28 Ocak 2012 Cumartesi

Nana – Émile Zola

Nana büyük Fransız yazarı Zola’nın 1871-1892 yılları arasında yayımladığı yirmi kitaplık Rougon-Macquart’lar: İkinci İmparatorluk Döneminde Bir Ailenin Doğal ve Toplumsal Tarihi dizisinin en ünlü yapıtlarından biridir. Roman Nana adlı basit ve yazarın tabiriyle “kuş beyinli” bir kızın sokaklardan tiyatro oyunculuğuna, oyunculuktan da Paris’in en meşhur fahişesi oluşuna uzanan öyküsünü anlatır. Bir yandan da bir toplumun aşırıya kaçan haz düşkünlüğünü ve ahlâki açıdan çöküşünü gözler önüne serer. Nana pek çok kez sinemaya ve sahneye uyarlanmış, her seferinde de büyük ilgi uyandırmıştır. Zola, Nana adını vereceği karakteri ve romanı yaratmadan önce uzun yıllar süren çok ciddi bir hazırlık süreci geçirmiş, gözlem yapmış, araştırmış, belge toplamıştır. Yaşadığı dönemde, yani 19. yüzyılın Fransa’sında, tabii en çok da gösterişin, sefaletin ve sefahatin başkenti Paris’te, fahişeler neredeyse hemen her yerdedir. Sokaklarda, tiyatro sahnelerinde, at yarışlarında ve yüksek tabakanın katıldığı tüm toplantılarda... Prenslerin, devlet adamlarının, kontların, markilerin yanı başında ve yatağında… Bu konu yazarın zihnini fazlasıyla meşgul etmiş ve eserinin başarıya ulaşması için çok titiz bir çalışma yürütmüştür. Gelelim romanda olayların nasıl geliştiğine… Roman bir tiyatroda başlar. Herkes ilk temsili yapılacak olan “Sarışın Venüs” adlı oyunda Venüs rolünü oynayacak olan Nana’yı görmek için sabırsızlanmaktadır. Tüm seyircileri, tabii en çok da erkekleri, müthiş bir heyecan ve merak sarmıştır. Sonunda Venüs sahneye çıkar ve tüm yeteneksizliğine rağmen güzelliğiyle salonu dolduran seyircileri büyülemeyi başarır. Böylece Nana’nın kısa sürede tüm Paris’e yayılacak olan ününün temelleri atılmış olur. Çok geçmeden önce bir bankerin, ardından da Nana’yı görene dek tüm yaşamını dindar bir biçimde geçirmiş olan son derece çekingen, evli barklı bir kontun metresi oluverir. Ancak hiç de sadık bir metres değildir. Sevgilileri eksik olmaz. Taa ki tiyatro oyuncusu Fontan’e gönlünü kaptırıp, şöhreti ve lüksü bir kenara itip, kendini namuslu bir hayat sürme idealine kaptırıncaya dek… Zaten roman boyunca yer yer Nana, tabiatına aykırı bir biçimde, namuslu olma hayali kurar. İmkânsızı ister, çünkü yazarın da roman boyunca sıkça altını çizdiği gibi gerçek bir yosmadır. Zaten kısa sürede Fontan’le olan ilişkisi de yıpranır; çünkü Fontan Nana’nın peşinden koşan tüm o soylulara, zenginlere hiç benzememektedir. Ne aşktan gözü kör olmuştur, ne romantiktir, ne de tek kuruşunu bile bir yosmaya kaptıracak kadar ahmaktır. Sürekli olarak kadını döver ve aşağılar. Nitekim Nana’nın yeniden sokaklara düşmesi çok sürmez. Tam polis tarafından yakalanacakken şans eseri kurtulur. Ustaca manevralar ve bazı nüfuzlu aracılar sayesinde yeniden Kont’un metresi olmayı başarır. Bu defa dönüşü muhteşem olur. Çünkü romantizmin karın doyurmadığını acı bir biçimde görmüş ve oyunu kurnazca oynamaya karar vermiştir. Kısa sürede eskisinden de büyük bir üne kavuşur. Hödük adını taktığı Kont’u avucunun içine almış, beraberinde de onlarca erkeği idare etmektedir. Lükse düşkünlüğü ve savurganlığı sınır tanımaz. Nitekim ilişkide olduğu erkeklere birer birer felaket getirmeye başlar. Aşkından ölenler, hapsi boylayanlar ve Nana uğruna tüm servetini yiyip bitirenler…. Peki romanın sonunda yazar sadece bu kadın düşkünü erkekleri mi cezalandırır? Elbette ki hayır.  Romanın sonunda Nana’yı öldürür. Koskaca bir toplumu zayıflıklarıyla ve açgözlülükleriyle çürüten herkes nasibini alır felaketten. Kadınlar ve erkekler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder