6 Şubat 2012 Pazartesi

istanbul ağrısı - Attilâ İlhan

......
ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
........

5 Şubat 2012 Pazar

Dorotea’nın Şarkısı – Rosa Regàs



Çağdaş İspanyol edebiyatından bir isim ve bir kitap daha… 2001 yılında yayımlanmış olan Dorotea’nın Şarkısı (La canción de Dorotea) yine bir kadın öyküsü. Oldukça ilginç bir konusu var. Kitabın başkahramanı Aurelia kırklı yaşlarda, Madrid Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan bir kadındır. Taşrada büyükçe bir evde yaşayan babası felç geçirince ona bakması ve evi çekip çevirmesi için Adelita adında evli ve çocuklu bir kadınla anlaşır. Adelita hem fiziksel olarak, hem de kişisel özellikleriyle ilk andan itibaren Aurelia’nın dikkatini çeker. Son derece kısa boyludur; ve anormal denebilecek kadar orantısız bir bedene sahiptir. Aynı zamanda da kadını güçlü ve kendine güvenli gösteren değişik bir fizik yapısıdır bu. Son derece becerikli ve kendini geliştirmeye açıktır Adelita. Her gün yeni bir kişilik özelliği, bir yetisi, bir becerisi ortaya çıkmaktadır. Nitekim, kısa sürede eve hakim olur. Hem Aurelia’nın hasta babasına çok iyi bakmakta, hem de evi mükemmel bir biçimde çekip çevirmektedir. Ancak baştan beri, Aurelia’nın ne olduğunu tam olarak tanımlayamadığı ama içten içe sezdiği bir gariplik vardır bu kadında. Böylece yıllar geçer, gün gelir felçli baba ölür ve Aurelia giderek daha sık kır evine gidip gelmeye başlar. Zamanla Adelita’nın oyuncu ve tutarsız yanlarını keşfetmeye başlamıştır. Ancak öylesine büyük bir atalet içindedir ki, ne kır evini ne yapacağına karar verebilmiştir, ne de kadını çalıştırmaya devam edip etmeyeceğini bilmektedir. Günün birinde Aurelia, kır evindeki kasasında tuttuğu, ölmüş kocasından kalma değerli bir yüzüğün ortadan kaybolmasıyla kendisini bir kabusun içinde bulur. Kimdir hırsız? Adelita mı? Polise gidilir; Adelita suçunu itiraf eder; avukatlar tutulur; dava açılır. Bu olaya ve erkek arkadaşının kadını derhal kovması yönündeki ısrarlarına rağmen, Aurelia kadını evinde çalıştırmaya devam eder. Ancak kadının kişiliği ve yaşamı Aurelia’nın zihnini fazlasıyla meşgul etmeye başlamıştır. Kadından yola çıkarak kendini, kendi hayatını gözden geçirmeye başlar. Nedir hayattaki amacı? Yarın yaşamaya değer mi gerçekten? Ve daha pek çok soruyla cebelleşir. Diğer yandan, olayın resmi makamlarca ele alınmasında da bir gariplik vardır. Hangi kapıyı çalsa bir ilgisizlik, bir ciddiyetsizlikle karşılaşır. Nitekim dava birden düşüverir. Ortada dönen garip bir şeyler vardır. Adelita’nın olur olmaz ortadan kaybolması, ağlamaklı tuhaf halleri, uzun boylu, yakışıklı bir adamın kır evi civarında dolanıp durması, eve gelen ve hep Dorotea adlı bir kadını isteyen tuhaf telefonlar… Aurelia’nın sinirleri giderek bozulmaktadır. Madrid’te bulunduğu zamanlarda müthiş bir merak içini kemirmeye başlamıştır. Üniversiteden izin alarak ansızın kır evine baskın yapar ve evini darmadağınık, adeta tarumar edilmiş bir vaziyette bulur. Derhal Adelita ve ailesini kovar. Bundan sonrası ise Aurelia için tam bir kabusa dönüşür. Öyle bir gerçekle karşı karşıya kalmıştır ki ne yapacağını bilemez. Kendi yaşamını, dününü, yarınını, “kendi şarkısını” sorgulamaya başlar, giderek içine kapanır. Aşktan, tutkudan, insanı yaşama bağlayan umuttan ne kadar da uzaktadır. Ve roman birdenbire esrarengiz bir biçimde son bulur. Adelita’ya ve Aurelia’ya ne olduğunu, Dorotea’nın ve uzun boylu adamın kim olduklarını ve daha pek çok soruyu merak ediyorsanız bu kitabı okuyun derim.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Otuzbeş Yaş Şiiri - Cahit Sıtkı Tarancı

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.