4 Ekim 2012 Perşembe

Stella Düşerken – Linn Ullmann


Uzun zamandır okumayı istediğim ama bir şekilde hep ötelediğim bir yazardı Linn Ullmann. Nasıl yazar, ne yazar çok merak ediyordum doğrusu. Merakımın en önemli nedeni de, Ullmann’ın İsveçli büyük yönetmen Ingmar Bergman ile Bergman filmlerinde bolca izleme şansına eriştiğimiz Norveçli oyuncu Liv Ullmann’ın kızı oluşuydu. Çok yetenekli ve zeki insanların çocukları hep bir parça anne ya da babalarının gölgesinde kalmaya mahkûmdurlar. Söz konusu Linn Ullmann olunca durum daha da vahim olabilirdi hiç şüphesiz. “Olabilirdi” diyorum çünkü Ullmann’dan oldukça etkilendiğimi söylemek zorundayım. 1966 Oslo doğumlu yazarın Türkçe’ye çevrilmiş ve Can Yayınları’ndan çıkmış iki kitabı var: Stella Düşerken (Når Jeg Er Hos Deg) ve Sen Uyumadan Önce (For Du Sovner). Stella Düşerken’i bir solukta okudum ve çok beğendim. Daha ilk satırda sizi içine çeken romanlardan. Tuhaf bir düşüş hikâyesi… Kısaca kitabın konusuna değinmek istiyorum. Stella ve Martin Oslo’da yaşayan on yıllık evli bir çifttir. Bir gün bir apartmanın çatı katında önce bir ileri bir geri yürüyüp ardından birbirlerine sarıldıktan sonra beklenmedik bir şey olur. Stella aniden çatıdan düşer ve ölür. Soruşturma başlar. Görgü tanıkları Stella’yı Martin’in mi ittiği, yoksa kadının kaza sonucu mu düştüğü konusunda görüş belirtemezler. Kimse ne olduğundan emin değildir. Ancak ortada bir gerçek vardır. Otuz beş yaşında iki çocuk annesi bir kadın – ki öldüğünde de bir aylık hamiledir – birdenbire bir çatıdan düşüp ölmüştür. Romanın kurgusunu çok beğendiğimi söylemeliyim. Tamamı “Düşüş” olarak adlandırılmış beş bölümden oluşuyor kitap. Bölümler de kendi içlerinde kısa kısa bölümlere ayrılmış. Bu kısa bölümlerin büyük çoğunluğu da kitabın kimi karakterlerine ayrılmış. Kimler mi bunlar? Öncelikle Stella’nın yakın arkadaşı yaşlı bir adam, Stella’nın büyük kızı, soruşturmayı yürüten polis memuru kadın, görgü tanıkları ve ölü Stella… Bu kişilerin iç sesleri ve düşünceleri kanalıyla okuyucu olay öncesinde neler olduğu, Stella’nın, Martin’in ve romandaki diğer karakterlerin hikâyeleri hakkında derinlemesine bilgi sahibi oluyor. Romanı okurken kendimi yapboz yapıyormuş gibi hissettim. Bir polisiye roman gibi adeta. Roman psikolojik açıdan da oldukça derinlikli. Evlilik, aile, aşk, çocuk sahibi olma, yalnızlık, yaşlılık, hastalık, sırlar ve daha nice konu hakkında kahramanlarının dilinden o kadar çok şey söylüyor ki Ullmann… Hele ki her sayfada kendini derinden hissettiren o meşhur İskandinav yalnızlığı, iletişimsizliği… Gerçek bir sürpriz oldu bu kitap benim için. En kısa zamanda yazarın diğer romanlarını da okumak istiyorum.  
Linn Ullmann’ı merak edenlere:
www.linnullmann.no



2 yorum:

  1. Ben de merak ettim şimdi, okunacaklar listesine alıyorum hemen. :)

    Adını bile duymadığım kitaplar okumuşsunuz çoğunlukla, çok iyi bir okursunuz sanırım. :)

    YanıtlaSil
  2. Okumayı seviyorum diyelim :)

    YanıtlaSil