kadar nasıl yazıldığı, ilham kaynağı, temsil ettiği kuşak ve  yayımlandıktan sonra yarattığı etki efsanevi olsun. İşte o kitap: Yolda (On the Road)… 1922 yılında doğan ve 1969’da aşırı alkol kullanımının yol açtığı bir iç kanamadan ölen Jack Kerouac’ın en meşhur romanı. Sanmayın ki sıradan bir yol hikâyesi… Hayır, bin kere hayır… Yazarının ifadesiyle, aynı zamanda içsel, mistik bir yolculuk… Bir çığır açan… Meşhur Beat kuşağının (Beat Generation) tüm o farklı, hayli özgün entelektüel/edebî faaliyetlerinin en havalı dışavurumu… Bence bir o kadar da hüzünlü… Çünkü “Buyrun” diyor, “O meşhur Amerikan rüyasına bir de bu yoldan, bu pencereden bakın. Gerçekten bir rüyamıymış kendi gözünüzle görün.”
Şüphesiz, hayatım boyunca okuduğum en etkileyici kitaplardan biri Yolda. Jack Kerouac tam yedi yıl boyunca Amerika’yı doğudan batıya, batıdan doğuya defalarca katetmiş. Otostopla, kiralık araçlarla, çoğu zaman beş parasız… Ve o yedi yıllık serüvenden kendisine ne kaldıysa tam üç haftada kaleme almış. Dur durak bilmeden, çılgınca bir tempoda… Kitapla ilgili bir diğer ilginç nokta da bu zaten. Kerouac çalışması kesintiye uğramasın diye, kağıtları birleştirerek elde ettiği bir ruloya daktilo etmiş tüm romanını. Satır aralığı, paragraf, noktalama işareti falan olmadan… Romanın orijinal, yani yayınevlerinin sansürüne uğramadan önceki hali olan bu rulo en az romanın kendisi kadar meşhur. Bildiğim kadarıyla, bugün çeşitli müzelerde sergilenmekte bu rulo. Romanı yazdığı günlerde halen evli olduğu eşi Joan Haverty, anılarında, Kerouac’ın o üç haftayı bezelye çorbası ve kahve içerek, ayık kalabilmek için de devamlı uyarıcı madde alarak geçirdiğinden söz etmekte. Kerouac o kadar çok terlemektedir ki, gün boyu defalarca tişört değiştirmekte, terli tişörtlerini de kurumaları için odaya gerdiği bir ipe asmaktadır.

 
Roman 1951 yılında yazılır. Ancak yayımlanabilmesi için tam altı yıl geçmesi gerekir. 1957’de Viking Yayınevi tarafından yayımlandığında Kerouac otuz beş yaşındadır artık ve kariyerinin ilk yarısını kendi üslûbunu oturtma çabaları ve Yolda romanı için yaptığı çalışmalarla çoktan geride bırakmıştır. Viking bir dolu değişiklikle kabul eder romanı yayımlamayı. Bir kez basıldığında ise, sansürlenmiş olmasına rağmen büyük olay olur. Jack Kerouac bir gecede ünlenmiştir. Herkes Yolda’dan bahsetmektedir. Gazetecilerin yeni gözdesidir Kerouac. Ancak kim olduğu, kitabı üzerinde ne kadar süre çalıştığı ve yazar olmak için harcadığı onca çabayla ilgilenmez hiçbir gazeteci. Onları tek ilgilendiren “beat” kavramıdır. Tam olarak ne ifade ettiğini sorarlar ısrarla. Kerouac başlangıçta kibar ve sabırlı olmaya çalışır. Tüm bu sorulara standart bir yanıtı vardır. Kelimeyi ilk kez yıllar önce Herbert Huncke adlı birinden duyduğunu ve bir çeşit tükeniş halini ifade ettiğini söyler. Terimin dini bir boyutu olduğundan da bahseder Kerouac. Ama işin bu kısmı hiçbir gazetecinin ilgisini çekmez. Yeni bir hareket doğmaktadır onlar için. Kerouac kendisini istediği kadar “tuhaf, yalnız, çılgın bir Katolik mistik” olarak tanımlasın ve beat olmadığını söylesin, gazeteciler ikna olmaz. Bunun politik bir boyutu olup olmadığı bile tartışılır. Kapitalist çark da romanın rüzgârından en açgözlü biçimde yararlanır. Roman sayesinde binlerce genç yollara dökülmüş, Levi’s kot ve espresso makinesi satışlarında patlama olmuştur. Bu arada yazarın romanı yazış şekline dair acımasız eleştiriler de gelir. Hem de ne acıdır ki, edebiyat çevrelerinden gelir bu eleştiriler. Truman Capote, Kerouac’ın romanı üç haftada yazmış olmasına atfen, “Bu yazmak değil, daktilo etmek” der. Kerouac giderek bunalmaktadır. Kitabını ilk yazdığı biçimde bastıramamış olmasının yarattığı hoşnutsuzluğa, bir de anlaşılamamak eklenmiştir.  

  
Oysa hiç de kolay geçmemiştir yıllar Kerouac için. Fransız kökenli Kanada göçmeni ailesinin yeni ülkelerinde verdiği mücadele, yoksulluk, yazar olma hayalleri, yıllar süren kendi dilini, tarzını yaratma uğraşları… Kimse ilgilenmez tüm bunlarla. İngilizce anadili bile değildir yazarın. Altı yaşında okula başlayınca öğrenir İngilizce’yi akıcı biçimde konuşmayı… On birine geldiğinde çoktan yazmaya başlamıştır. Yazar olmaktır en büyük hayali. Lowell Lisesi’ni bitirdikten sonra yıldız atlet olarak Columbia Üniversite’sinde futbol bursu kazanır. Ancak antrenörle yaşadığı bir kavga okuldan atılmasına yol açar. On dokuz yaşında, kendi ifadesiyle “bağımsızdır” artık. Jack London’ı ve Thomas Wolfe’u örnek alır kendisine. Bir maceracı, yalnız bir gezgin olmaya karar verir. Ancak Columbia ile ilişkisi bir biçimde sürer. 1944 yılında, Allen Ginsberg, Willliam Burroughs, Lucien Carr gibi daha sonra Beat kuşağının çekirdeğini oluşturacak isimlerin de aralarında bulunduğu bir grup gençle yolu kesişir. Adeta ikili bir yaşam sürmeye başlar Kerouac. Biri Columbia kampüsünde, isyankar, çılgın Columbia grubuyla, her türlü maddeyi kullanarak sınırlarda, diğeri ise işçi sınıfına mensup mazbut ailesiyle evde… Bu arada, 1946 yılı Kerouac’ın yaşamı ve kariyeri açısından oldukça önemli bir yıl olur. The Town and the City adını verdiği otobiyografik bir roman yazmaya başlar. Bu roman 1948 yılında yayımlanır ancak beklenen ilgiyi görmez. 1946 yılının bir diğer olayı ise Kerouac’ın Neal Cassady ile tanışması olur.

 
Neal Cassady olmasaydı muhtemelen Yolda da olmazdı. Çünkü Yolda her şeyden ve herkesten önce Neal Cassady’nin romanıdır. Kerouac, şarapçı babası tarafından neredeyse sokaklarda, yollarda büyütülen, on sekiz yaşına gelene kadar defalarca ıslah evine girip çıkan Neal Cassady’den ve onun yaşama biçiminden o kadar etkilenir ki, onu romanının başkahramanı yapar. Tabii Dean Moriarty olarak… Kendisi de anlatıcı olarak, Sal Paradise adıyla romanda boy gösterir. Tıpkı Columbia çetesinin diğer elemanlarının da farklı adlarla romanda yer aldıkları gibi… Müthiş bir zekâsı ve tuhaf, çılgın bir kişiliği vardır Neal Cassady’nin. Ve de ne yazık ki işlenme şansı bulamayan bir entelektüel kapasitesi… Arkadaşlarına yazdığı ve bugün artık yayımlanmış olan mektuplar (ve şiirler) edebiyat konusunda da oldukça yetenekli olduğunu göstermekte. İyi ki Kerouac’la Cassady’nin yolu bir biçimde kesişmiş de bu güzel kitap ortaya çıkmış. Kim ne derse desin, bu kitap tüm o otostoplardan, partilerden, yol maceralarından, alkolden ve seksten daha fazla şey söylüyor.
Kitaptan geriye bir sürü ayrıntı kaldı bana. Ama en çok şu iki alıntıyı hatırlarım herhalde:
“ You spend a whole life of non-interference with the wishes of others, including politicians and the rich, and nobody bothers you and you cut along and make it your own way… What’s your road, man? – holyboy road, madman road, rainbow road, guppy road, any road. It’s an anywhere road for anybody anyhow. Where body how?” (Bu satırların akla zarar bir ruhu ve müziği yok mu sizce de? Yaşam biçimi bir seçimdir. Bu adamlar da kendi seçtikleri yoldan gitmişler. Yine de Neal Cassady’nin zorluklarla geçen çocukluğunu düşününce, bazı seçimler mecburiyetten doğar gibi geliyor bana.)
“ …the only people that interest me are the mad ones, the ones who are mad to live, mad to talk, desirous of everything at the same time, the ones that never yearn or say a commonplace thing… but burn, burn, burn like roman candles across the night.” (Bu satırlar Kerouac’ın Cassady’den neden o kadar çok etkilendiğinin en açık kanıtı bence. Bazıları o kadar farklı doğarlar ki, koşullar ne olursa olsun birileri onları fark eder ve peşlerinden gider.)
Acaba Kerouac’la Cassady’nin yolu öbür dünyada da kesişmiş midir?

10 Aralık 2012 Pazartesi

Şafak - Sevgi Soysal


Bazı insanlar kısacık ömürlerine ne kadar da çok şey sığdırıyorlar. Ve bazı kadınlar ne kadar da güçlü ve üretken bir yaşam sürüyorlar. İşte Sevgi Soysal… 40 yaşında bu dünyadan göçüp gitmiş. Ama geride ne güzel bir iz bırakmış. Çalışarak, üreterek, mücadele ederek geçirmiş tüm yaşamını. Adını Uçurtmayı Vurmasınlar filmi sayesinde duyanımız çoktur. Malum, senaryosunu Feride Çiçekoğlu’nun yazdığı, hapse düşen annesiyle birlikte parmaklıklar ardında çocukluğunu yaşamak zorunda kalan minik Barış’ın öyküsünü/dramını anlatan bu filme, Sevgi Soysal’ın Barış Adlı Çocuk romanı esin kaynağı olmuştur. Benim, yazar Sevgi Soysal ile tanışmamsa yaklaşık on yıl önce Tante Rosa sayesinde oldu. Yazarın “….bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır” diye tanıttığı Tante Rosa, Sevgi Soysal’ın, kendi teyzesi Rosel’in kişiliğinden esinlenerek yazdığı öykülerden oluşur. Türk edebiyatında önemli bir yeri vardır bu kitabın. Tıpkı Sevgi Soysal’ın Şafak romanı gibi… Sıkıyönetim altındaki Adana’da, sürgünde bulunan bir kadının bir gecede başından geçen olaylar etrafında 12 Mart dönemini eleştirir yazar romanında. 1975’te yayımlanmıştır. Baskın, Sorgu ve Şafak adlarını taşıyan üç bölümden oluşmaktadır kitap. Kısa süre sonra sürgün cezası sona erecek olan Oya, Adana Adliyesi’nde tesadüfen Hüseyin adlı, Maraşlı bir avukatla tanışır. Genç adam kendisini bir akrabasının evinde verilecek olan yemeğe davet eder. Yemek Mustafa adında, öğretmenlik yaparken solculuktan hapse atılmış ve yeni tahliye edilmiş bir akraba için verilecektir. Oya öylesine büyük bir yalnızlık içindedir ki, doğru dürüst tanımadığı bu genç adamın davetini hiç düşünmeden kabul eder. Konuk oldukları ev yoksul bir işçi evidir. Daha yemek yeni başlamıştır ki baskın olur. Oya, Mustafa, Hüseyin, ev sahibi ve diğer konuklar apar topar karakola götürülürler. Ve uzun, tedirginlik dolu bir gece başlar. Emniyettekilerden tutuklulara herkes büyük bir huzursuzluk içindedir. Ortada bir suç var mıdır gerçekten? İç sesler susmaz. Anılar, hapishane günleri, acılar, tanıklıklar, işkenceler hafızalarda canlanır. Bekleyiş başlar. Şafak ne getirecektir kahramanlarımız için? Bir solukta okunan romanlardan Şafak… Acı bir dönemin romanı… Müthiş bir gözlemci, müthiş bir yazar Sevgi Soysal… Sadece gerilim dolu bir tutukluluk gecesine değil, yetmişli yılların Adana’sına da götürür okuyucuyu. Kısacık bir romanda değinmediği konu kalmaz. Maraşlı aile üzerinden ele aldığı memleketlilik olgusu, para-iktidar, ast-üst, ezen-ezilen ilişkisi, yılmadan altını çizdiği kadın olma durumu – ister varoşta, kırsalda, ister hapishanede – ve daha nice konu… Ve tabii ki, hapiste analarıyla birlikte ceza çeken o miniklerin durumu… En çok da onlar insanın boğazında bir düğüme dönüşüyor. 

4 Aralık 2012 Salı

Uğultulu Tepeler – Emily Brontë


İnsan ne kadar çok kitap okursa okusun, bazı kitaplara hep biraz geç kalıyor. İşte onlardan biri: Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights)… Yıllardır kafamdaki o uzun listede bir yerlerdeydi ama kısmet bugüneymiş. Bir solukta, müthiş bir merak ve ilgiyle okudum. Çok beğendim. Çok etkilendim. Konusundan, karakterlerinden, anlatımından, yazarından… Emily Brontë bir harika. Her biri edebiyat dünyasına birer başyapıt bırakıp bu dünyadan göçüp giden meşhur Brontë kardeşlerin ortancası… 1818’de doğmuş ve henüz 30 yaşındayken veremden ölmüş. Geride Uğultulu Tepeler gibi bir şaheser bırakarak… Tuhaf, gotik bir atmosferi var kitabın. Kimilerine göre, yazılmış en güzel aşk romanı. 18. yüzyılın sonunda İngiltere’nin kuzeyinde geçiyor hikâye… Uğultulu Tepeler olarak anılan bir çiftlik evinde kendi halinde yaşayan iki çocuklu Earnshaw ailesiyle onlara komşu çiftlik evi Thrushcross’da yaşayan mazbut Linton’ların hikâyesi… Tabii bu hikâyenin merkezinde her iki aileye de mensup olmayan ancak her iki ailenin kaderini de derinden etkileyecek olan Heathcliff var. Mr. Earnshaw tarafından Liverpool sokaklarında açlıktan ölmek üzereyken bulunan ve Uğultulu Tepeler’e getirilen, kim olduğu, nereden geldiği bilinmeyen Heathcliff. Roman hem bir intikam öyküsünü, hem de bir aşk öyküsünü içinde barındırıyor… Bir yanda, Heathcliff’in kendince nedenlerden ötürü her iki aileden de öç alma tutkusu… Diğer yandaysa, Heathcliff’le Earnshaw’ların kızı Catherine arasındaki o tuhaf, ürkütücü aşk… Sanki iki kötücül, bu dünyaya ait olmayan ruhun yeryüzünde birbirini bulması ve ikiyken bire dönüşmesi gibi… Ancak büyük aşklarına rağmen, gerçek anlamda kavuşmaları mümkün olmayınca, sanki bütün huzursuzluk ve gerilimleri diğer tüm karakterlerin yaşamını cehenneme çeviriyor. Catherine, Heathcliff yerine Edgar Linton’ı kendine eş olarak seçince, mutsuzluklar başlıyor. Heathcliff’in huzursuz ruhu ne kendisine ne de çevresine rahat veriyor.
Roman, içinde o kadar çok zıtlık barındırıyor ki… Hiç şüphesiz en büyük zıtlık ve çatışma iyi ile kötü arasında… Romanın her yerinde kötülük kol geziyor. Kin, nefret, intikam çevresinde gelişiyor öykü. Heathcliff sanki mutlak kötülüğü simgeliyor. Roman boyunca sık sık iblis, vampir, hortlak gibi sözcüklerle karakterin karanlık yanına, sanki bu dünyadan değil de, karanlık bir aleme aitmişçesine vurgu yapılıyor. Geçmişinin bilinmiyor olması, kapkara, sert sert bakan gözleri, esmer teni, acımasızlığı sıkça dillendiriliyor. Keza Catherine, abisi Hindley ve hatta uşak Joseph insan doğasının karanlık yanını simgeliyorlar roman boyunca. Diğer yandan Linton’lar, tüm kötü koşullarına rağmen Hareton ve hiç şüphesiz romanın başkarakterlerinden Ellen insan doğasının aydınlık yanını sembolize ediyorlar.    
Romandaki bir diğer önemli zıtlık da iki çiftlik evi arasında… Uğultulu Tepeler ne kadar karanlık, huzursuz, tuhaf ve ürkütücü ise, Thrushcross o kadar aydınlık, sakin, düzenli ve bakımlı. Tıpkı sahipleri ve içlerinde yaşayanlar gibi… Esmer, koyu renk gözlü ve saçlı Heathcliff ile onun karanlık dünyasına karşı, Linton’ların, özellikle de rakibi Edgar Linton’un açık teni, mavi gözleri, sabrı, iyi huylu, yumuşak tabiatı… Romanın finali oldukça etkileyici. Emily Brontë ölmeden bir yıl önce 1847’de yayımlamış romanını. Belli ki yirmili yaşlarında yazmış. İnsan bunu bilince, romanın yetkinliği, karakterlerin derinliği karşısında şaşırmadan edemiyor. Otuzunda ölmüş gencecik bir insan, insan doğasına ve aşkın karanlık yüzüne dair bu kadar çok şey bilsin ve bunu kağıda bu kadar yetkin bir biçimde dökebilsin… Düşündükçe hayranlığım artıyor.

23 Kasım 2012 Cuma

kirli yüzlü melekler – Attilâ İlhan


…………………..

sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri


21 Kasım 2012 Çarşamba

Tüm İnsanlar Ölümlüdür – Simone de Beauvoir


Malum, Simone de Beauvoir deyince akla önce feminizm gelir. İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı üç ciltlik meşhur çalışması feminizm tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. 1949’da yayımlandığında baskı üstüne baskı yapmış, kısa sürede tüm dünyada büyük ilgi uyandırmıştır. “Kadın olmak” üzerine yazılmış en radikal kitaplardan biridir. Hâlâ çok okunup, çok tartışılır. Kadın hareketine yaptığı katkılar kadar, Jean Paul Sartre’la bir ömür süren ilişkisi ve dostluğuyla da bilinir Simone de Beauvoir. Sorbonne’da felsefe okurken tanıştığı Sartre’dan ve onun felsefesinden fikren etkilenmemiş olması kaçınılmaz olsa gerek. En çok da varoluşçuluk konusunda… Tüm İnsanlar Ölümlüdür (Tous les hommes sont mortels) birkaç yıl önce Fransa’dan aldığım ama okumaya henüz fırsat bulabildiğim güzel bir kitap… Bu kitap için, varoluşçu edebiyata Simone de Beauvoir katkısı, bakışı da denebilir. Ama şüphesiz, oldukça yetkin bir katkı. 1946 yılında yayımlanmış.
Roman, ünlü bir tiyatro oyuncusu olan Régine’in hikâyesiyle başlıyor. Bencil, son derece hırslı ve tatminsiz bir kadın Régine. Turnedeyken, kaldığı otelin karşı kaldırımında günlerini geçiren, tıpkı Hint fakiri gibi yaşayan bir adam dikkatini çeker. Kimdir bu adam? Nedir onu bu kadar ilginç kılan? Nedir bu kayıtsızlığının, bu başkalığının sebebi? Tanışırlar ve adamın ölümsüz olduğunu öğrenir Régine. Onu Paris’e götürür ve yanından hiç ayırmamaya başlar. Onun aşkını elde edebilirse, sayesinde isminin, anısının yarına taşınacağını, bu sayede de ölümsüzleşeceğini düşünmektedir. Taa ki adamın, yani Raymond Fosca’nın 600 yıldır süren öyküsünü dinleyene kadar… “Tüm İnsanlar Ölümlüdür“ adeta bir “roman içinde roman”… Régine çevresinde başlayan ve gelişen hikâye Fosca’nın trajik hikâyesiyle devam etmekte. Önce, 1311 yılında Carmona prensi olan Fosca’nın hırsına ve ölümsüzlük arzusuna tanık olur okuyucu. Nihayet dileği gerçekleşir Fosca’nın… Bir iksir sayesinde ölümsüzlük kazanır. En başlarda, büyük bir coşkuya kapılır. Eyleme yönelir. Savaştan savaşa koşar. Zaferi, başarıyı, mutluluğu da tadar; yenilgiyi, kaybı, acıyı da… Tüm sevdikleri birer birer bu dünyadan göçerler. Okuyucu bir yandan Fosca’nın giderek trajik hale gelen, lanetli öyküsüne tanıklık ederken, bir yandan da Ortaçağ Avrupa’sına, Yeni Dünya’ya ve 19. yy Paris’ine yolculuk eder Fosca’yla birlikte. Büyük bir şevkle, hırsla başlayan öykü, giderek tatsızlaşmaya başlamıştır. Yaşamdan zevk almamaya başlar Fosca. Her şey anlamını yitirir azar azar: Zafer, iktidar, aşk, mutluluk… Her saat, her gün, her yıl, her çağ birbirinin aynısı gibidir. İnsanlar doğmakta, ölmekte ve bu döngü hiç şaşmadan tekrarlanmaktadır. Büyük bir yalnızlık, hiçlik duygusudur Fosca’nın eline geçen. “İnsanlar arasında bir insan olmaya çalıştıkça” başarısız olur. Başkalarının davasına tutunmaya ve yaşamını anlamlandırmaya çalışması nafiledir. Yazgısı kimseninkine benzememektedir çünkü. Ölümsüzlük aslında bir lanettir insanoğlu için. Kitabın sonlarına doğru kâbuslarından söz eder Fosca. Yeryüzünde kendisinden başka kimsenin kalmadığı, her şeyin beyaza büründüğü ve ayın gökyüzünde parlamaya devam ettiği kâbuslarından… Gerçekten muazzam bir tema bu…  İnsan ve ölümsüzlük… Simone de Beauvoir bir filozof olduğu kadar usta bir romancı da… Ölümsüzlükle lanetlenmiş bir insanın tüm çaresizliğini içinizde hissettiriyor.

NOT: Bu kitap 2011’de Turkuvaz Kitap tarafından yayımlanmış.

 

16 Kasım 2012 Cuma

Kırmızı Elma – Feridun Oral


Yapı Kredi Yayınları’nın “Okul Öncesi” kitaplarına tek kelime ile bayılıyorum. Hem içerik hem de sunum açısından gerçekten bir harikalar. Feridun Oral’ın hem resimlediği hem de metnini yazdığı Kırmızı Elma da bunlardan biri… Soğuk bir kış günü, karnını doyurmak için ağaçta gördüğü kırmızı elmaya ulaşmanın yollarını arayan bir tavşancığın öyküsünü anlatıyor. Yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmaya dair çok sevimli bir öykü… Resimler gerçekten bir harika. 2 yaş ve üstü küçük çocuklar için çok uygun olduğunu düşünüyorum. Piyasadaki binlerce çocuk kitabı arasında nitelikli olanların sayısı gerçekten çok az… Neyse ki, bu işi titizlikle yapan sanatçılar ve yayınevleri de var.

13 Kasım 2012 Salı

Aylak Adam – Yusuf Atılgan


Türk edebiyatında bazı romanlar vardır. Okunmaları için illâ okul müfredatına girmeleri, ödev olarak verilmeleri gerekmez. Merak edilirler, okunurlar, bilinirler, tartışılırlar. Mesela bir Kürk Mantolu Madonna… Mesela bir Tutunamayanlar… Ya da Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayımladığı Aylak Adam… Her biri birer kült romana dönüşmüş durumda bugün. Özellikle de son yıllarda gençler arasında çok popülerler. Sanırım aykırı karakterleri bu romanları bu kadar ilgi çekici kılıyor. Aylak Adam’ı ele alalım. Kısacık bir roman. Yazar dört bölüme ayırmış romanı: Kış, İlkyaz, Yaz, Güz… 28 yaşında bir gencin dört mevsimine tanıklık ediyor okuyucu. Dört mevsim boyunca başından geçen sıradan olaylar ve ilişkileri kanalıyla bu genci anlamaya çalışıyor. Hiçbir işi gücü, ailesi olmayan, nefret ettiği babasından kalan para sayesinde gayet rahat koşullarda yaşayan bir genç… Kolej mezunu, üniversiteden terk… Yakışıklı, kültürlü, sarkastik ve ölümüne aykırı... Para, unvan, toplum, aile, evlilik, çocuk sahibi olmak hepsi birer anlamsızlık, gülünçlük onun için… Birer ikiyüzlülük… “O” kadını arıyor her yerde. Kendisini bir tek gerçek sevginin, kendisiyle birlikte düşünen, hisseden, seven bir kadının kurtaracağına inanıyor. Giderek daha da umutsuzca… Toplumun koyduğu kurallara göre yaşamayı reddeden, sıradanlığın içindeki mutlulukla yetinemeyen, düşünen, sorgulayan, durmadan arayan insanın çığlığı bu roman… Sürüden koptukça, tutunacak sağlam bir şeyler bulamadıkça yalnızlaşıp kendi içine kapananların acı çığlığı… “Dünyayı bir tek sevgi kurtaracak” diyenlerin çığlığı… Sanırım varoluşçu edebiyatın da en güzel örneklerinden biri bu roman.

6 Kasım 2012 Salı

Yatar Bursa Kalesinde – Nâzım Hikmet


Sevdalınız komünisttir,
on yıldan beri hapistir,
yatar Bursa kalesinde.

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
en âlâ bir mertebeye ermiş yatar,
yatar Bursa kalesinde.

Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,
şarkısı tükenip bitmeden,
cennetini kaybetmeden,
yatar Bursa kalesinde.

Bu şiir ne kadar mükemmelse, Fazıl Say’ın bu şiir için yaptığı müzik de o kadar mükemmel. Şiirin ruhuna bu kadar uygun bir başka beste düşünemiyor insan. İyi ki, Nâzım Hikmet, Fazıl Say gibi büyük sanatçıları var bu ülkenin.  

31 Ekim 2012 Çarşamba

Yezidin Kızı - Refik Halid Karay


Ortaokul ve lisede edebiyat derslerinde okuduğumuz ve eserlerine aşinalık kazandığımız yazarları, şairleri hatırlamaya çalışıyorum. Ömer Seyfettin, Sait Faik gibi öykücülerden, Karacaoğlan, Aşık Veysel gibi halk ozanlarına pek çok isim geliyor aklıma. Ama Refik Halid Karay’la yeterince yakınlaştığımızı hatırlamıyorum. O yıllarda okul dışı okumalarımda da daha çok dünya klasiklerine yönelmiş, özellikle de Rus klasikleri içinde kaybolmuştum. Maalesef sonrasında da okunmayı sabırsızlıkla bekleyen kitaplar arasında Karay’a ait herhangi bir kitap olmadı. Ne büyük kayıp! Ve ne büyük haksızlık! Neyse ki, Prof. Dr. Ayşe Didem Uslu’nun Okuma Atölyesi sayesinde daha fazla gecikmeden ilk Karay kitabımı okudum. Ve 1888, İstanbul doğumlu Refik Halid Karay’ın neden Türk dilini en temiz ve en incelikli kullanan yazarlardan biri olarak kabul edildiğini anladım. 1965 yılında vefat eden yazar çok da üretken bir ömür geçirmiş. Farklı edebi türlerde elliye yakın eser vermiş. Ki bunlardan on dokuzu roman… Umarım yakın zamanda yeni bir Karay romanı okuyup, bu blogda bahsedebilirim. Gelelim romana… Yezidin kızı hem dili ve anlatımı, hem de konusuyla oldukça ilginç bir roman. Şu satırlarla başlıyor: “Yolculuk ederken önüne gelenle konuşup ahbap olmak, kadınlara sokulmak, çocuklarla oynaşmak, ihtiyarlarla dertleşmek ve her şeye alaka göstermek isteyenler vardır. Ben bunlardan değilim.” Ama hayat sürprizlerle doludur. Anlatıcı, seyahat etmekte olduğu gemide Kürtçe konuşan Arjantinli, genç, güzel ve son derece gizemli bir kadınla tanışır. Bir yandan bu tuhaf durumun ardındaki gerçeği öğrenmeye çalışırken, bir yandan da kadının büyüsüne kapılır. Kendisini Arap çöllerinde, Yezidilerin arasında bulur. Nedir bu genç kadının sırrı? Benden bu kadar. Gerisi romanda…
Daha önce de dediğim gibi, roman oldukça ilginç bir konuya sahip. Temelde bir aşk hikâyesi… Genç kadın – orta yaşlı erkek arasındaki aşk… Okuyucu bir yandan bir aşkın doğuşuna, gelişimine ve sonrasına tanıklık ederken, bir yandan da romanın kahramanlarıyla birlikte bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde olan Irak ve Suriye’ye yolculuk ediyor. Arap çöllerinde geziyor, Yezidilik hakkında bilgiler ediniyor. Hikâyenin 1930'larda geçtiğini de hatırlatayım.
  
Aşağıdaki satırlar Karay’ın şiirsel, güçlü dilinin, hayal ve ifade gücünün en somut kanıtları bence. Çölle denizin böylesine romantik ilişkilendirilişine daha önce hiç rastlamamıştım.
“Çölle denizde huyları uyuşmamış iki ahbap, ya da yıldız barışıklığı hâsıl olmamış karı koca hali var. Çöl denize küsmüş, başını almış, buralara gelmiş, somurtmuş yatıyor. Seraplar, belki de ara sıra zihninden geçen hatıraların akisleridir, suyla olan aşkının rüyaları!
Niçin uyuşamamışlar?
Denizin işi gücü tuvalet, titizlik, cilve, kriz, şımarıklık! Mercanlar onun, inciler onun… Nehirleri o içer, rüzgârlarla o alt üst olur!... Güneş batarken, deniz onu bir allık kutusu gibi önünde açar, sürünür, boyanır. Ay, sanki aynasını tutar, deniz ona bakarak telli pullu suare elbiselerini giyer. Rüzgârlar cildinde erkek elleri gibi dolaşır, bu temaslarla isterik vücudu ara vermeden fıkırdar…
Deniz böyle bir kadındır.
Çölün bedevi ve rüyalı ruhu, bin bir belde karşısında bel büküp kalçalarını sallayan o kafeşantan kızıyla nasıl uyuşur? Çöl istiyor ki denizi bir dişi ceylan gibi peşine taksın; gündüz yan yana otlasınlar, gece baş başa uyusunlar… Ne boya, ne kokain, ne zina.
İşte bundan dolayıdır ki aşağıda Akdeniz, yemişler ve çiçekler içinde, lame dekoltesiyle fink atarken, Cezire’de küskün, vakarlı çöl, yüksek aşkını layık olana veremediğinin günahını çekiyor ve çilesini dolduruyor.”
 
 
 

30 Ekim 2012 Salı

Zamanımızın Bir Kahramanı – Mihail Lermontov



Rus edebiyatı düşkünleri bilir. Lermontov’un adı illâki Puşkin’in adıyla beraber anılır. Puşkin 1837’de bir düello sonucu öldüğünde, Lermontov henüz 23 yaşında gencecik bir şairdir. Herkes onu Puşkin’in ardılı olarak görmektedir. Büyük şairin ölümünden öylesine etkilenmiştir ki, meşhur “Şairin Ölümü” adlı ağıtını kaleme kalır. Puşkin’in bir komploya, bir cinayete kurban gittiğini söyleyerek, yönetimi suçlar. Yönetim de boş durmaz tabii! Şair doğruca Kafkasya’ya sürülür. Ne acı bir tesadüftür ki, Puşkin’in ölümünden dört yıl sonra kendisi de bir düello sonucu 27 yaşında yaşama veda eder. Kısacık ömrüne rağmen, geride bir dolu şiir, piyes, öykü bırakır. Zamanımızın Bir Kahramanı (Geroy naşevo vremeni) Lermontov’un tek romanıdır. Peçorin adındaki bir adamın hikâyesini anlatır. Puşkin’in meşhur Yevgeni Onegin’ini anımsatan bir tiptir bu. Lermontov şu sözlerle bahseder Peçorin’den: “Beyler, Zamanımızın Bir Kahramanı gerçekten bir portredir, ama bir tek kişinin portresi değildir; kuşağımızın gittikçe artan kötülüklerinden yaratılmış bir portredir. Bana bir insanın bu kadar kötü olamayacağını söyleyeceksiniz yine; ben de diyeceğim ki, madem bir sürü trajik ve romantik haydutun varlığına inandınız, neden Peçorin gerçeğine inanmıyorsunuz? Çok daha korkutucu, çok daha çirkin öykü kahramanlarını beğendiniz, yine bir öykü kahramanı olan bu kişiyi neden benimsemiyorsunuz? Yoksa bu kişideki gerçek payı sizin istediğinizden daha mı fazla?” Kimdir bu Peçorin? Genç ve yakışıklı bir subay… Servet sahibi, kibirli, alaycı ve tıpkı Onegin gibi ilk gençlik yıllarında çok hızlı bir hayat sürüp, erkenden her şeyden soğumuş bir genç adam. Tüm duyguları masumiyetini yitirmiş, kötücül bir hal almış. Durumunun fazlasıyla farkında ancak yaptıklarından asla pişman olmayanlardan. “Neden yaşamışım sanki, ne amaçla dünyaya geldim?.. Yine de o amaç var olsa gerek. Kaderim mutlaka yüksek bir amaca yönelmişti, çünkü ruhumda sonsuz bir güç hissediyorum. Ama o kaderin ne olduğunu kestiremedim, boş, nankör tutkuların çekiciliğine kapıldım; onların ocağından demir gibi sert ve soğuk çıktım ama soylu duyguların ateşini de bir daha gelmemecesine yitirdim – hayatın en güzel tomurcuklarını. O zamandan bu yana, kaç kere, kaderin elinde bir balta görevini yaptım! Cellat baltası gibi, çoğu kez kötü bir niyet gütmeden ama hiçbir zaman da pişmanlık duymadan mahkûmun başına indim.” Acımasızca arkadaşlarına, aşklarına ihanet eder Peçorin. Kalpler kırar. Sırf oyun olsun diye ya da kibrinden… Lermontov Peçorin’in şahsında müthiş bir “kötü adam” portresi çiziyor. Onegin’den de acımasız bir kötü adam… Roman boyunca iyiyle kötünün çatışmasına tanıklık ediyor okuyucu. İnsan, elinde iyi olana yönelme imkânı dururken, neden kötü olana yönelir? Neden başkalarının mutsuzluğunu ister? Genç yaşta nasıl bu kadar hissizleşebilir? Çok zor ve cevabı karmaşık sorular bunlar… Oktay Akbal’ın dediği gibi, insan gerçekten bir orman…

 

17 Ekim 2012 Çarşamba

Biz – Yevgeni Zamyatin


Biz, milyonlarca biz, her sabah, altı-teker şaşmazlığıyla aynı saatte ve aynı dakikada, yekvücut uyanırız. Milyonlarca biz, aynı saatte çalışmaya başlarız. Daha sonra, milyonlarca biz, yekvücut dururuz. Ardından milyonlarca ele sahip tek bir beden gibi, Çizelge’nin gösterdiği anda kaşıklarımızı ağızlarımıza götürürüz. Ve hepimiz aynı anda kalkar, dinleme salonuna, oradan Taylor eksersizleri için ana salona ve sonunda uyumaya gideriz.” 1884 doğumlu Rus yazar Zamyatin’in 1920’de yazdığı Biz (Mıy), Ursula K. Le Guin’e göre “Şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim-kurgu roman, klasik bir karşı ütopya”. Zamyatin resmettiği distopya ile George Orwell, A. Huxley, Ray Bradbury ve Le Guin gibi aynı türde kült eserler vermiş isimlerin de öncüsü ve esin kaynağı olarak kabul edilmekte. Roman baştan sona bir günlükten oluşuyor. Gelecekte var olan otoriter bir TekDevlet düşünün. En tepede de bir Velinimet… Birey yok, ben yok, ruh yok, hayal gücü yok, sadece BİZ var. Herkes birer sayıya ve düşünceden yoksun eyleme indirgenmiş durumda. Dört bir yanı keskin sınırlar, duvarlar sarmış. İnsanlar cam odacıklar içinde, her saniyesi kontrol altında geçirilen yaşamlar sürmekteler. Çalışmak ve itaat etmek gerçek mutluluk sayılıyor. Özgürlükse suç… Romanın baştan sona bir günlükten oluştuğunu söylemiştim. Bu günlük, içinde yaşadığı sistemin kuru matematiksel mantığına sıkı sıkıya bağlı matematikçi D-503’ün günlüğü… Aynı zamanda da BİZ’den BEN’e geçişinin hikâyesi… Nasıl mı? Aşk ile… TekDevlet kendi gücüne tapadursun, muhalifler dört yanı sarmış, devrime hazırlanmaktadırlar. D-503’ün yolu, muhalif I-330 ile kesişince, dönüşüm başlar. Kendi tabiriyle “hastalanır”. Düşünceden uzak, eski huzurlu günlerini arar aramasına ama artık çok geçtir. Ruhu harekete geçmiştir bir kere. Adım adım sona doğru yaklaşılır. Kazanan hangi taraf olacaktır? Bilim-kurgu sevenler bu kitabı mutlaka okumalı. O meşhur öncü romanlardan biri… Biraz gölgede kalmışsa da, zamanla lâyık olduğu ilgiyi göreceğini düşünüyorum.

4 Ekim 2012 Perşembe

Stella Düşerken – Linn Ullmann


Uzun zamandır okumayı istediğim ama bir şekilde hep ötelediğim bir yazardı Linn Ullmann. Nasıl yazar, ne yazar çok merak ediyordum doğrusu. Merakımın en önemli nedeni de, Ullmann’ın İsveçli büyük yönetmen Ingmar Bergman ile Bergman filmlerinde bolca izleme şansına eriştiğimiz Norveçli oyuncu Liv Ullmann’ın kızı oluşuydu. Çok yetenekli ve zeki insanların çocukları hep bir parça anne ya da babalarının gölgesinde kalmaya mahkûmdurlar. Söz konusu Linn Ullmann olunca durum daha da vahim olabilirdi hiç şüphesiz. “Olabilirdi” diyorum çünkü Ullmann’dan oldukça etkilendiğimi söylemek zorundayım. 1966 Oslo doğumlu yazarın Türkçe’ye çevrilmiş ve Can Yayınları’ndan çıkmış iki kitabı var: Stella Düşerken (Når Jeg Er Hos Deg) ve Sen Uyumadan Önce (For Du Sovner). Stella Düşerken’i bir solukta okudum ve çok beğendim. Daha ilk satırda sizi içine çeken romanlardan. Tuhaf bir düşüş hikâyesi… Kısaca kitabın konusuna değinmek istiyorum. Stella ve Martin Oslo’da yaşayan on yıllık evli bir çifttir. Bir gün bir apartmanın çatı katında önce bir ileri bir geri yürüyüp ardından birbirlerine sarıldıktan sonra beklenmedik bir şey olur. Stella aniden çatıdan düşer ve ölür. Soruşturma başlar. Görgü tanıkları Stella’yı Martin’in mi ittiği, yoksa kadının kaza sonucu mu düştüğü konusunda görüş belirtemezler. Kimse ne olduğundan emin değildir. Ancak ortada bir gerçek vardır. Otuz beş yaşında iki çocuk annesi bir kadın – ki öldüğünde de bir aylık hamiledir – birdenbire bir çatıdan düşüp ölmüştür. Romanın kurgusunu çok beğendiğimi söylemeliyim. Tamamı “Düşüş” olarak adlandırılmış beş bölümden oluşuyor kitap. Bölümler de kendi içlerinde kısa kısa bölümlere ayrılmış. Bu kısa bölümlerin büyük çoğunluğu da kitabın kimi karakterlerine ayrılmış. Kimler mi bunlar? Öncelikle Stella’nın yakın arkadaşı yaşlı bir adam, Stella’nın büyük kızı, soruşturmayı yürüten polis memuru kadın, görgü tanıkları ve ölü Stella… Bu kişilerin iç sesleri ve düşünceleri kanalıyla okuyucu olay öncesinde neler olduğu, Stella’nın, Martin’in ve romandaki diğer karakterlerin hikâyeleri hakkında derinlemesine bilgi sahibi oluyor. Romanı okurken kendimi yapboz yapıyormuş gibi hissettim. Bir polisiye roman gibi adeta. Roman psikolojik açıdan da oldukça derinlikli. Evlilik, aile, aşk, çocuk sahibi olma, yalnızlık, yaşlılık, hastalık, sırlar ve daha nice konu hakkında kahramanlarının dilinden o kadar çok şey söylüyor ki Ullmann… Hele ki her sayfada kendini derinden hissettiren o meşhur İskandinav yalnızlığı, iletişimsizliği… Gerçek bir sürpriz oldu bu kitap benim için. En kısa zamanda yazarın diğer romanlarını da okumak istiyorum.  
Linn Ullmann’ı merak edenlere:
www.linnullmann.no



26 Eylül 2012 Çarşamba

Taklitçiler – V. S. Naipaul


1901 yılından bu yana verilmekte olan Nobel edebiyat ödülü kimi zaman beraberinde yoğun tartışmaları da getirmiyor değil. Kimi isimlere hep bir parça şüpheyle yaklaşılıyor. Ödülle siyaset arasındaki ilişki de sıkça dillendirilmekte. 2001 yılında ödül alan Hint asıllı yazar Naipaul de şaibeyle yaklaşılan ve sıkça tartışılan yazarlardan biri. 1932 yılında İngiliz sömürgesi Trinidad’da dünyaya gelen yazar, on sekiz yaşında burs kazanarak İngiltere’ye gider ve Oxford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okur. 1954’ten itibarense kendini tamamen edebiyata adayarak yazarlığa başlar. İlk kitabı da aynı yıl yayımlanır. 1960 sonrası Asya, Amerika ve Afrika’da uzun yolculuklara çıkar ve gezi türünde eserler vermeye başlar. Gezdiği, gördüğü, gözlemlediği ülkeleri, oraların insanlarını, sistemlerini, yaşadıkları değişimleri yazar. En çok da kolonyal düzenin ve kültürün eski sömürgeler üzerindeki etkisiyle ilgilenir. 2001 yılında Nobel aldığında, bu ödülü hak etmediği, özellikle de Üçüncü Dünya’yı hiç sevmediği, emperyalist, ırkçı ve cinsiyetçi fikirlere sahip olduğu gerekçesiyle sıkça eleştirilerin hedefi olur. 19 Ekim 2001 tarihinde Radikal gazetesinde çıkan “Üçüncü Dünyanın Farklı Sesi” başlıklı makalesinde Orhan Pamuk, Naipaul’den şu sözlerle bahseder: Naipaul ne tam anlamıyla bir İngiliz Batılı, ne de öfkeli, ezik bir Üçüncü Dünya vatandaşıdır. Ama hem Batı’dan hem de Üçüncü Dünya’dan onda bir şeyler vardır. Naipaul, kuralcı, disiplinci, muhafazakâr bir İngiliz’in bakışıyla, Üçüncü Dünya ülkelerini, gevşeklik, hevessizlik, laçkalıkla ve bu ülkelerin vatandaşlarını da kural yoksunluğuyla, hatta ahlâksızlık ve kafasızlıkla suçlar. Bunlar başarılı birinci dünyalının fakir ülkelere küçümseyici bakışı gibi görünür. Fakat Naipaul bu ezik ülkelerin içinden gelir. O ülkelerde yaşayan insanların, yoksul ülkelerin yoksullarının ne hissettiğini oralarda yaşamış, oralarda büyümüş biri olarak içerden bilir.” Pamuk’a göre Naipaul’un farkı, kendi insanlarına “torpil” yapmayışı ve onları olduğu gibi göstermeye cesaret edişinden gelmektedir. Hatta bu noktada, Naipaul’un romanlarındaki kötücül, sevimsiz ancak alabildiğine gerçek tipleri, Márquez’in iyi huylu ve sevimli roman kahramanlarıyla kıyaslar ve bazı çıkarımlarda bulunur. Her ne kadar bu kıyaslamaya pek anlam veremesem de – insan Márquez’i bilgilenmek için okumasa gerek - , yazının geneli oldukça iyi. Bu tartışmalar, Naipaul’un saldırgan, sivri dili bir yana bırakılırsa, lehte ya da aleyhte Naipaul’le ilgili görüş belirtenlerin büyük çoğunluğu, Naipaul’un kesinlikle iyi bir yazar olduğu görüşünde birleşiyor. Gelelim Taklitçiler (The Mimic Men) romanına… Roman toplam üç bölümden oluşmakta... Karayipler’de yer alan İngiliz sömürgesi Isabella adasında doğup büyümüş olan Hint asıllı Ralph Singh’ın hikâyesine tanıklık ederiz roman boyunca. Ki bu hayali ada Naipaul’un Trinidad’ıdır aslında. Birinci bölüm Londra’da başlar. Başkahramanın burslu olarak geldiği Londra’daki öğrencilik dönemidir anlatılan. Üniversitede tanıdığı sıradan ve hırslı bir İngiliz kızla evlenip adasına döner Ralph ve ticarete atılır. Hızla zengin olur. Adanın diğer zengin ve köklü aileleriyle, son derece kozmopolit bir ortamda sadece eğlenmeye ve zevke odaklanmış olarak yaşamaya başlarlar. Dünyanın ve adanın geri kalanından kopuk, sahte ve yüzeysel bir yaşam sürmektedirler. Diğer yandan karısıyla olan ilişkileri giderek kötüleşir ve ilk bölüm İngiliz eşin adadan ayrılmasıyla son bulur. İkinci bölüm bütünüyle adada geçmektedir. Başkahramanımızın çocukluk yıllarına döner, ailesini, okulunu ve arkadaşlarını tanırız. Hep bir hoşnutsuzluk ve adadan kaçıp gitme isteği eşlik etmektedir kahramanımıza. Bir aidiyet sorunudur bu. Son bölüm ise, Ralph’in siyasetteki hızlı yükselişi ve aynı hızdaki düşüşüne ayrılmıştır. Sosyalist bir hareketle iktidara gelen Ralph ve arkadaşları hiç ummadıkları bir başarı elde ederler. Her şey bir oyun gibi başlamıştır. Ancak sürpriz biçimde bağımsızlık gelir. Sonrasındaysa işler yolunda gitmez. Tecrübesiz, hazırlıksız, gerçek bir yardımdan yoksundur ülke. İşler sarpa sarar. Ve Ralph’in düşüşü başlar. Roman, adadan sürgün edilmiş ve artık Londra’da bir otel odasında yaşayan başkahramanımızın yazar olarak hayatına devam etme kararıyla son bulur. Yazımı, romanın arka kapağındaki kısa tanıtım yazısından bir paragrafla bitirmek istiyorum: “Naipaul’un kimlik sorununa sıra dışı bir pencereden baktığı ve kültürlerin, insanların ve coğrafyaların arasında yapayalnız kalan bir adamın hikâyesini anlattığı Taklitçiler, yazarın Nobel konuşmasında özetlediği gibi, 'İnsanlığın koşullarını taklit eden, kendileriyle ilgili hiçbir şeye güvenmemeyi öğrenmiş sömürge insanı', hakkında.“

Nobel edebiyat ödülü almış yazarların tam listesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:



17 Eylül 2012 Pazartesi

Odysseia - Homeros


İlyada destanının Azra Erhat tarafından kaleme alınmış önsözü “Homeros kimdir?” sorusu ile başlar. Ve şöyle devam eder: “İnsanlar yirmi beş yüzyıldır bu soruyu evirdiler, çevirdiler, araştırdılar durdular, gene de bir sonuç alamadılar. Homeros bir bilmece olarak kaldı: onu hiç bilmiyoruz, hiçbir zaman bilemeyeceğiz desek de yeri, biliyoruz, hiçbir şairi bilmediğimiz gibi biliyoruz desek de yeri.” Erhat, Yunan ilkçağında Homeros’un adının İsa’dan önce yedinci yüzyıldan beri geçtiğine, İlyada ve Odysseia’nın birçok sahnesinin de yedinci yüzyıldan beri vazo resimlerine konu olduğuna değinir. Platon’a kadar Homeros adeta bir tanrı gibi görülür. Yunan dünyasındaki tüm inançların, askerlikten hekimliğe tüm eğitimin babası olarak kabul edilir. Platon bunu kabul etmesine eder ama, Homeros’u safça, hiç sorgulamadan benimsemeye de karşı çıkar. Homeros üzerine tartışmalar Hellenistik çağda da tüm hızıyla sürer. Nerede doğduğu, kimin oğlu olduğu, adının anlamı ve hakkında daha bir sürü şey sürekli tartışılır ama bir sonuca varılamaz. Kendisinden hiç bahsetmemiştir Homeros. Hakkında neler söylenmez ki… Kör olduğu bile iddia edilir. Nerede doğduğu sorusu ise çok karmaşık tartışmalara yol açar. Azra Erhat İlyada’nın ön sözünde birçok ilkçağ kaynağına atıfta bulunarak, “Homeros’un İzmir’li olduğundan kuşku duymayalım” der.
Homeros’un kim olduğu kadar, destanlarının yazılı olup olmadığı da tartışılır. Azra Erhat, ilkçağdan kalma bir tek metnin ortaçağda çeşitli kopyaları olarak elimize geçen İlyada ve Odysseia’nın sözlü bir geleneğin ürünleri olduğunu söyler. İonya’da çok eskiden beri yazı yazılıyor olmasına rağmen… Erhat şöyle der önsözünde: “Bir tek metin dedik, evet, Homeros destanlarını biz Avrupa kitaplıklarında bulunan birçok elyazmalarından, arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan birçok papyrus’lardan tanıdığımız halde, bütün bu yazmaları birbirleriye karşılaştırdığımız zaman, görüyoruz ki, hepsi bir tek kaynağa dayanıyor, hepsi bir öz metinden geliyor.” Bilim dilinde “vulgata” dedikleri bu öz metnin Yunanistan’a getirilmesini ve oluşumunu tartışır ardından: “Bu 'getirildi' sözü önemli; kaynaklar, destanları kimin getirdiği üzerinde ayrılıyorsa da, bunların getirildikleri sözünde birleşiyor hepsi.” Kimin getirdiği konusuna gelince ise, çoğu kaynak, karmakarışık bir halde bulunan Homeros metinlerini İonya’dan Atina’ya getirtip düzenleten ve kopya ettirenin Peisistratos olduğunu söyler. Ayrıca, Peisistratos’un söz konusu metinlerde değişiklik yaptığını – çok sayıda destan metnini sadece Odysseia ve İlyada destanlarına indirme gibi -  ve hatta metinlere sansür uyguladığını – Akhaların tarafını tutarak, onları kötüleyen kimi kısımların metin dışı bırakılması gibi – iddia eder.  

Azra Erhat ise, bu iddiaları çok inanılır bulmadığını, destanları Yunanistan’a kim getirmiş olursa olsun, Atina’da kopya ettirilmiş ve düzenleme esnasında ancak ufak tefek değişiklikler yapılmış olduğu tezini savunur. Homeros’un sözlü geleneği sürdüren büyük bir ozan olduğunu ve destanlarının gerçek dünyayı anlattığını söyleyerek, önsözünü şu sözlerle tamamlar: “Homeros problemi, bilimin yersizce şişirdiği bir çıkmazdır. Homeros’u anlamak için 40.000 cilt kitap okumamalı, tersine yalnız İlyada ile Odysseia’yı okumalı, tadına vara vara…”
Homeros’a dair kısa bir giriş yaptıktan sonra gelelim destanımıza… Odysseia’nun önsözünde şöyle bir giriş yapar Azra Erhat: “İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin destanıdır. Çağdaş okuyucu destan da demez Odysseia’ya, onu daha çok bir romana, bir filme benzetir. Gerçekten de konusuyla romanı, kuruluşuyla filmi andırır Odysseia.” Odysseia destanında anlatılan İthake Kralı Odysseus’un destanıdır. Diğer Akha yiğitleriyle birlikte Troya Savaşı’na katılmış, 10 yıl boyunca savaşmış, savaştan sağ çıkmış ancak bir türlü vatanına dönmeyi başaramamıştır. Geride karısı Penelopeia ve oğlunu bırakmıştır. Yirmi yıldır uzaklarda olan Odysseus’un evi, kendisini öldü sanan ve Penelopeia’ya talip olan bir sürü arsız İthake soylusuyla dolup taşmaktadır. Odysseus’un sarayına yerleşmiş, her gün  şölen yaparak, Penelopeia’nın içlerinden birine evet diyeceği günü beklemektedirler. Onca yıl boyunca kocasından hiçbir haber alamamış ve umutsuzluk içinde onun dönüşünü bekleyen Penelopeia üzüntü içinde taliplerini oyalamaktadır. Delikanlılık çağına gelen Odysseus’un oğlu Telemakhos ise, babasının malını sömüren taliplerden kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Destan, tanrıların toplantısıyla başlar. Aralarında Odysseus’un on yıldır süren tutsaklığını tartışmaktadırlar. Deniz Tanrısı Poseidon, oğlu tek gözlü dev Polyphemos’u kör ettiği için Odysseus’a büyük bir kin duymaktadır. Ancak ne öldürmekte, ne de yurduna dönmesine izin vermektedir. Athene ise yurt özlemiyle yanıp tutuşan Odysseus’a yardım etmek niyetindedir. Çıkan karar Odysseus’un lehine olur. Athene, Telemakhos’un yanına giderek onu cesaretlendirir ve gözünü açar. Telemakhos taliplere gözdağı vererek, babasını bulmak üzere gizlice yola çıkar ve Menelaos’un yanına varır. Bu arada Athene de Odysseus’u tutsak almış olan tanrıça Kalypso’ya tanrıların kararını iletir. Odysseus’u ölümsüz kılmak ve kendisine eş yapmak niyetinde olan Kalypso, istemese de Odysseus’a yardım eder. Birlikte bir sal yaparlar ve Odysseus yola çıkar. Denizde defalarca ölümle burun buruna gelir; sonunda karaya çıkmayı başarır. Vardığı ülke barışsever Phaiaklar’ın ülkesidir. Odysseus onca yıldır başından geçenleri, Kikonlar, Lotosyiyenler, Tepegözler, Ölüler ülkesi Hades, Seirenler ve diğer tehlikeleri Kral Alkinoos’a anlatır. Kral Alkinoos bunca acı çekmiş ve yurduna kavuşmak için yanıp tutuşan Odysseus’a yardım etmek için ne gerekiyorsa yapacağını söyler. Bir gemi hazırlanır ve Odysseus İthake’ye doğru yola çıkar. Bu arada, oğlu Telemakhos, taliplerin kendisini öldürmek üzere kurdukları tuzağı atlatarak baba ocağına dönmüştür. Odysseus gizlice İthake’ye varır ve Athene’nin yardımıyla yaşlı bir dilenci kılığına girer. Bir yolunu bularak oğluyla buluşur, kimliğini açıklar ve birlikte taliplerden kurtulmak için plan yaparlar. Nihayetinde, tüm talipler Odysseus tarafından birer birer öldürülürler. Odysseus ile sadık ve güzel karısı Penelopeia birbirlerine kavuşurlar. Destan da mutlu bir biçimde sona erer.
Azra Erhat ve A. Kadir tarafından Eski Yunanca’dan dilimize binbir emekle çevrilen İlyada ve Odysseia destanlarını okumamak büyük kayıp olur. Azra Erhat’ın kaleme aldığı önsözler de ayrı birer güzellik… Çok sevimli bir üslupla bir sürü ilginç bilgi ve analize yer vermiş. Odysseus’un karakterini analiz ettiği bölüme bayıldım. Destan boyunca sürekli tanrısal, kurnaz, cin fikirli gibi sıfatlarla anılan Odysseus’un o müthiş zekâsını, doğayla mücadelede, doğanın karşısına çıkardığı zorlukları yenmek için çareler üretmede nasıl da başarıyla kullandığını anlatıyor. Muhteşem bir karakter Odysseus… Troya savaşından sağ çıkan tüm arkadaşları on yıllık tutsaklık döneminde bir bir yaşamlarını yitirirken, Odysseus zekâsı sayesinde her türlü badireyi atlatıyor. Burada tanrıların rolüne de değinmeden olmaz. Toplantıdan çıkan karar ve Athene’nin neredeyse her aşamada verdiği destek de göz ardı edilmemeli. Ama şu da bir gerçek ki, bu destek hak edene veriliyor. Sadâkat simgesi Penelopeia ile en az kendisi kadar cesur oğlu Telemakhos da Odysseus’a lâyık birer eş ve evlat… Odysseus’un Ölüler ülkesinde karşılaştığı hüzünlü Agamemnon’un nasıl öldüğü ve ölümünde karısının ihanetinin oynadığı rol, Odysseus’un başarısında Penelopeia’nın nasıl bir öneme sahip olduğunu açıkça gösteriyor okuyucuya…
 

13 Eylül 2012 Perşembe

kaptan – Attilâ İlhan

…………………..

seni hatırladıkça bir kadeh armagnac içerim
armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş
demek her akşam yirmi beş damla gözyaşı içerim
senin dağlardan ve sarhoşlardan korktuğunu bilirim
ben sarhoş olduğum zaman hiç korkmuyorsun
gözlüklerim kırılmasın diye sakladığını bilirim

……………..

6 Eylül 2012 Perşembe

Caddebostan Kültür Merkezi - Okuma Atölyesi

İstanbul’da, hele bir de Anadolu Yakası’nda yaşıyorsanız çok şanslısınız demektir. Çünkü mükemmel bir Okuma Atölyesi biliyorum. İlk kez – bir parça gecikmeli de olsa – 2011 kışında keşfettim. O zamanlar ayda dört defa düzenleniyordu. Geçen yıldan itibarense ayda sadece iki kez yapılmakta. On beş günde bir Salı sabahları 11:00 – 13:00 arası… CKM’yi arayarak bu sene de yapılıp yapılmayacağını sordum. 2 Ekim’de yeniden başlayacağını öğrendim ve çok sevindim.
 
Caddebostan Kültür Merkezi tarafından organize edilen bir okuma atölyesi bu… Yer CKM Sanat Kütüphanesi… Herkese açık. Prof. Dr. Ayşe Didem Uslu tarafından yürütülüyor. Yıllık okuma planı Didem Uslu tarafından belirleniyor. Ama ne liste… Ahmet Mithat Efendi’den, Dostoyevski’ye, Homeros’tan Mevlâna’ya, Halit Ziya Uşaklıgil’den Faulkner’a yok yok… Ama ille de edebiyat ve gerçek sanat var. Ülkemizde kitap ve okuma kulüpleri öylesine ender rastlanan bir şey ki, hele ki bir edebiyat profesörü tarafından yürütülenini bulmak neredeyse mucizevî… Ayrıca Didem Uslu onca donanımına rağmen öylesine alçakgönüllü ki, onu tanımamış olmak büyük bir kayıp olurdu. Amerikan edebiyatından tiyatroya, feminizmden Shakespeare’e pek çok konuda dersler vermiş, araştırmalar, çalışmalar yapmış. Aynı zamanda da yazar. Yayımlanmış, ödüller almış eserleri var. Onun ustalıklı yönetiminde bir kitabı baştan sona, konusuyla, karakterleriyle, dönemiyle ele almak müthiş bir zevk. Fırsatını bulursanız siz de katılın derim.   
 

31 Ağustos 2012 Cuma

Mansfield Parkı – Jane Austen


Erkeklerin pek bayıldığı bir argüman vardır. Bilim ve sanatta kadınlar erkeklerin hep çok gerisindeymiş, doğru dürüst bir kadın yazar bile yokmuş. Bu konuyu deşerler de deşerler. Ne yüzyıllardır düzenin nasıl da erkek egemen olduğuna, ne de kadınların en doğal haklarını bile daha on yıllar önce yeni yeni, güç bela elde etmeye başladıklarına değinirler. Neyse, çok uzatmadan, Virginia Woolf’un – bir parça elitist de olsa - meşhur “kendine ait oda, kendine ait para” ön koşulunu hatırlatıp, işte size Jane Austen diyorum… Elbette bir Dostoyevski değil… Ya da bir Camus, bir Márquez… Ama JANE AUSTEN işte…  Gelmiş geçmiş kadın yazarların en büyüklerinden, en ustalarından, en sevilenlerinden biri. Sadece kadın yazarların mı? Elbette ki hayır… Tüm yazarların en yetkinlerinden biri…  1775 İngiltere doğumlu… Sekiz çocuklu bir ailenin iki kızından biri. Bir manastırda başlayan eğitimine evde devam eder ve ailesi tarafından yazmaya teşvik edilir. Sonuç mu? Tam altı roman… Önce 1811 tarihli Sağduyu ve Duyarlık (Sense and Sensibility) gelir. Bunu, 1813’te Aşk ve Gurur (Pride and Prejudice), 1814’te Mansfield Parkı (Mansfield Park), 1815’te Emma, ölümünün ardından 1817’de Northanger Manastırı (Northanger Abbey) ve İkna (Persuasion) izler. Taşrada, dar bir çevrede yaşayan küçük toprak sahiplerinin, din adamlarının ve ailelerinin sıradan, gündelik yaşamlarını, müthiş bir mizah duygusuyla ve gerçekçi bir biçimde anlatır Jane Austen. Evlilik çağına gelmiş genç kızlar, iyi gelirli, eğitimli, bazen olgun ve tutarlı, bazen uçarı ve kararsız erkekler, rahipler, onların bazen iyi yürekli, cömert, bazen de cimri mi cimri, hesapçı karıları, kâh yufka yürekli, kâh sert ama tatlı mizaçlı babalar, orta yaşlı teyzeler, komşular, çöpçatanlar, partiler, yemekler, balolar, tabii ki aşk ve daha neler neler… Aslında Austen’ın kendi çevresidir romanlarında anlattığı. Ama müthiş bir ustalıkla ve son derece yetkin bir kurguyla… Romanları öylesine derli toplu ve anlattığı hikâyeler de son kertede öylesine sevimlidir ki, bir fincan kahve eşliğinde, soğuk bir kış gününde bir Jane Austen romanı okumak müthiş keyif verici bir faaliyettir. Fazla söze ne hacet… Gelelim Mansfield Parkı’na…  Austen’ın olgunluk dönemi romanlarından biri… Aslında yazarın en ciddi romanlarından biri olarak kabul ediliyor. Özellikle de dine ve iyi ahlâka yaptığı vurguyla… Baş kahraman bir genç kız… Fanny Price… Dar gelirli ve kalabalık bir aileden gelen Fanny, iyi bir evlilik yapmış olan teyzesi Leydi Bertram tarafından henüz küçük bir çocukken himaye edilir. Eniştesi Sir Thomas Bertram nüfuz sahibi, varlıklı bir adamdır. İyi ve dürüst bir insan olmasına rağmen, sert mizaçlı, soğuk biridir. Fanny ikisi kız, ikisi erkek kuzeniyle birlikte çok da fazla ilgi görmeden büyür. Çekingen, utangaç ama sağlam karakterli, kararlı bir genç kız olur. Bunda, eve geldiği ilk günden itibaren, kendisine içten bir yakınlık gösteren, rahip adayı kuzeni Edmund’un da payı vardır. Gençlerin yaşamı, Mansfield’a, akrabaları Grantler’in yanına misafir gelen uçarı Mary ve Henry Crawford kardeşlerin aralarına karışmasıyla altüst olur. Yakınlaşma, flört ve aşk kaçınılmazdır. Ancak olaylar öyle bir gelişir ki, neredeyse herkes yara alır. Finalde ise, kazanan doğruluk ve dürüstlük olacaktır.  

 

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Franny ve Zooey – J. D. Salinger


İşte Amerikan edebiyatından bir efsane: meşhur J. D. Salinger (1919 – 2010) … Holden Caulfield ve daha nice karakterin münzevi babası… 1951’de yayımladığı Çavdar Tarlasında Çocuklar / Gönülçelen (The Cather in the Rye) ile edebiyat dünyasında birden parlayan ve 1965’ten sonra ansızın inzivaya çekilip, ölene dek tek bir satır dahi yayımlamayan, herkeslerden, ilgiden köşe bucak kaçan gizemli adam… Kırk beş yıllık suskunluğuna rağmen ismi hâlâ en büyükler arasında…

Gelelim Franny ve Zooey’e… Yazarın 1961’de yayımladığı kitap birbiriyle doğrudan ilintili iki bölümden oluşuyor. Franny adlı kısa bir öykü ve Zooey adlı bir novela… Franny ve Zooey iki kardeş… Salinger’ın ünlü Glass ailesinin yedi çocuğundan en küçükleri… Ailenin diğer çocukları gibi vaktiyle, radyoda yayımlanan “Akıllı Çocuk” adlı bir yarışma programına katılıp birer küçük efsaneye dönüşmüş, son derece zeki, yetenekli, hayli protest ve sarkastik, kardeşlerinden farklı olarak da bir hayli güzel iki genç çocuk… Kısa öykü, üniversite öğrencisi olan yirmi yaşındaki Franny’nin erkek arkadaşıyla bir hafta sonu geçirmek üzere çocuğun bulunduğu kente varmasıyla başlıyor. Kızın trenden inmesi, çiftin karşılaşması ve yemek yemek üzere bir restorana gidişleri, her şey güzel geçecek bir hafta sonuna işaret ediyor. Ancak kısa süre içinde Franny’nin keyfinin ve sağlık durumunun hiç de yerinde olmadığı ortaya çıkıyor. Öykü Franny’nin restoranda aniden bayılmasıyla son buluyor.

İkinci bölüm, yani novela, Glass’ların evinde başlıyor ve bir gün içinde sona eriyor. Aktörlük yapan yirmi beş yaşındaki Zooey, banyo yapmak ve abisi Buddy’den dört yıl önce aldığı ve okunmaktan lime lime olmuş bir mektubu yeniden okumak üzere küvettedir. Zooey’nin banyo keyfi annesinin gelmesi ve kız kardeşi Franny’nin durumuyla ilgili duyduğu endişeleri aktarmasıyla bozulur. Kızın durumu hiç de iyi değildir. Kafasını elinden düşürmediği “Hacının Yolu” adlı dini bir kitaba takmış, yeme içmeden kesilmiştir. Zooey derhal durumu kavrar. Son derece basit bir yöntemle kişinin Tanrı’ya ulaşmasıyla ilgili olan bu kitap,  yıllar önce intihar eden, ailenin en büyük çocuğu Seymour’a aittir. Bundan sonraki bölümde, Franny ve Zooey arasındaki konuşmaya, Zooey’nin güya umursamaz bir tavırla kız kardeşini bu saplantıdan kurtulmaya ve kaldığı yerden hayatına devam etmeye ikna etme çabalarına tanıklık ederiz.

Daha önce hiç Salinger okumadıysanız eğer, önce Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuyun derim. Ardından da Franny ve Zooey gelsin ama… Glass ailesinin çocukları hiç de sıradan değil. Deha ile delilik arasındaki o tehlikeli sularda yüzüyorlar. Sırf onları tanımak, kitabın ilginç mistisizmini solumak ve Buddy’nin Zooey’e yazdığı mektubu okumak için bile değer bence. 
 

7 Ağustos 2012 Salı

Olmedo Şövalyesi – Lope de Vega

Daha önce İspanyol edebiyatı Altın Çağı’nın en önemli yazarlarından biri olan Calderon de la Barca'dan (1600-1681) ve Hayat Bir Rüyadır (La vida es sueño) adlı eserinden söz etmiştim. İşte Altın Çağ’dan bir yazar daha: Lope de Vega (1562-1635)… Kendisi döneminin en büyük oyun yazarı olarak kabul ediliyor. Yıldız Ersoy Canpolat tarafından İspanyolca aslından Türkçe’ye çevrilen Olmedo Şövalyesi (El caballero de Olmedo) de yazarın en güzel oyunlarından biri sayılıyor. İlginç olan şu ki, Lope de Vega akıllara ziyan bir üretkenlikle bin sekiz yüzden fazla oyun ve yüzlerce kısa oyun yazmış ancak bunlardan yaklaşık dört yüz ellisi günümüze kadar ulaşabilmiş. Gelelim oyunumuza… Olmedo Şövalyesi bir “kavuşamama” hikâyesi… Her ne kadar Lope de Vega’nın adı comedia ile anılsa da, Olmedo Şövalyesi bir tragedya… Aşk, yiğitlik, onur, kıskançlık, intikam ve ölüm, hepsi bir arada. Her şey cesur ve yakışıklı Olmedo Şövalyesi Don Alonso’nun Medina’lı güzel Doña Inés’i bir panayırda görüp aşık olması ile başlar. Don Alonso aşkını sevdiğine iletme fırsatı bulur ve aşkı karşılıksız kalmaz. Ancak rakipler ortaya çıkmakta gecikmez. Uzun zamandır Doña Inés’te gözü olan Don Rodrigo durumu fark eder ve harekete geçer. Tıpkı Romeo ve Juliet'vari bir trajedi beklemektedir aşıkları. Ne yazık ki, aşka karşı nefret ve kıskançlık, yiğitliğe karşı kalleşlik, soyluluğa karşı soysuzluk galip gelir. İspanyol edebiyatından güzel bir örnek… Meraklısına…

2 Ağustos 2012 Perşembe

Bab-ı Esrar – Ahmet Ümit


Son yıllarda polisiye edebiyat hiç olmadığı kadar popüler ülkemizde. Daha da önemlisi kendi yazarlarımızı çıkarmaya başladık artık. Bu yazarların sevenleri, takipçileri her geçen gün artıyor. Ahmet Ümit bu alandaki en önemli ve en çok okunan isimlerden biri hiç şüphesiz. Daha önce ne yazık ki herhangi bir Ahmet Ümit kitabı okuma fırsatım olmamıştı. Birkaç yıl önce yazarın başyapıtı kabul edilen Sis ve Gece’nin sinematografik versiyonunu izlemiş ve gerçekten çok etkilenmiştim. Özellikle finali çok vurucu ve zekiceydi. Açıkçası kitabı okumayı da çok istiyordum. Kısmet Bab-ı Esrar’aymış. Kitapçıda birden karşıma çıkınca Ahmet Ümit serüvenime 2008 yılında yayımlanmış olan Bab-ı Esrar ile başlamaya karar verdim. İyi de yapmışım. Romanı da, Ümit’in anlatımını ve kurgusunu da sevdiğimi söylemeliyim. Karakterler de oldukça başarılı. Kısaca romanın konusuna da değinmek istiyorum. Hikâye Karen Kimya Greenwood adlı bir İngiliz’in Konya’ya gelişiyle başlıyor. Uluslararası bir sigorta şirketinin eksperi olarak Konya’ya gelen genç kadın, müşterileri olan İkonion Turizm’e ait bir otelin kısa süre önce iki çalışanının yaşamını yitirdiği bir yangında yanıp kül olması ile ilgili soruşturma yürütecektir. Ortada üç milyon poundluk bir tazminat vardır ve genç kadın İkonion Turizm’in tazminat alabilmek için yangını kasti olarak çıkarmış olma ihtimalinden şüphelenmektedir. Bu arada Konya’ya adım attığı ilk andan itibaren de kendisini bir dizi gizemli olayın içinde buluverir. Çocukluğunda da Konya’ya gelmiş olan Karen’ın babası bir Türk’tür. Henüz on yaşında küçücük bir kızken kendisini ve annesini terk etmiş olan babası Konya’da bir Mevlevi dergâhında yetişmiştir. Karen bir yandan soruşturmasını yürütürken, bir yandan dünü ve bugünüyle yüzleşirken, bir yandan da yedi yüz yıl öncesine dair bir öykünün başkahramanına dönüşüverir. Konya’nın, Mevlâna’nın, Şems-i Tebrizi’nin de içinde olduğu bir polisiye roman ilginizi çeker mi? Evetse, Bab-ı Esrar tam size göre…
Son not: Everest Yayınları’nın cep boy kitaplarına tek kelime ile bayılıyorum. Hem ekonomik, hem taşıması, elde tutması kolay, hem de tasarım açısından çok başarılı.  

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Sinek Isırıklarının Müellifi – Barış Bıçakçı

Sanırım son dönem Türk edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri Barış Bıçakçı. 1966 Adana doğumlu. 2004 yılında yayımladığı, filmi de çekilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanını okumaktı niyetim. Kısmet geçen sene yayımlanan Sinek Isırıklarının Müellifi adındaki son romanınaymış. Hikâye romanın başkahramanı Cemil’in babasının ölüm döşeğinde olduğu hastanede başlıyor. Geçmişten bir sahne… Sonradan öğreniyoruz ki, Cemil karısı Nazlı ile orada tanışıyor. Bir sonraki bölümde Cemil İstanbul’da bir yayınevinde… Yazmış olduğu romanı değerlendirmeleri için yayınevine teslim etmeye gelmiş. İşini halledip Ankara’ya dönüyor. Ankara’da doktorluk yapan karısı Nazlı ile birlikte bir toplu konutta yaşıyor. Yıllarca inşaat mühendisi olarak çalıştıktan sonra istifa edip, kendisini tutkuyla sevdiği edebiyata veren Cemil karısı ile rollerini değiş tokuş etmiş. Bütün gününü evde iş yaparak, okuyup yazarak geçiriyor. İstanbul’dan döndükten sonra meraklı bir bekleyiş başlıyor Cemil için. İlk roman yayınlanacak mı, yayınlanmayacak mı? Bu arada, geri dönüşlerle Cemil’in, Nazlı’nın ve ilişkilerinin dününe tanıklık ediyoruz. Her ikisi de kırklı yaşlarında olan kahramanlarımız birbirlerini seviyorlar sevmesine ama ilişkilerinde bir bezginlik de yok değil. Gizliden gizliye yeniden aşık olma, genç olma, başa dönme arzusu Cemil’i de Nazlı’yı da ele geçirmiş. Toplu konutta yaşanan gri, ruhsuz yaşam da çiftin gizli mutsuzluğuna tuz biber ekiyor. Ne yalan söyleyeyim, çok ısınamadım ben bu romana… Kahramanlarına da öyle… Nazlı’nın kendi bezginliğine rağmen, Cemil’in sorumluluğunu yüklenmiş olması, Cemil’in yaşama karşı pasif, çekingen tavrı, eylemsizliği aşırı teslimiyetçi geldi. Yer yer çok sevdiğim Oktay Akbal tarzı bir varoluşçuluk hissetmedim değil. Dostoyevski’den Nabokov’a, Faulkner’dan Oktay Rıfat’a edebiyatın ustalarının satırlar arasından okuyucuyu selamlaması da hoşuma gitti. Ama galiba hepsi bu… Sanırım ilk fırsatta Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okumalıyım.

eski sinemalar– Attilâ İlhan

karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
ıssız sarayların güngörmez prensiyim
yalnızlığımı belki bir aşk tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

……………..

Yevgeni Onegin – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Puşkin (1799-1837), nam-ı diğer Şair, Rus edebiyatının tartışmasız en büyük isimlerinden biridir. Dünya edebiyatında inci gibi parlayan bir dönemin, görkemli 19. yy Rus edebiyatının öncülüğünü yapan isimdir. Arkalarından tüm zamanların en büyük isimleri,  edebiyatın dahi çocukları gelir: Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov… Puşkin, komplo olduğu söylenen bir düello sonunda, zamansız hayata gözlerini yumduğunda geride müthiş eserler bırakmıştır. Bir şiir-roman olan Yevgeni Onegin onlardan biridir. Şairin başyapıtıdır. 1823’te yazmaya başladığı eserini 1830’da tamamlamıştır Puşkin. Mutsuz bir aşk hikâyesini anlatır yapıtında. Ama her şeyden önce kent ve taşra yaşamıyla, insanıyla Rusya’yı resmeder. Kendi döneminin Rusya’sını… Kitaba adını veren Yevgeni Onegin şiir-romanın başkişisidir. Hayatta hiçbir gayesi olmayan, genç ve yakışıklı bu genç adam kısa sürede Moskova sosyetesinin en gözde ve çapkın bekârlarından biri haline gelir. O gönül macerasından bu gönül macerasına, o partiden şu baloya, o operadan diğerine o kadar hızlı ve anlamsız bir hayat sürer ki, kısa sürede tüm duygularını yitirir. Genç yaşında aşkı ve yaşamı tüketmiş, her şeyden soğumuştur. Tam o sırada, babasının ani ölümüyle bir dolu alacaklıyla karşı karşıya kalır. Kısa süre içinde ölen amcası imdadına yetişir. Onegin büyük bir yurtluğa ve servete konmuştur. Tam da Moskova’dan, gönül maceralarından, debdebeli hayatın çekiminden yorulduğu, koptuğu günlerde… Genç Onegin Moskova’dan ayrılıp amcasından kalan yurtluğa yerleşip inzivaya çekiliverir. Kimselerle görüşmeden, bomboş geçirir günlerini. Neye el atsa sonunu getiremez. Genç Lenski’nin aynı köyde bulunan mülküne gelip yerleşmesiyle romanımızın seyri yavaş yavaş değişmeye başlar. Onegin ve Lenski arkadaş olurlar. Yirmi altısındaki Onegin ne kadar deneyimli, duygusuz ve bencilse, on sekiz yaşındaki Lenski o kadar romantik, tutkulu ve naiftir. Şair’in tabiriyle “dalga ve kaya, şiir ve düzyazı, buz ve yalaz” gibidirler. Lenski aynı köyde yaşayan Olga ile nişanlıdır. Nişanlısı için şiirler yazar. Onegin kayıtsızlıkla izler genç Lenski’nin coşkusunu. Olga ile tanıştığında bu genç ve saf kızı çok sıradan bulur. Ablası Tatyana’dır onun dikkatini çeken. Olga’nın al yanaklı, uysal güzelliğinin yanında Tatyana o yabanıl, ürkek ve kederli haliyle ne kadar da başkadır. Ancak aşk Onegin’in çok uzağındadır. Tatyana’nınsa çok yakınında… Umutsuzca aşık olur Onegin’e ve aşkını bütün içtenliğiyle dile getirir. Karşılık bulamaz. Reddedilir. Günün birinde her şey tersine dönecektir. Onegin umutsuzca Tatyana’ya aşık olacak, ancak bu defa reddedilen kendisi olacaktır. İşte romandan küçük bir alıntı:  

O zaman – doğru değil mi – o çölde,
Değersiz söylentilerin uzağında,
Siz beni beğenmemiştiniz… Neden
Şimdi koşuyorsunuz peki ardımda?
Neden ben sizin gözünüzün erimindeyim?
Yüksek toplumun seçkin yerindeyim,
Orada görünmek zorundayım diye mi,
Kocam savaşta malul düştüğünden mi,
Bu yüzden bizi sevmekte olduğundan mı saray?
Şimdi benim herhangi bir yüz karam
Hemen herkesçe fark edilecek olduğundan mı
Ve getirebilecek olduğundan mı size
Gönül çekici bir onursal düzey?
Çeviren:  Azer Yaran

Tatyana en sevdiğim kadın roman kahramanlarının başında gelir. Puşkin müthiş derecede içten, tutarlı ve duygulu bir karakter yaratmış. Belki de kendi idealini yaratmış. Tatyana’nın yukarıda alıntılamış olduğum sözleri Onegin’in kendisini reddettikten sonra neler olduğuna dair çok şey söylüyor. Son olarak, Lenski-Olga çiftinin yazgısının da – daha çok da zavallı Lenski’nin - Onegin’in acımasızlığından payını alacağını belirtmeliyim.

Son not: Sanırım sinemada Onegin’i en iyi Alain Delon canlandırabilirdi. Bu kitabı her okuduğumda, Onegin o duygusuz, baştan çıkarıcı ve soğuk haliyle Alain Delon’u anımsatır bana. Yüzünün yerine Delon’un yüzünü koyarım. Daha çok da kırklı yaşlardaki halini…