30 Nisan 2012 Pazartesi

Hayat Bir Rüyadır – Calderon de la Barca

Calderon de la Barca (1600-1681) İspanyol edebiyatında Altın Çağ’ın en önemli yazar ve şairlerinden biri olarak kabul edilir. Ölümüyle Altın Çağ sona erer. 2011 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Başar Sabuncu’nun çevirisiyle yayımlanan Hayat Bir Rüyadır (La vida es sueño) yazarın en bilinen oyunlarından biridir. Yaşamın bir düşten ibaret olduğundan aşka, kaderden özgür iradeye, iktidarın kullanılmasından, insan doğasına pek çok tema bir arada… Gelelim konusuna… Polonya Kralı Basilio, yıldız haritasında, doğacak olan çocuğunun kötülüğü ve uğursuzluğu beraberinde getireceğini görür. Krallığının, çocuğun zalim yönetimiyle bölünüp parçalanacağından korkar. Eşinin çocuğu doğururken ölmesini bir işaret olarak kabul eden kral, çocuğunun ölü doğduğunu duyurup onu bir kuleye kapatır. Segismundo adını verdiği oğlunu yaşlı bir soyludan başkası görmez. Çocuk bu kişi tarafından yarım yamalak bir eğitimle, adeta bir hayvan gibi yetiştirilir ve dünyayı, insanları tanımadan genç bir adam oluverir. Bu arada kral yaşlanmış ve geçmişte almış olduğu kararın doğruluğu konusunda şüpheye düşmüştür. Gökyüzünün işaretlerini yanlış yorumlamış olma ihtimali kendisini düşündürmektedir.  Böylece yeni bir karara varır. Oğlu Segismundo’yu tahta geçirecek ancak kendisine oğlu olduğunu söylemeyecektir. Şayet Segismundo aklı başında, adil ve olgun bir hükümdar olursa, yeni kral o olacaktır. Tam tersine, zalim bir hükümdar gibi hareket ederse, tekrardan kuleye kapatılıp zincire vurulacaktır. Segismundo tam da babasının korktuğu biçimde zalim bir hükümdar gibi davranır. Özgür iradesi ile iyilik ve adaleti seçmeyip, kötü eğilimlerine uyar. “Nasıl yetiştirildiysem, öyle davranıyorum der” zulmünü sorgulayanlara. Eeee, çok da haksız değildir. Korktuğu başına gelen kral, Segimundo’yu yeniden zincire vurdurtur. Uykusundan uyanan Segismundo kendisini yeniden kulede bulunca, yaşamış olduklarının ve hükümdarlığının bir rüyadan ibaret olduğunu sanır. Kendi kendine şunları söyler:

“……Hayat dediğin nedir?
Gelip geçici bir yanılsama,
bir gölge oyunu, bir düzmece;
en yüce sayılanın hiç değeri yok.
Çünkü bir rüyadır hayat,
Ve rüya da rüyadır sadece.”

Ancak olayların akışı bir kez daha değişir. Segismundo beklenmedik bir biçimde yeniden Polonya prensi oluverir. Kral kaderinden kaçamamış, kaygılarından yarattığı canavarın eline düşmüştür. Peki ya Segismundo? Hatalarından ders almış mıdır? Kendisine yapılan haksızlık ve kötülüğe, iyilikle, bilgece karşılık verebilecek midir? Yaşam, kader, irade, iyilik, kötülük, haksızlık, adalet, iktidar ve tabii ki aşk üzerine mükemmel bir oyun.

26 Nisan 2012 Perşembe

Ufkun Öte Yanı – Javier Marías

Çağdaş İspanyol edebiyatından bir isim ve bir kitap daha…Ufkun Öte Yanı (Travesía del horizonte) 1951 Madrid doğumlu Marías’ın ikinci romanı… 1972 yılında, henüz 21 yaşında iken yayımlamış. Bir “roman içinde roman”… İlk romanın başında, bir adamın hayatını ve servetini, Victor Arledge adlı bir yazarın genç yaşta edebiyatı bırakıp inzivaya çekilmesi ve erkenden de ölüvermesini araştırmaya adamış olduğunu öğreniyoruz. Bunu tam olarak başaramasa da, başkahramanı Victor Arledge olan Ufkun Öte Yanı adlı bir roman yazar. Ölmeden önce de yayımlatması için bu romanı bir arkadaşının velâyetine bırakır. Bu arkadaşın romanın başarılı olacağına dair inancı tamdır. Bir toplantıda tanıştığı iki kişiye – bir yayınevi sahibesi ve ilk romanın anlatıcısı – romanı okumayı önerir.  Ertesi gün üçlü bir araya gelir ve okuma seansı başlar. Tam da bu noktada ikinci romana geçilir. Yani yayımlanma ihtimali olan Ufkun Öte Yanı adlı romana… Bu ikinci roman 19. yy sonunda geçmektedir. Bir grup maceraperest aristokrat, bilim adamı ve edebiyatçı, gizemli Kaptan Kerrigan öncülüğünde Antarktika’ya doğru tuhaf bir gemi yolculuğuna çıkarlar. İkici kitap ve yolculuğun seyri, ara sıra birinci kitaba ve okuma seansına dair bazı gelişmelerle bölünür. Her iki roman da beklenmedik bir biçimde sona erer. Açıkça söylemem gerekirse kitabın kurgusunu bir parça karışık ve yorucu buldum. Özellikle de birinci kitap başlarken verilen detaylarda kaybolduğum oldu. Kitapta en sevdiğim bölüm ise Kaptan Kerrigan’ın gizemli kişiliğinin ve yaşamının açıklığa kavuştuğu ve geçmişine dair detayların verildiği bölüm oldu. Gerek karakterin, gerekse de başından geçen olayların anlatılış biçimini çok başarılı buldum. Kerrigan dışında kalan diğer tüm karakterleri ise sıradan bulduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Okuma seansına ve katılımcılarına ne olduğunu ve yolculuğun nasıl sona erdiğini merak edenlere tavsiye edilir.