29 Mart 2012 Perşembe

Gecede – Leylâ Erbil

 
1931 doğumlu Leylâ Erbil Türk edebiyatının en güçlü kadın yazarlarından biridir. Kendine özgü bir anlatımı ve çok özel bir dili vardır Erbil’in. Farklılığı ve aykırılığı daha ilk anda kendini hissettirir. Nitekim Gecede adlı öykü kitabı da ilginç bir notla başlar: “Leylâ Erbil sadece bu kitabı (GECEDE) ile 1968 Sait Faik Öykü Ödülü’ne katılmış, kazanamamıştır.” Gecede toplam 7 öyküden oluşmakta: Vapur, Ayna, Çekmece, Hokkabazın Çağrısı, Ölü, Tanrı, Gecede… Bu öyküler naif konulara ve rahatına düşkün okuyucuya fazlasıyla sert ve isyankâr gelebilir. Mutlu, neşeli anlar ve insanlar, umut, güzellik bu öykülere uğramamıştır. Sadece bütün çıplaklığıyla acı gerçeğe – kimi zaman da gerçeküstü olana -  rastlarsınız bu öykülerde. Terkedilmişlik, yalnızlık, haksızlık, ölüm, ayrılık vardır. Ben çok sevdim Erbil’in öykülerini. Özellikle de Vapur, Çekmece ve Tanrı’yı… Vapur’da, emektar bir Şirket-i Hayriye vapurunun başkaldırısını ve keyfince hareket etmeye başlamasını ne kadar özgün bulduysam, hüznünü, yalnızlığını da o kadar dokunaklı buldum. Çekmece’de, bir gemide ikinci çarkçı olarak çalışan ve tüm çabası yaşlılık günlerinde başını sokacağı bir eve sahip olmak olan Dursun’un hazin sonu beni çok etkiledi. Tanrı’da ise Almanya’ya çalışmaya giden kocası tarafından dört çocuğuyla birlikte hemencecik unutuluveren zavallı Zarife’nin mücadelesi ve sonu ne kadar da tanıdık geldi. Hüzünlü birer çığlık gibi bu öyküler… Her okuyucuya göre değil.

26 Mart 2012 Pazartesi

Zeliş (Tütün Zamanı) - Necati Cumalı

Necati Cumalı hiç şüphesiz 20. yy Türk edebiyatının en önemli ve en üretken isimlerinden biridir. Şiirden romana, öyküden tiyatro oyununa, denemeden günceye edebiyatın farklı türlerinde unutulmaz eserler vermiştir. Herhangi bir Cumalı eserini hiç okumamış olanlar bile, sinemaya da uyarlanan ve Türk sinemasının unutulmazları arasına giren Susuz Yaz’ı mutlaka bilirler. Ya da tiyatrolarımızda yıllarca sahnelenen ve seyirci tarafından çok sevilen Derya Gülü’nü ve Meryem’in hikâyesini…1921 yılında, bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Florina’da doğmuş olan Cumalı, mübadele sonrası ailesiyle birlikte İzmir’in Urla ilçesine yerleşir. Nitekim, iki yaşındayken geldiği ve ilk gençlik yıllarının geçtiği Urla yazarın edebiyatında çok önemli bir yere sahiptir. Zeliş romanının giriş bölümünde Cumalı Urla’dan büyük bir sevgiyle bahseder: “….Yazar, şimdi size yeryüzünün bütün güzel kentleri gibi, İstanbul gibi, Roma gibi, ilçesinin de yedi tepe üstünde kurulduğunu söyleyerek övünürse çok görmeyin ona! Urla, unutulmuş, yoksul bir ilçe olabilir! Ama yoksul unutulmuş oldukları halde güzel olan şeyler vardır dünyamızda. Üstelik, o yoksul unutulmuş şeylerin, tutkunları, onlara tutkun oldukları için mutluluk duyanlar da vardır!” Nitekim, Zeliş romanı da Urla civarında geçer. Necati Cumalı Zeliş’te bir aşk öyküsü anlatır. Ailesine ait küçük, mütevazı tütün tarlasında çalışan Zeliş çalışkan, ne istediğini bilen, akıllı bir kızdır. Bir gün tesadüfen komşularının askerlik çağındaki oğlu Cemal’le karşılaşır ve iki genç birbirine aşık olur. Ancak ne aileleri, ne de Zeliş’te gözü olan rakipler iki genci rahat bırakmaz. Zeliş’le Cemal çareyi kaçmakta bulur. Zeliş tipik bir köy romanı aynı zamanda…İki gencin aşkının başlaması, gizli gizli mektuplaşmaları, kaçmaktan başka çarelerinin kalmaması, kaçışları ve sonrasında yaşananlar kim bilir bu topraklarda ne kadar sık yaşanmış ve yaşanmaya devam ediyordur. Gençlerin kaçtığını öğrenen ailelerinin tepkileri, yaşadıkları kavgalar, konunun resmi makamlara taşınması, polisin ve savcılığın konuyu ele alışları ve sonrasındaki gelişmeler hep çok tanıdık ve bir o kadar da trajikomik. Necati Cumalı’nın bu güzel romanını okuyun ve okutun derim…

8 Mart 2012 Perşembe

Masumiyet Çağı – Edith Wharton

Masumiyet Çağı (The Age of Innocence) 1862 doğumlu Amerikalı yazar Edith Wharton’ın en ünlü romanı olarak kabul edilmekte. 1920 yılında yayımlanan roman, 1921 yılında yazarına Pulitzer Ödülü’nü kazandırır. Pek çok romanı, yüze yakın kısa öyküsü bulunan, aynı zamanda da tasarımcı olarak tanınan Wharton Pulitzer Ödülü’ne layık görülen ilk kadın romancıdır. Gelelim romana… Yer New York, zaman 19. yüzyıl sonu… Ama aklınıza hemen bugünün sınırları zorlayan, özgürlükçü New York’u gelmesin. Kitapta resmedilen 19. yüzyıl sonu New York, toplumsal sınıflarıyla, ahlâk anlayışıyla ve katı kurallarıyla bambaşka bir yer. Oldukça muhafazakâr, sığ ve dar görüşlü… Nitekim şehrin sayılı nüfuzlu ailelerine mensup Newland Archer ile May böyle bir New York’ta evlilik hazırlıkları içindedirler. Newland Archer kendi sınıfına mensup pek çok genç gibi hukuk eğitimi almış, sanata ve felsefeye düşkün biridir. Evli bir kadınla bir aşk ilişkisi yaşamış, iş aile kurmaya gelince müstakbel eş olarak kendisine May gibi saf ve güzel bir genç kızı seçmiştir. Buraya kadar hikaye çok tanıdık. Tecrübeli erkek evlenmek için kendisine tecrübesiz ama güzel bir genç kız seçer. Ancak Archer’ın geleceğe yönelik tüm planları, May’in Avrupa’da yaşayan kuzeni Madam Olenska’nın karun kadar zengin kocasını terk edip New York’a gelmesiyle altüst olur. Elinde olmadan kendisini Madam Olenska’nın büyüsüne kaptırır. Madam Olenska kendi nişanlısından ve diğerlerinden ne kadar da farklıdır. New York’un alışkın olmadığı kadar özgün, özgür, hayal gücü zengin ve cesur….Madam Olenska’nın yanında May, anlamdan yoksun güzelliği, sığlığı, geleneğe ve kurallara sıkı sıkıya bağlı oluşuyla ne kadar da sıkıcıdır. Newland Archer kendisini bekleyen sıradan evlilik hayatını ve May’le geçireceği tutkudan yoksun yılları düşünür. Ve Madam Olenska’ya duyduğu aşkın karşılıksız olmadığını görünce her şeyi feda etmeye karar verir. Ancak olaylar arzu ettiği biçimde mi gelişecektir? Gelenekle özgürlük, eski ile yeni arasında sıkışıp kalmış Archer bir çıkış yolu bulabilecek midir? Romanın sonunda aradan yılların geçmiş olduğunu görürüz. Ne New York artık eski New York’tur; ne de şehrin insanları aynı insanlardır. Değişim her yanı sarmıştır. En çok da insan ilişkileri ve eski terbiye kuralları değişime uğramıştır. Finalde Archer ile oğlu Dallas – kimden olduğunu tabii ki söylemiyorum – arasındaki ilginç bir diyalog bu değişimi tüm netliğiyle gözler önüne serer. 1920’lerin New York’unda insanların susmayı tercih ettiği, duygularını açıkça dile getirmemeyi kibarlık ve terbiye olarak kabul etiği zamanlar gerilerde kalmıştır. İnsanların mecbur oldukları, toplumca onay gören hayatlar yerine, kendi seçtikleri hayatları özgürce yaşadıkları zamanlar gelmiştir. Evliliğe, aşka, tutkuya ve değişen zamanlara dair ilginç bir roman…