21 Kasım 2012 Çarşamba

Tüm İnsanlar Ölümlüdür – Simone de Beauvoir


Malum, Simone de Beauvoir deyince akla önce feminizm gelir. İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı üç ciltlik meşhur çalışması feminizm tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. 1949’da yayımlandığında baskı üstüne baskı yapmış, kısa sürede tüm dünyada büyük ilgi uyandırmıştır. “Kadın olmak” üzerine yazılmış en radikal kitaplardan biridir. Hâlâ çok okunup, çok tartışılır. Kadın hareketine yaptığı katkılar kadar, Jean Paul Sartre’la bir ömür süren ilişkisi ve dostluğuyla da bilinir Simone de Beauvoir. Sorbonne’da felsefe okurken tanıştığı Sartre’dan ve onun felsefesinden fikren etkilenmemiş olması kaçınılmaz olsa gerek. En çok da varoluşçuluk konusunda… Tüm İnsanlar Ölümlüdür (Tous les hommes sont mortels) birkaç yıl önce Fransa’dan aldığım ama okumaya henüz fırsat bulabildiğim güzel bir kitap… Bu kitap için, varoluşçu edebiyata Simone de Beauvoir katkısı, bakışı da denebilir. Ama şüphesiz, oldukça yetkin bir katkı. 1946 yılında yayımlanmış.
Roman, ünlü bir tiyatro oyuncusu olan Régine’in hikâyesiyle başlıyor. Bencil, son derece hırslı ve tatminsiz bir kadın Régine. Turnedeyken, kaldığı otelin karşı kaldırımında günlerini geçiren, tıpkı Hint fakiri gibi yaşayan bir adam dikkatini çeker. Kimdir bu adam? Nedir onu bu kadar ilginç kılan? Nedir bu kayıtsızlığının, bu başkalığının sebebi? Tanışırlar ve adamın ölümsüz olduğunu öğrenir Régine. Onu Paris’e götürür ve yanından hiç ayırmamaya başlar. Onun aşkını elde edebilirse, sayesinde isminin, anısının yarına taşınacağını, bu sayede de ölümsüzleşeceğini düşünmektedir. Taa ki adamın, yani Raymond Fosca’nın 600 yıldır süren öyküsünü dinleyene kadar… “Tüm İnsanlar Ölümlüdür“ adeta bir “roman içinde roman”… Régine çevresinde başlayan ve gelişen hikâye Fosca’nın trajik hikâyesiyle devam etmekte. Önce, 1311 yılında Carmona prensi olan Fosca’nın hırsına ve ölümsüzlük arzusuna tanık olur okuyucu. Nihayet dileği gerçekleşir Fosca’nın… Bir iksir sayesinde ölümsüzlük kazanır. En başlarda, büyük bir coşkuya kapılır. Eyleme yönelir. Savaştan savaşa koşar. Zaferi, başarıyı, mutluluğu da tadar; yenilgiyi, kaybı, acıyı da… Tüm sevdikleri birer birer bu dünyadan göçerler. Okuyucu bir yandan Fosca’nın giderek trajik hale gelen, lanetli öyküsüne tanıklık ederken, bir yandan da Ortaçağ Avrupa’sına, Yeni Dünya’ya ve 19. yy Paris’ine yolculuk eder Fosca’yla birlikte. Büyük bir şevkle, hırsla başlayan öykü, giderek tatsızlaşmaya başlamıştır. Yaşamdan zevk almamaya başlar Fosca. Her şey anlamını yitirir azar azar: Zafer, iktidar, aşk, mutluluk… Her saat, her gün, her yıl, her çağ birbirinin aynısı gibidir. İnsanlar doğmakta, ölmekte ve bu döngü hiç şaşmadan tekrarlanmaktadır. Büyük bir yalnızlık, hiçlik duygusudur Fosca’nın eline geçen. “İnsanlar arasında bir insan olmaya çalıştıkça” başarısız olur. Başkalarının davasına tutunmaya ve yaşamını anlamlandırmaya çalışması nafiledir. Yazgısı kimseninkine benzememektedir çünkü. Ölümsüzlük aslında bir lanettir insanoğlu için. Kitabın sonlarına doğru kâbuslarından söz eder Fosca. Yeryüzünde kendisinden başka kimsenin kalmadığı, her şeyin beyaza büründüğü ve ayın gökyüzünde parlamaya devam ettiği kâbuslarından… Gerçekten muazzam bir tema bu…  İnsan ve ölümsüzlük… Simone de Beauvoir bir filozof olduğu kadar usta bir romancı da… Ölümsüzlükle lanetlenmiş bir insanın tüm çaresizliğini içinizde hissettiriyor.

NOT: Bu kitap 2011’de Turkuvaz Kitap tarafından yayımlanmış.

 

2 yorum:

  1. Selamlar, Blogunuza bayıldım! Bana da beklerim :) Sevgiler
    http://dikkatspoilericerir.blogspot.com/

    YanıtlaSil
  2. Hemen ziyaret ediyorum :)
    Sevgiler...

    YanıtlaSil