31 Ekim 2012 Çarşamba

Yezidin Kızı - Refik Halid Karay


Ortaokul ve lisede edebiyat derslerinde okuduğumuz ve eserlerine aşinalık kazandığımız yazarları, şairleri hatırlamaya çalışıyorum. Ömer Seyfettin, Sait Faik gibi öykücülerden, Karacaoğlan, Aşık Veysel gibi halk ozanlarına pek çok isim geliyor aklıma. Ama Refik Halid Karay’la yeterince yakınlaştığımızı hatırlamıyorum. O yıllarda okul dışı okumalarımda da daha çok dünya klasiklerine yönelmiş, özellikle de Rus klasikleri içinde kaybolmuştum. Maalesef sonrasında da okunmayı sabırsızlıkla bekleyen kitaplar arasında Karay’a ait herhangi bir kitap olmadı. Ne büyük kayıp! Ve ne büyük haksızlık! Neyse ki, Prof. Dr. Ayşe Didem Uslu’nun Okuma Atölyesi sayesinde daha fazla gecikmeden ilk Karay kitabımı okudum. Ve 1888, İstanbul doğumlu Refik Halid Karay’ın neden Türk dilini en temiz ve en incelikli kullanan yazarlardan biri olarak kabul edildiğini anladım. 1965 yılında vefat eden yazar çok da üretken bir ömür geçirmiş. Farklı edebi türlerde elliye yakın eser vermiş. Ki bunlardan on dokuzu roman… Umarım yakın zamanda yeni bir Karay romanı okuyup, bu blogda bahsedebilirim. Gelelim romana… Yezidin kızı hem dili ve anlatımı, hem de konusuyla oldukça ilginç bir roman. Şu satırlarla başlıyor: “Yolculuk ederken önüne gelenle konuşup ahbap olmak, kadınlara sokulmak, çocuklarla oynaşmak, ihtiyarlarla dertleşmek ve her şeye alaka göstermek isteyenler vardır. Ben bunlardan değilim.” Ama hayat sürprizlerle doludur. Anlatıcı, seyahat etmekte olduğu gemide Kürtçe konuşan Arjantinli, genç, güzel ve son derece gizemli bir kadınla tanışır. Bir yandan bu tuhaf durumun ardındaki gerçeği öğrenmeye çalışırken, bir yandan da kadının büyüsüne kapılır. Kendisini Arap çöllerinde, Yezidilerin arasında bulur. Nedir bu genç kadının sırrı? Benden bu kadar. Gerisi romanda…
Daha önce de dediğim gibi, roman oldukça ilginç bir konuya sahip. Temelde bir aşk hikâyesi… Genç kadın – orta yaşlı erkek arasındaki aşk… Okuyucu bir yandan bir aşkın doğuşuna, gelişimine ve sonrasına tanıklık ederken, bir yandan da romanın kahramanlarıyla birlikte bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde olan Irak ve Suriye’ye yolculuk ediyor. Arap çöllerinde geziyor, Yezidilik hakkında bilgiler ediniyor. Hikâyenin 1930'larda geçtiğini de hatırlatayım.
  
Aşağıdaki satırlar Karay’ın şiirsel, güçlü dilinin, hayal ve ifade gücünün en somut kanıtları bence. Çölle denizin böylesine romantik ilişkilendirilişine daha önce hiç rastlamamıştım.
“Çölle denizde huyları uyuşmamış iki ahbap, ya da yıldız barışıklığı hâsıl olmamış karı koca hali var. Çöl denize küsmüş, başını almış, buralara gelmiş, somurtmuş yatıyor. Seraplar, belki de ara sıra zihninden geçen hatıraların akisleridir, suyla olan aşkının rüyaları!
Niçin uyuşamamışlar?
Denizin işi gücü tuvalet, titizlik, cilve, kriz, şımarıklık! Mercanlar onun, inciler onun… Nehirleri o içer, rüzgârlarla o alt üst olur!... Güneş batarken, deniz onu bir allık kutusu gibi önünde açar, sürünür, boyanır. Ay, sanki aynasını tutar, deniz ona bakarak telli pullu suare elbiselerini giyer. Rüzgârlar cildinde erkek elleri gibi dolaşır, bu temaslarla isterik vücudu ara vermeden fıkırdar…
Deniz böyle bir kadındır.
Çölün bedevi ve rüyalı ruhu, bin bir belde karşısında bel büküp kalçalarını sallayan o kafeşantan kızıyla nasıl uyuşur? Çöl istiyor ki denizi bir dişi ceylan gibi peşine taksın; gündüz yan yana otlasınlar, gece baş başa uyusunlar… Ne boya, ne kokain, ne zina.
İşte bundan dolayıdır ki aşağıda Akdeniz, yemişler ve çiçekler içinde, lame dekoltesiyle fink atarken, Cezire’de küskün, vakarlı çöl, yüksek aşkını layık olana veremediğinin günahını çekiyor ve çilesini dolduruyor.”
 
 
 

30 Ekim 2012 Salı

Zamanımızın Bir Kahramanı – Mihail Lermontov



Rus edebiyatı düşkünleri bilir. Lermontov’un adı illâki Puşkin’in adıyla beraber anılır. Puşkin 1837’de bir düello sonucu öldüğünde, Lermontov henüz 23 yaşında gencecik bir şairdir. Herkes onu Puşkin’in ardılı olarak görmektedir. Büyük şairin ölümünden öylesine etkilenmiştir ki, meşhur “Şairin Ölümü” adlı ağıtını kaleme kalır. Puşkin’in bir komploya, bir cinayete kurban gittiğini söyleyerek, yönetimi suçlar. Yönetim de boş durmaz tabii! Şair doğruca Kafkasya’ya sürülür. Ne acı bir tesadüftür ki, Puşkin’in ölümünden dört yıl sonra kendisi de bir düello sonucu 27 yaşında yaşama veda eder. Kısacık ömrüne rağmen, geride bir dolu şiir, piyes, öykü bırakır. Zamanımızın Bir Kahramanı (Geroy naşevo vremeni) Lermontov’un tek romanıdır. Peçorin adındaki bir adamın hikâyesini anlatır. Puşkin’in meşhur Yevgeni Onegin’ini anımsatan bir tiptir bu. Lermontov şu sözlerle bahseder Peçorin’den: “Beyler, Zamanımızın Bir Kahramanı gerçekten bir portredir, ama bir tek kişinin portresi değildir; kuşağımızın gittikçe artan kötülüklerinden yaratılmış bir portredir. Bana bir insanın bu kadar kötü olamayacağını söyleyeceksiniz yine; ben de diyeceğim ki, madem bir sürü trajik ve romantik haydutun varlığına inandınız, neden Peçorin gerçeğine inanmıyorsunuz? Çok daha korkutucu, çok daha çirkin öykü kahramanlarını beğendiniz, yine bir öykü kahramanı olan bu kişiyi neden benimsemiyorsunuz? Yoksa bu kişideki gerçek payı sizin istediğinizden daha mı fazla?” Kimdir bu Peçorin? Genç ve yakışıklı bir subay… Servet sahibi, kibirli, alaycı ve tıpkı Onegin gibi ilk gençlik yıllarında çok hızlı bir hayat sürüp, erkenden her şeyden soğumuş bir genç adam. Tüm duyguları masumiyetini yitirmiş, kötücül bir hal almış. Durumunun fazlasıyla farkında ancak yaptıklarından asla pişman olmayanlardan. “Neden yaşamışım sanki, ne amaçla dünyaya geldim?.. Yine de o amaç var olsa gerek. Kaderim mutlaka yüksek bir amaca yönelmişti, çünkü ruhumda sonsuz bir güç hissediyorum. Ama o kaderin ne olduğunu kestiremedim, boş, nankör tutkuların çekiciliğine kapıldım; onların ocağından demir gibi sert ve soğuk çıktım ama soylu duyguların ateşini de bir daha gelmemecesine yitirdim – hayatın en güzel tomurcuklarını. O zamandan bu yana, kaç kere, kaderin elinde bir balta görevini yaptım! Cellat baltası gibi, çoğu kez kötü bir niyet gütmeden ama hiçbir zaman da pişmanlık duymadan mahkûmun başına indim.” Acımasızca arkadaşlarına, aşklarına ihanet eder Peçorin. Kalpler kırar. Sırf oyun olsun diye ya da kibrinden… Lermontov Peçorin’in şahsında müthiş bir “kötü adam” portresi çiziyor. Onegin’den de acımasız bir kötü adam… Roman boyunca iyiyle kötünün çatışmasına tanıklık ediyor okuyucu. İnsan, elinde iyi olana yönelme imkânı dururken, neden kötü olana yönelir? Neden başkalarının mutsuzluğunu ister? Genç yaşta nasıl bu kadar hissizleşebilir? Çok zor ve cevabı karmaşık sorular bunlar… Oktay Akbal’ın dediği gibi, insan gerçekten bir orman…

 

17 Ekim 2012 Çarşamba

Biz – Yevgeni Zamyatin


Biz, milyonlarca biz, her sabah, altı-teker şaşmazlığıyla aynı saatte ve aynı dakikada, yekvücut uyanırız. Milyonlarca biz, aynı saatte çalışmaya başlarız. Daha sonra, milyonlarca biz, yekvücut dururuz. Ardından milyonlarca ele sahip tek bir beden gibi, Çizelge’nin gösterdiği anda kaşıklarımızı ağızlarımıza götürürüz. Ve hepimiz aynı anda kalkar, dinleme salonuna, oradan Taylor eksersizleri için ana salona ve sonunda uyumaya gideriz.” 1884 doğumlu Rus yazar Zamyatin’in 1920’de yazdığı Biz (Mıy), Ursula K. Le Guin’e göre “Şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim-kurgu roman, klasik bir karşı ütopya”. Zamyatin resmettiği distopya ile George Orwell, A. Huxley, Ray Bradbury ve Le Guin gibi aynı türde kült eserler vermiş isimlerin de öncüsü ve esin kaynağı olarak kabul edilmekte. Roman baştan sona bir günlükten oluşuyor. Gelecekte var olan otoriter bir TekDevlet düşünün. En tepede de bir Velinimet… Birey yok, ben yok, ruh yok, hayal gücü yok, sadece BİZ var. Herkes birer sayıya ve düşünceden yoksun eyleme indirgenmiş durumda. Dört bir yanı keskin sınırlar, duvarlar sarmış. İnsanlar cam odacıklar içinde, her saniyesi kontrol altında geçirilen yaşamlar sürmekteler. Çalışmak ve itaat etmek gerçek mutluluk sayılıyor. Özgürlükse suç… Romanın baştan sona bir günlükten oluştuğunu söylemiştim. Bu günlük, içinde yaşadığı sistemin kuru matematiksel mantığına sıkı sıkıya bağlı matematikçi D-503’ün günlüğü… Aynı zamanda da BİZ’den BEN’e geçişinin hikâyesi… Nasıl mı? Aşk ile… TekDevlet kendi gücüne tapadursun, muhalifler dört yanı sarmış, devrime hazırlanmaktadırlar. D-503’ün yolu, muhalif I-330 ile kesişince, dönüşüm başlar. Kendi tabiriyle “hastalanır”. Düşünceden uzak, eski huzurlu günlerini arar aramasına ama artık çok geçtir. Ruhu harekete geçmiştir bir kere. Adım adım sona doğru yaklaşılır. Kazanan hangi taraf olacaktır? Bilim-kurgu sevenler bu kitabı mutlaka okumalı. O meşhur öncü romanlardan biri… Biraz gölgede kalmışsa da, zamanla lâyık olduğu ilgiyi göreceğini düşünüyorum.

4 Ekim 2012 Perşembe

Stella Düşerken – Linn Ullmann


Uzun zamandır okumayı istediğim ama bir şekilde hep ötelediğim bir yazardı Linn Ullmann. Nasıl yazar, ne yazar çok merak ediyordum doğrusu. Merakımın en önemli nedeni de, Ullmann’ın İsveçli büyük yönetmen Ingmar Bergman ile Bergman filmlerinde bolca izleme şansına eriştiğimiz Norveçli oyuncu Liv Ullmann’ın kızı oluşuydu. Çok yetenekli ve zeki insanların çocukları hep bir parça anne ya da babalarının gölgesinde kalmaya mahkûmdurlar. Söz konusu Linn Ullmann olunca durum daha da vahim olabilirdi hiç şüphesiz. “Olabilirdi” diyorum çünkü Ullmann’dan oldukça etkilendiğimi söylemek zorundayım. 1966 Oslo doğumlu yazarın Türkçe’ye çevrilmiş ve Can Yayınları’ndan çıkmış iki kitabı var: Stella Düşerken (Når Jeg Er Hos Deg) ve Sen Uyumadan Önce (For Du Sovner). Stella Düşerken’i bir solukta okudum ve çok beğendim. Daha ilk satırda sizi içine çeken romanlardan. Tuhaf bir düşüş hikâyesi… Kısaca kitabın konusuna değinmek istiyorum. Stella ve Martin Oslo’da yaşayan on yıllık evli bir çifttir. Bir gün bir apartmanın çatı katında önce bir ileri bir geri yürüyüp ardından birbirlerine sarıldıktan sonra beklenmedik bir şey olur. Stella aniden çatıdan düşer ve ölür. Soruşturma başlar. Görgü tanıkları Stella’yı Martin’in mi ittiği, yoksa kadının kaza sonucu mu düştüğü konusunda görüş belirtemezler. Kimse ne olduğundan emin değildir. Ancak ortada bir gerçek vardır. Otuz beş yaşında iki çocuk annesi bir kadın – ki öldüğünde de bir aylık hamiledir – birdenbire bir çatıdan düşüp ölmüştür. Romanın kurgusunu çok beğendiğimi söylemeliyim. Tamamı “Düşüş” olarak adlandırılmış beş bölümden oluşuyor kitap. Bölümler de kendi içlerinde kısa kısa bölümlere ayrılmış. Bu kısa bölümlerin büyük çoğunluğu da kitabın kimi karakterlerine ayrılmış. Kimler mi bunlar? Öncelikle Stella’nın yakın arkadaşı yaşlı bir adam, Stella’nın büyük kızı, soruşturmayı yürüten polis memuru kadın, görgü tanıkları ve ölü Stella… Bu kişilerin iç sesleri ve düşünceleri kanalıyla okuyucu olay öncesinde neler olduğu, Stella’nın, Martin’in ve romandaki diğer karakterlerin hikâyeleri hakkında derinlemesine bilgi sahibi oluyor. Romanı okurken kendimi yapboz yapıyormuş gibi hissettim. Bir polisiye roman gibi adeta. Roman psikolojik açıdan da oldukça derinlikli. Evlilik, aile, aşk, çocuk sahibi olma, yalnızlık, yaşlılık, hastalık, sırlar ve daha nice konu hakkında kahramanlarının dilinden o kadar çok şey söylüyor ki Ullmann… Hele ki her sayfada kendini derinden hissettiren o meşhur İskandinav yalnızlığı, iletişimsizliği… Gerçek bir sürpriz oldu bu kitap benim için. En kısa zamanda yazarın diğer romanlarını da okumak istiyorum.  
Linn Ullmann’ı merak edenlere:
www.linnullmann.no