28 Aralık 2013 Cumartesi

Malina - Ingeborg Bachmann


1971 tarihli Malina, Avusturyalı şair, yazar ve akademisyen Ingeborg Bachmann’ın başyapıtı olarak kabul ediliyor. Yazarın “Ölüm Türleri” (Todesarten) adı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek kitabı. 20. yy edebiyatında özel bir yere sahip. Öncelikle, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış en iyi örneklerden biri olarak kabul ediliyor. İkinci olaraksa, tıpkı Julio Cortázar’ın Seksek’i gibi, klasik/geleneksel roman biçimine gerçek bir başkaldırı Malina. Ne alıştığımız anlamda bir olaylar zinciri var, ne de karakterler. Okuyucu, kendisini “Ben” olarak adlandıran bir kadın ve onun iç dünyasıyla baş başa roman boyunca. Sıradan biri değil elbette bu kadın. Tam da felsefe öğrenimi görmüş, Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine doktora tezi yazmış, feminist bir Ingeborg Bachmann’dan beklenebilecek derecede derinlikli, hassas ve “arıza” birisi. Mutsuzlukları, kaygıları ve önüne geçemediği düşünceleriyle kendi kendini yiyip bitiren bir öz yıkıcı.
Roman üç bölümden oluşmakta. Klasik anlamda olmasa da, üç tane de karakter söz konusu: Bilinç akışına tanıklık ettğimiz “Ben”, Ivan ve Malina. “Ben” Viyana’da Macar Sokağı’nda yaşıyor. Tam olarak ne iş yaptığını bilmesek de, okuma ve yazma ile iç içe, entelektüel bir uğraş içinde olduğu aşikâr. Avusturya Askeri Müzesi’nde çalışan kırk yaşındaki Malina ile aynı evi paylaşıyor. Malina karakteri tam bir muamma… Kitabı okuyana kadar onun bir kadın olduğunu sanırdım. Oysa bir erkekmiş. Gerçekten böyle biri var mı yoksa “Ben” tarafından yaratılmış hayali biri mi belli değil. Malina’nın Ben’in erkek tarafı olduğu söyleniyor okuduğum bazı yazılarda. Yazar bu konuya bir açıklık getirmiş olabilir roman yayımlandıktan sonra. Romanın üçüncü kişisi Ivan ise Macar kökenli. Bir süredir Viyana’da Macar Sokağı’nda yalnız yaşamakta. Düzenli bir işi ve iki küçük çocuğu var. “Ben” ile tesadüf eseri tanışıyorlar. Aralarındaki ilişkiyi tanımlamak zor. En basit ifadeyle sözcüklere dökülmemiş bir “tek taraflı aşk” denebilir. Çünkü Ivan “Ben” için neredeyse yaşamın tüm anlamı. Ivan ise mutlak bir ilgisizlik ve kayıtsızlık içinde. Tüm bu sevgisizlik yüzünden "Ben", "küçük, gündelik bir cinayete" kurban gitmek üzere.
Roman Viyana’da geçiyor. İnsanda Viyana’da olma, bir kafede saatlerce oturup kahve üstüne kahve içme isteği uyandırıyor yer yer. Ama yanıltmasın, çok neşeli bir Viyana değil Bachmann’ın Viyana’sı. Ben’in tedirginliği ve huzursuzluğu her yeri sarmış durumda. Aşk acısı çekiyor. Varoluş acısı çekiyor. Sistemle arası bozuk. Kısacası acı çekiyor. Malina zor bir roman. Bachmann genelde bir romanın, özelde de kendi romanının değişik biçimlerde ve değişik yorumlarla okunabileceğini belirtmiş bir söyleşisinde. Benim açımdan bu romana en kolay yaklaşma biçimi – tüm karmaşık yapısına rağmen - onu bir aşk romanı olarak görmek ve ele almak sanırım.
Romanın ikinci bölümü oldukça ilginç. “Üçüncü Adam” adını taşıyan bu bölüm roman yayımlandıktan sonra faşizmle ilişkilendirilmiş. Yazara sıklıkla bu bölümü faşizmi göz önünde bulundurarak mı yazdığı sorulmuş. Yazarın cevabı en az kitap kadar ünlü: “Kitabım İtalya’da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…”. Bu ikinci bölüme ensest teması da damgasını vuruyor. Tüm o bilinç akışı esnasında kana karşı işlenen günahtan bahsediyor “Ben”. “Babam..” diye başlayan sayısız cümlede akıl almaz bir terör ve teslimiyet var. Yazarın sözünü ettiği insanlararası faşizme bundan daha somut ve lanet bir örnek olamaz herhalde.
Yazar 1973’te Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak yaşamını yitirmiş. Çok fazla uyku hapı aldığı bir akşam, içtiği sigara yüzünden çıkmış yangın. Çok tuhaf çünkü romandaki “Ben” kitabın sonlarına doğru uyku hapları, sigara ve ateşle o kadar haşır neşir ki… Kitaba dair bir diğer ilginç nokta da, romanın Ingeborg Bachmann’ın Max Frisch ve Paul Celan’la olan ilişkisinden yola çıkılarak yazılmış olduğu yolundaki iddialar. Yani romanın otobiyografik olduğu söylentileri… Tüm bunları bir yana bırakıp romanda geçen şahane bir cümleyle yazımı bitiriyorum: “Yaşayacak bir niçin’i bulunan, hemen her nasıl'a dayanabilir.”

13 Aralık 2013 Cuma

Kapı – Magda Szabó


Kapı (Az Ajtó) 1917 doğumlu Macar yazar Magda Szabó’nun en sevilen kitaplarından biriymiş. 2003 yılında yazarına Femina Ödülü’nü kazandırmış. Son zamanlarda beni en çok etkileyen, en çok heyecanlandıran kitap oldu Kapı. Gerçek bir inci. Otobiyografik unsurlar taşıyormuş. Bunu bilmek kitabın benim üzerimdeki etkisini arttırıyor çünkü roman öyle bir roman karakteri barındırıyor ki, onu tanımamış olmak gerçek bir kayıp olurdu benim için.
Yeryüzünde sıra dışı insanlar vardır hani, zor, tuhaf insanlar, bildik, alışılmış kalıplara sığmayan, her şeye meydan okuyan, ne zaman ne yapacağını kestiremediğiniz, ama ölümüne karakter sahibi, onurlu, zeki ve vicdanlı insanlar… İyi, bilge insanlar yani… Ender rastlanır onlara. İşte onlardan biri var bu romanda. Adı Emerenc… Tüm yaşamını kapıcılık, hizmetçilik yaparak geçirmiş, yorulmak nedir bilmeyen, uyumak için bir yatağı bile olmayan, “temizler temizi” yaşlı, yalnız Emerenc…
Roman, bir kadın yazarın kendisine ev işlerinde yardımcı olması için bir hizmetçi arayışıyla başlıyor. Ve böylece yaşamına Emerenc giriyor. Tüm sırları, gizemli yaşamı ve efsanevi karakteriyle… Yirmi yıl sürecek bir beraberlik başlıyor. Tüm sırlar, tüm kapılar bir bir aralanıyor. Bu romanı okumamak büyük bir kayıptır. Çok iddialı oldu belki ama Kapı da çok iddialı bir kitap. Özellikle insan doğası, insan ilişkileri, yaşam, yalnızlık, din, iyilik-kötülük, dostluk gibi temalara karşı özel bir merakınız varsa bu roman tam size göre.
Emerenc’i şu şiirsel cümlelerle Magda Szabó’dan daha iyi kim anlatabilir ki:
“Emerenc herkes için örnek alınması gereken, herkesin yardımına koşan bir insan, bir ülküydü, sakız gibi kolalı önlüğünün cebinden güvercin misali sesler çıkararak uçuşan pamuklu mendiller, kâğıda sarılı küçük bonbonlar çıkarırdı, o kar kraliçesiydi, güvenliğimiz demekti, yazın ilk kirazı, güz mevsiminde kabuğundan fırlayan ilk kestane, kışın pırıl pırıl parlayan balkabağı, ilkbaharda genç sürgünlerde baş veren ilk tomurcuktu, Emerenc saftı ve baştan çıkarılamazdı, o bizdi, o hepimizdi, hep olmak istediğimiz en iyi halimizdi.”

Not: Kapı ünlü Macar yönetmen István Szabó tarafından 2012’de sinemaya uyarlanmış. Başrolde Helen Mirren ve Martina Gedeck oynuyor. Söylemeye bile gerek yok, Helen Mirren Emerenc rolünde. Her ne kadar benim zihnimde canlandırdığım Emerenc çok daha yapılı ve yumuşak ifadeli olsa da, Helen Mirren yine bir harika.


11 Aralık 2013 Çarşamba

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar


1960 doğumlu İhsan Oktay Anar son yılların en çok okunan yazarlarından biri. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yapmış. Halen aynı okulda öğretim üyesiymiş. Puslu Kıtalar Atlası’nı uzun zamandır merak ediyordum. 1995’te yayımlanmış. Bir hayli gecikmeli de olsa sonunda okumuş bulunuyorum. İhsan Oktay Anar söz konusu olduğunda yapılan yorumlar çoğunlukla övgü dolu oluyor sanırım. O da kendi kitlesini yaratmış, ne güzel… Özellikle dil kullanımı ve değişik kurguları öne çıkarılıyor yazarın. Dili kullanımını çok sempatik buldum. Osmanlıca sözcüklere olan sempatimden olsa gerek. Kurguyla ise bir sorun yaşamadım.
Konuya gelince, roman Osmanlı döneminde, İstanbul’da geçmekte. Romanın ana karakterlerinden Uzun İhsan Efendi tamamen kendi düşlerinden yola çıkarak bir atlas vücuda getirir. Dünya üzerine neredeyse hiçbir tecrübesi olmayan Uzun İhsan Efendi’nin aksine, oğlu Bünyamin kendi macerasını yaşamak üzere yollara düşer. Elinde de babasının Puslu Kıtalar Atlası vardır. Bir noktadan itibaren düşler ve gerçekler birbirine karışmaya başlar. İnsan bazı kitaplara gerçekten çok geç kalıyor galiba. Son on yılda tüm yaşamın bir düşten ibaret olduğu konusu o kadar çok tartışıldı ve bu konuda o kadar çok fikir üretildi ki – Hollywood bile geri kalmadı - , konu neredeyse tüm ilginçliğini yitirdi benim için. Oysa çok eski ve ilginç bir mevzudur malum. Bu kitabı yirmili yaşlarımın başında okusam etkisinde kalırdım galiba ama bugün çok ilgimi çekmedi.
Geçenlerde büyülü gerçekçiliğin Latin Amerika’ya yakıştığı kadar hiçbir coğrafyaya yakışmadığını söylemiştim. Bu yorumumu okuyan sevgili egecita (http://egecita.blogspot.com/) Osmanlı dönemi İstanbul’una da çok yakıştığını eklemişti. Kesinlikle haklıymış. Kitabı benim için ilginç kılan en önemli şey bunu görmem oldu galiba.
 

19 Kasım 2013 Salı

Sahilde Kafka – Haruki Murakami


Tam bir hayal kırıklığı daha… Uzun zamandır okumayı istediğim bir yazardı Murakami. Adı o kadar çok anılıyordu ki, garip bir önyargıyla okumayı erteleyip duruyordum. Nedense beklentimi çok yükseltmişim beklerken. 2005 yılında yayımlanmış Sahilde Kafka. 1949 doğumlu Japon yazar Murakami’nin en çok okunan romanlarından biri. Belki de yanlış kitapla başladım ama uzun süre yeni bir Murakami daha okumak istemediğimden eminim.
650 sayfalık upuzun bir roman Sahilde Kafka. Kafka Tamura adında 15 yaşında bir çocuğun evden kaçmasıyla başlıyor. Görünüşe göre hem babasından hem de yazgısından/bir kehânetten kaçıyor. Yola çıkış ve bunu takip eden bir dizi olay… Kafka’nın hikâyesine paralel bir biçimde gelişen ancak bir noktadan itibaren onun hikâyesiyle kesişen bir hikâye daha var kitapta. 65 yaşındaki Nakata’nın hikâyesi. O da, neredeyse tüm yaşamını geçirdiği semtten ayrılıp yola çıkmak zorunda kalıyor. Ve yazgı ikisini de aynı yere taşıyor. Roman boyunca bir kez bile karşılaşmasalar da onların öyküsü iç içe geçmiş durumda.
Murakami’ye başlarken Japon kültürüne, Japon edebiyatına dair bir şeyler öğrenebilmekti hayalim biraz da. Bu roman Japon olmaktan çok uzak maalesef. Kendimi Amerikanvari bir senaryonun içinde gibi hissettim roman boyunca. Gizemli taşlar, girilip çıkılan, açılıp kapanan boyutlar, evrenler, Lost nostaljili ürkütücü ormanlar, Hawai tişörtlü, Ray-Ban gözlükler takan komik tipler, Amerikan esprileri… Vaktiyle “roman okumak keçiboynuzu yemek gibi bir şey bence” diyen birine rastlamış ve bu benzetmeyi çok vahim bulmuştum. Galiba ilk kez bir roman bu benzetmeyi haklı çıkardı benim açımdan. Hiçbir tat alamadım. Tam bir zaman kaybı oldu. Bir felsefesi varmış gibi yapıyor roman ama ben o felsefeyi anlayamadım. Ya çok klişe, ya çok karmaşık… Yazgılar, yollar, kapılar, karşılaşmalar… Ama bana kalan ne? Yeni ve ilginç bir şey söylemiyor bence yazar. Ve kitaba hâkim olduğu iddia edilen tüm o büyülü atmosfer inandırıcı olmaktan çok uzak geldi bana. Ve evet, Allah Márquez’e uzun ömür versin! Kimse onun gibi yazamıyor. Ve büyülü gerçekçilik hiçbir coğrafyada Latin Amerika’da durduğu gibi sahici durmuyor.

30 Ekim 2013 Çarşamba

Az – Hakan Günday


Bir süredir merak ettiğim ve okumayı çok istediğim üç yazar vardı: Hakan Günday, Haruki Murakami ve İhsan Oktay Anar. Macerama Hakan Günday’dan Az’la başlamış bulunuyorum. 1976 Rodos doğumlu Hakan Günday herhalde son yılların en çok okunan ve satan yazarlarından biri. Son zamanlarda 2000 tarihli Kinyas ve Kayra ile 2011 yılında çıkan Az hakkında o kadar çok yorum duydum ki daha fazla kayıtsız kalamadım. Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümün adı Derdâ, ikinci bölümün adı Derda.
Kitap on bir yaşında bir kız çocuğu olan Derdâ’nın hikâyesi ile başlıyor. Ülkenin doğusunda bir yatılı okulda okumakta küçük kız. Korucu babası tarafından annesi ve kendisi yıllar önce terk edilmiş. Bir gün annesi okula geliyor, kızı okuldan alıyor ve bir oldubittiye getirip Derdâ’yı bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendiriveriyor. Çarşafa sokulan ve Londra’da bir eve kapatılan kızcağız kendisini akla hayale sığmayacak bir şiddetin ortasında buluyor. Tam beş yıl sürecek bir işkence ve sonrası… Uyuşturucu, cinsel şiddet ve bir sürü benzer felâket…
İkinci bölümde ise Derda’nın hikâyesine tanıklık ediyoruz. O da on bir yaşında… Babası gaspçılıktan hapiste. Hasta yatağındaki kanserli annesiyle birlikte mezarlıktaki derme çatma bir kulübede hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bir “mezarlık çocuğu”… Annesi birdenbire ölünce, yurda gönderilmesin diye annesinin ölümünü herkesten saklıyor ve kadını parçalara ayırarak gömüyor. Ne okuması ne de yazması var Derda’nın. Hiç okula gitmemiş. Mezarlığın dışındaki dünyadan tamamıyla kopuk bir biçimde yarı aç yarı tok bir beş yıl geçiriyor mezarlıkta. On altı yaşına geldiğinde artık mezarlıktan kendisine ekmek çıkmayacağını görüp bir arkadaşının yardımıyla korsan kitap işine giriyor. İşin korsan kitap işi olduğunu ve ne ifade ettiğini bilmeden… Ve bir dizi tesadüf sonucu Oğuz Atay’ı tanıyor. Okuma yazma öğrenip tüm kitaplarını büyülenmişçesine okuyor ve onu derinden hissediyor. Sonrası akıllara ziyan bir dizi olay…
Aradan yıllar geçiyor. Farklı farklı yollardan geçip kırk oluyor kahramanlarımız ve birden yolları kesişiveriyor. Onca yıl her şey bu birleşme için yaşanmış ve kader ağlarını onları bir araya getirmek için örmüşçesine. Finali söylemiyorum tabii. Kitap inanılmaz derecede şiddet yüklü. Neredeyse her sayfa şiddet içeriyor. O açıdan zor bir kitap. Özellikle de bir yerlerde birilerinin tüm bu şiddete maruz kaldığını düşünmek insanı kahrediyor. Ben ilk bölümden ziyade ikinci bölümü beğendim. Derda’nın ve diğer mezarlık çocuklarının öyküsü gerçek hayata çok daha yakın geldi. Neredeyse hepimizin yolu onlarla kesişmiştir ama acaba kaçımız onlar hakkında durup düşünmüşüzdür? Hakan Günday bunu yapıyor. Bana çok dokundu şu satırlar:
“En büyüğü on iki yaşındaydı. En küçükleri de altı. Mezarlıklarda geçen korku filmlerini annelerine sarılarak izleyen çocuklarsa bin karanlık yılı uzaktaydı. Yani mezarlık duvarının hemen ardında. Ama belki de ileride bir araya geleceklerdi. Duvarların içindekiler ve dışarıdakiler. Biri öğretmen, biri hademe olacaktı. Biri hâkim, biri mübaşir. Biri doktor, biri kan tüccarı. Biri savcı, biri yalancı tanık. Biri mimar, biri amele..……. Ama hangisi, hangisi olacaktı? Böyle bir araştırma var mıydı? Bilimsel herhangi bir makale? Çocukluğunu mezar temizleyerek geçirmiş insanların ilerleyen yaşlarındaki meslek seçimlerinin ne doğrultuda olduğuna ilişkin istatistiki herhangi bir çalışma yapılmış mıydı? Ya da seçmekte zorlanacak kadar meslek adı biliyorlar mıydı acaba? Kısacası, insan altı yaşından itibaren ölümden para kazanmaya başlamışsa, sonra ne yapardı?”
Bu kitap sahipsiz kalmış çocukların hikâyesini anlatıyor. Bu dünyada yapayalnız, korumasız kalmış, dünyanın tüm yükünü küçücük omuzlarında taşımak zorunda bırakılmış çocuklara ve onların yazgılarına dair bir hikâye bu. Oğuz Atay ise kitabın sürprizi…

25 Ekim 2013 Cuma

Yalnızlık Paylaşılmaz – Duman


Uzak dur yakınıma
Bu mesafe beni bozar
Kimseler yanaşmasın
Yalnızlık paylaşılmaz

İnceden hatırlarım
O eski dostlukları
Şimdi herkes ayrı uçta
Kaderini inkâr eder

Kimi yerer kimi över
Her biri ilgi bekler
Aman abi bulaşılmaz
Yalnızlık paylaşılmaz
Herkesle kaynaşılmaz

Hiç mi yalnız kalmadın
Şu garip dünyada
Ah o zaman anlarsın
Yalnızlık paylaşılmaz

Bir şarap bir sigara
Sonbahar koynumda
Yalnızlığı kokluyorum
Kurutulmuş yapraklarda
Yağmur yemiş topraklarda

 

24 Ekim 2013 Perşembe

Kör Baykuş – Sâdık Hidâyet


Kör Baykuş’u (Bûf-i kûr) okuyunca İran edebiyatı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Biraz Hayyam, biraz Sadî, hepsi bu… Benim gibi konunun yabancısı olanlar için belki bilgilendirici olur diye kitabın yazarından söz etmek istiyorum biraz. Kitabın girişinde yer alan kısa biyografiye göre, Sâdık Hidâyet modern İran edebiyatının kurucularından biri olarak kabul ediliyormuş. 1903 Tahran doğumlu. 1951’de Paris’te intihar ederek yaşamına son vermiş. İlginç bir hayat hikâyesi var. Nüfuzlu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve ortaöğrenimini bir Fransız okulunda tamamlamış. Ardından Belçika’ya gitmiş. Mühendislik okumak üzere… Ancak öğrenimini yarıda bırakıp Paris’e geçmiş 1927’de. Malûm, Paris o yıllarda sanatçılar için önemli bir çekim merkezi. Orada öykü yazmaya başlamış Sâdık Hidâyet. 1930’da Tahran’a dönmüş. 1936’da ise Hindistan’a giderek orada Sanskritçe öğrenmiş, Budizm’i incelemiş. Zaten Kör Baykuş’u da 1937’de Bombay’da yayımlamış. Ülkesine döndükten sonra bir süre devlet memuru ve tercüman olarak çalışmış. Hiçbir zaman ailesinin sahip olduğu imkânlardan yararlanarak kendisine bir mevki edinmeye çalışmamış. Rıza Şah’ın ülkede yarattığı hayat şartlarına ayak uyduramayıp 1950’de tekrar Paris’e dönmüş ve bir yıl sonra da intihar etmiş.
Kitabı dilimize Behçet Necatigil kazandırmış. Onun çevirisinden okumuş olmak da ayrı bir gurur tabii.  YKY, Necatigil’in kaleme aldığı “Türkçe’de İran Edebiyatı ve Doğumunun 75. Yılında Sâdık Hidâyet” adını taşıyan bir önsöz ile yayımlamış kitabı. Sonsöz ise Bozorg Alevî’ye ait. Kendisi hem İran edebiyatının önemli bir ismi hem de Hidâyet’in yakın bir arkadaşıymış. Sonsöz “Sâdık Hidâyet Biyografyası” adını taşıyor ve yazarın yaşamı ve eserlerine dair çarpıcı bilgiler veriyor. İntiharından kısa bir süre önce, yazarın kendisi hakkında yaptığı bir değerlendirmeyle başlıyor: “Hayat hikâyemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim, ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı… Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de.”
Bozorg Alevî, anlatıyı, o vakte kadar İran edebiyatında kimsenin ulaşamadığı mükemmelliğe Hidâyet’in götürdüğünü söylüyor. Ancak Hidâyet’in de etkilendiği ve izinden gittiği isimler yok değil. Örneğin, ana karakterlerini padişahlar yerine sıradan insanlar arasından seçen, halka yakın bir edebiyat anlayışını, sade bir dili ve şiir yerine anlatıyı tercih eden Cemalzâde… Ya da rubaîlerine ve dünya görüşüne hayran olduğu Hayyam (1040-1123?)… Bozorg Alevî, yazarın başyapıtı sayılan Kör Baykuş’un, öykülerinden çok ayrı bir çizgide olduğunu da söylüyor. Öyküleri güçlü bir realizme sahipken, romanı realizmden çok uzaktır. Bu uzun girişten sonra, gelelim romana.
Kör Baykuş kısa bir roman. Romanın ana karakteri, aynı zamanda anlatıcısı afyon tiryakisi bir ruh hastası. Hastalığının ve bağımlılığının etkisiyle sanrılar görüyor. Ancak kesinlikle sıradan biri değil. Bir oldubittiye getirilip sütkardeşiyle evlenmek zorunda bırakılmış. Kadın kendisiyle birlikte olmayı en başından itibaren reddetmiş. Diğer yandan, karısının kendisini sayısız erkekle aldattığını düşünüyor. Tabuta benzettiği bir odada kaygılar, sanrılar içinde ölümü bekliyor. Ne ölü, ne diri kendi deyimiyle… Tıpkı Anayurt Oteli’nin Zebercet’i gibi. İdeal, erişilmez bir güzellik anlayışına sahip. Bu nedenle de çevresindeki herkes ona basit, aşağılık ve sonsuz derecede yozlaşmış görünüyor. “Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya” der bir yerde. Okuması zor bir roman Kör Baykuş. Olaylar zaman ve mekâna bağlı olmadan gelişmekte. Dün ve bugün iç içe. Hatta karakterler bile. Çok etkilendim mi? Hayır. Ama İran edebiyatına dair yeni bir şeyler öğrendiğim için mutluyum.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Aydınlanma değil, merhamet! (Gogol’un İzinde – I. Kitap) – Alev Alatlı


Rus kültürü ile ilk ciddi karşılaşmam Dostoyevski sayesinde olmuştur. Orta ikideydim (Bir zamanlar böyle derdik J). Türkçe öğretmeni sene başında derse girmiş ve tüm tahtayı gelmiş geçmiş en kral klasiklerle doldurmuştu. O seneki okuma listemizdi bu. Daha doğrusu, listeden istediğimiz kitapları seçecek ve bunları okuyup sınıfta tanıtacaktık. Büyülenmiş bir biçimde, listede yer alan iki kitaba yöneldiğimi dün gibi hatırlıyorum. Suç ve Ceza ile Karamazof Kardeşler. Bugün Kadıköy’deki Nezih Kitabevi’nin olduğu yerde Gençlik Kitabevi vardı o yıllarda. Hemen oraya koşup bu iki kitabı satın almıştım. Meşhur MEB klasikleri serisinden… Çocuk aklımla, büyülenmişçesine kısa sürede okuyup bitirmiştim ikisini de. Rus ruhu denen şey aklımı çelmişti sanki. Sonrası da geldi tabii… Puşkin, Gogol, Çehov, Tolstoy, Turgenyev… Yıllardır kürkçü dükkânına dönüp duran tilki misali, ne okursam okuyayım ve okuduğumu ne kadar beğenirsem beğeneyim, yolum dönüp dolaşıp Rus edebiyatına çıkar. En çok da Dostoyevski’ye şüphesiz…
Edebiyat, tüm bu yazarlar, zaman içerisinde Rus kültürüne karşı müthiş de bir merak ve öğrenme, anlama isteği uyandırdı bende. Rus tarihi, Rus sineması, Rus müziği, mutfağı ve Rusya’ya dair ne varsa ilgimi çeker oldu. Yaklaşık on yıl kadar önce, elimde olmayan koşullar yüzünden yarım kalan bir Rusça öğrenme maceram da vardır hatta.  Alev Alatlı’nın kitabını da ilk o dönemde görmüştüm. Daha yeni çıkmıştı. Moskovalı bir Rus olan hocam, elinde Alatlı’nın kitabıyla sınıfa girmiş ve hiç beğenmediğini söylemişti. Bir de ben okuyayım demiştim kendi kendime. Meğer bugüne kısmetmiş. Bir solukta okudum, bitirdim kitabı. Aydınlanma değil, merhamet! bir üçleme aslında. Ben üçlemenin ilk kitabı olan Gogol’un İzinde’yi okudum. Bu kitabı Dünya Nöbeti ile, Eyy Uhnem, Eyy Uhnem takip etmiş. Alatlı, 2006 yılında, büyük Rus yazarının 100. doğum yılı münasebetiyle verilen Şolohov 100. Yıl Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş bu kitabıyla.
Çok değişik bir kurgusu var kitabın. Rusya’ya ve Rus kültürüne dair bir ton bilgiyi çok özgün ve şaşırtıcı bir kurguyla bir romana dönüştürmeyi başarmış Alev Alatlı. Okurken hayretler içinde kaldım. Bu kadar çok bilgiyi, yolunu kaybetmeden bir araya getir, harmanla! Kolay iş değil. Kimler yok ki kitapta! Gogol’den Rasputin’e, Nabokov’dan Stalin’e, Soljenitsin’den Büyük Petro’ya neredeyse herkes. Romanın ana karakteri Güloya adında bir Türk kadını. Büyük bir aşk acısı karşısında Türkiye’den ayrılıp, yeniden dirilmek üzere Rusya’ya gidiyor. Bir kendi dünü bugünü, bir Rusya’nın dünü bugünü… Evet, bu bir roman ama aynı zamanda fikrî bir eser, bir gözlemler ve yorumlar bütünü. Çünkü bir problematiği var. Bir argümanı var. Batı’nın Aydınlanma anlayışına karşı, Rusya’nın maneviyatını öne çıkarıyor ve yitip giden değerler için ah ediyor. Rus kültürüne meraklıysanız ve bu konuda belli bir bilgi birikiminiz varsa, kitap kesinlikle ilginizi çekecektir. İşte kitaptan vurucu bir alıntı:
“Rus ovasında insanlar ya ölesiye mümin ya da ölesiye imansızdırlar. Orada ortada yol yoktur. Bu ovada sarhoş bile ölesiye sarhoş olur.”
2005 yılında İlber Ortaylı ve Alev Alatlı’nın katılımıyla gerçekleştirilmiş olan bir konferansın linkini de ekliyorum yazıma. Konu elbette ki Rusya… İyi okumalar!
Bu arada, unutmadan söyleyeyim, Rusya ve Moskova’ya dair harika bir blog biliyorum. İşte adresi:

20 Ekim 2013 Pazar

Mavi Gözler Siyah Saçlar – Marguerite Duras


Marguerite Duras’dan bu zamana kadar neden bu kadar uzak durduğumu bilmiyorum açıkçası. Son yirmi yıldır kitapçı dükkânlarında karşıma en çok çıkan yazarlardan biri olduğu halde hiç okumuşluğum yoktur. Çok emin olmamakla birlikte, Goncourt Ödülü almış Sevgili adlı şu meşhur romanının bende yarattığı çağrışımlardan şüpheleniyorum. Duygu dozu fazla kaçmış, aşırı romantik ve ağlamaklı bir kitapla karşılaşma ihtimali beni itiyordu galiba. Bir yerden başlama zamanı da gelmişti diğer yandan. Nitekim, karşıma Mavi Gözler Siyah Saçlar (Les Yeux Bleus Cheveux Noirs) çıkınca, bu fırsatı kaçırmak istemedim.
Kitap 1986’da yayımlanmış. Yazar yetmiş dört yaşındayken… Uzun bir öykü aslında, bir roman değil. Tıpkı bir tiyatro sahnesiymişçesine, bomboş bir odada geçiyor tüm hikâye. Bir kadınla eşcinsel bir erkeğin hikâyesi… Mavi gözlü, siyah saçlı bir kadın ve bir erkek… Genç, güzel ve yakışıklı bir ikili… Geride kalan, yitirilmiş mavi gözlü siyah saçlı bir delikanlının ardından gözyaşı döküyorlar. Tutkulu bir kadın ve sadece erkekleri sevebilen bir erkek… Tesadüfen bir araya gelen bu kadın ve bu erkeğin arasında bir aşk doğabilir mi acaba? Yoksa sadece acı ve gözyaşı mı bekliyor onları? Açık söylemek gerekirse sevmedim ben bu kitabı. Daha doğrusu, konuyu sevdim ama anlatımdan nefret ettim. Örnek mi? İşte kitabın muhtelif yerlerinden birkaç alıntı:
“Kadın uyanır. Erkeğe bakar. Sorar: Kimsiniz? Erkek yanıtlar: Hatırlasanıza.”
“Erkek ağlar bu sefer. Susar. Kadından uzaklaşır.”
“Kadın uyur. Erkek ağlar.”
Sevemedim bu tarzı. Kitaptan soğuttu beni. Konu son derece ilginç ve merak uyandırıcı bence ama ne yazık ki bu üslup yüzünden harcanıp gitmiş. Oysa bambaşka bir anlatım ve stille muazzam bir aşk hikâyesine dönüşebilirdi. Okuyucuyu derinden etkileyecek hatta sarsacak bir kitap çıkabilirdi ortaya. Neyse… Duras konusunda pes etmiş değilim ama. İlk fırsatta bir başka kitabını okumak istiyorum.   

13 Ekim 2013 Pazar

Agnes Grey – Anne Brontë


Bu kitabı geçen yıl Kitap Notları’nın (http://kitapnot.blogspot.com/) yılbaşı çekilişinde kazanmıştım. Çok merak ediyordum, nihayet okuyabildim. Açık söylemem gerekirse ne Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i kadar ne de Charlotte Brontë’nin Jane Eyre’i kadar etkileyici ve görkemli buldum. Çok daha sade, çok daha naif ve çok daha mütevazı… Anne Brontë, Brontë kardeşlerin en küçüğü… 1849’da, daha sadece 29 yaşındayken veremden ölmüş. Kim bilir, belki de Jane Eyre’i de Uğultulu Tepeler’i de gölgede bırakacak kadar şahane bir roman yazacaktı eğer bu kadar erken göçüp gitmeseydi. Yayımlanmış iki romanı var Anne Brontë’nin: Agnes Grey (1847) ve The Tenant of Wildfell Hall (Wildfell Hall’ın Kiracısı ya da Şatodaki Kadın) (1848).
Yazar 19 yaşındayken evinden ayrılarak mürebbiyelik yapmaya başlamış. Nitekim, Agnes Grey’de hem kendi ayakları üzerinde durabileceğini kanıtlamak, hem de ailesine katkıda bulunabilmek için mürebbiyelik yapmaya başlayan akıllı ve duyarlı bir genç kızın hikâyesini anlatmakta. Agnes Grey hem romanın başkahramanı hem de anlatıcı. Aslında bir romandan çok bir günlüğü andırıyor kitap. Sıcak yuvasından ayrılarak birbirinden sevimsiz iki zengin evinde çalışmak durumunda kalan Agnes Grey, büyük bir içtenlikle, başından geçenleri anlatmakta. Bir mürebbiyenin sıradan bir hizmetliye denk tutulduğu, sınıflar arası farkların altının kopkoyu çizildiği zamanlar. Bir süs bebeği gibi yetiştirilen zengin kızlarının zengin ve soylu bir koca bulmaktan başka dertlerinin olmadığı dönemler. Biraz dans, biraz Fransızca, Avrupa başkentlerinde aylar süren balayları, yeni elbiseler, yeni ciciler, sonrası hüsran... Sevgililer, metresler, yalan hayatlar… Peki ya Agnes Grey’lere ne olur böyle dönemlerde? İşleyen bir zekâ, duyarlı bir kalp, erdemli bir ruh ne yaşar acaba? Eh, benden bu kadar… Tüm cevaplar kitabın sonunda.

27 Eylül 2013 Cuma

Yanık Saraylar – Sevim Burak


Birkaç yıldır kütüphanemin rafında bekleyen bir kitaptı Yanık Saraylar. Beni neyin beklediğini az çok tahmin ediyor, o yüzden de okumayı erteledikçe erteliyordum. Kendimi hazır hissetmiyordum her nedense. Meğer hâlâ hazır değilmişim. Galiba anlayamadım ben bu kitabı tam olarak. Hakkını veremedim. İşin tuhaf yanı, günün birinde yeniden okumak konusunda da hiçbir istek duymuyorum. Tezer Özlü okuduğumda da aynı şeyi hissetmiştim. Kitap bir an önce bitsin ve ben bir daha o kitaba dönmeyeyim istemiştim. Oysa Tezer Özlü de, Sevim Burak da ayrı bir yere konur Türk edebiyatında. Eserleri çoktan kültleşmiştir. Keza Yanık Saraylar da o kült kitaplardan biri işte. Dilden dile dolaşan ve çoğunlukla methedilen…
1965 yılında yayımlandığında adeta olay olmuş. Gerek biçimi, gerek dili, gerek anlatımı ile geleneksel olana bir başkaldırı olarak görülmüş. “Türk öykücülüğündeki modern yönelişler içinde ayrı bir yeri olduğu kabul edildi” deniyor kitabın arka kapağında. Sevim Burak’ın ilk kitabı Yanık Saraylar. Toplam altı öykü var kitapta: Sedef Kakmalı Ev, Pencere, Yanık Saraylar, Büyük Kuş, Ay Ya Rab Yehova, Ölüm Saati. Açılış cümleleri bile farklı, ilginç bu öykülerin. En baştan bir bulmacanın içine atılır gibisiniz. Örneğin, Sedef Kakmalı Ev şöyle başlıyor:
“GELDİLER…
Çok yorgundular.
Sokağın başına dizildiler.” Ve ne kadar gizemli başladıysa, o kadar gizemli devam ediyor öykü.

Ya da “İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum” diye başlıyor Pencere isimli bir diğer öykü. Zorluyor, yoruyor bazen de boğuyor. Peki ama kim bu insanlar? Kimlerin öyküsünü anlatıyor Sevim Burak? Son derece tekinsiz bir ortamda, el yordamıyla birilerini sezer gibi oluyorum. Çoğu kadın bu kahramanların, azınlık mensubu, ekseriyetle de Musevi… Nurperi, Zembul ya da sadece Kadın… Mutsuz kadınlar bunlar… Yalnızlığın dibine vurmuşlar da artık delirmişler sanki… Sanki sayıklıyorlar. Kimi de öz yıkımın, intiharın, ölümün eşiğinde… Hikâye içinde el yordamıyla ilerlerken, bir şeylerle bir şeyleri ilişkilendirip bir anlam çıkarmaya çalışırken birden karşınıza mücevher gibi satırlar çıkıveriyor. İşte edebiyat dedirten… Örnek mi? Mesela şu satırlar:
“SİZ, Baron Bahar, Hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz:
HERŞEYİNİZ VAR
OTOMOBİLİNİZ
YATINIZ
7 CÜCELİ EVİNİZ
BONOLARINIZ
ÇOCUKLARINIZ
BENSE, ÖLÜMDEN KORKMAYACAK KADAR YALNIZIM.”
 
Ya da şu satırlar:

“ - Bu kadın kolu için yaşıyor; bense paltom için yaşıyorum. Fakat bir HİÇ için yaşanır mı?

DİYE düşündü.

Kadın yılların verdiği ustalıkla, çıkan kolunu yerine taktı.

İYİCE YALNIZDI.
 
Baron Bahar:

- Bu kadın ne Jentille kadın, diye ağladı.

Kadın eski bir alışkanlıkla ağlamadı.”

Kitaptaki bazı öykülerle aramda hiçbir bağ oluşmadı. Pencere ya da Büyük Kuş mesela. Isınamadım onlara. Ama Yanık Saraylar ve Ah Ya Rab Yehova çok ama çok ilginç geldi bana. Özellikle de Ah Ya Rab Yehova inanılmaz derecede şaşırtıcı. Daha önce bir öyküde hiç bu kadar şaşırdığımı hatırlamıyorum. Tüm o tuhaflık, gerçeküstü olaylar… Hele ki dil… Türkçe’yi bu kadar ilginç kullanan başka birini okumamıştım ben. İşte bunu çok sevdim. Çok yaratıcı buldum. Peki ama neyi sevmedim? Galiba kitaptan okuyucuya geçen ruh halini sevmedim. Çünkü sorun kitabın sert oluşu değil, alaycı oluşu değil, mesafeli oluşu hiç değil. Kimsenin bir parçası olmayı istemeyeceği kadar ağır, marazî bir ruh halini yansıtıyor oluşu galiba sorun. Çünkü o kadar başarılı ve gerçek ki kitaptaki ruh halleri… Okuyucu olarak tanıklık ediyor olmak bile dokundu bana.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Çekiliş ve Güzel Bir Kitap Ödülü


 
Hafta başında ilgiyle takip ettiğim bloglardan biri 4. yaşını kutladı: Ne mutlu Türküm diyene! (http://mehmetbilgehanmerki.blogspot.com/). 4. yıl şerefine de bir kitap çekilişi yaptı. Ve çekiliş ödülü olan  Çankaya benim oldu J Mehmet Bey’e bir kez daha teşekkür ederim buradan. Nice yıllara…
 

24 Eylül 2013 Salı

mevsimidir – Attilâ İlhan

…………

mevsimidir
nedense ölmeye heveslenir insan
uzaya
bir avuç yıldız tozu gibi savrulmaya
rayından çıkmıştır yaşamak
bir eskimişlik duygusu nereye baksan
gücü yetmez kimsenin kimseyi kurtarmaya
çünkü ne güzeller
zehir zemberek güzeldir artık
ne zehir zemberek çirkindir
yeni çirkinler

21 Eylül 2013 Cumartesi

Fikrimin İnce Gülü – Adalet Ağaoğlu


Adalet Ağaoğlu’ndan okuduğum ilk kitap Ölmeye Yatmak’tı. Lisede öğrenciydim sanırım. Araya yıllar girdi. Fikrimin İnce Gülü’nü çok merak ederdim hep, kısmet bugüneymiş. Çok beğendim. 1976’da yayımlanmış kitap. 1992’de Tunç Okan tarafından “Sarı Mercedes” adıyla sinemaya uyarlanmış. Başrolde İlyas Salman var. Filmi henüz izlemedim ama romanın başkahramanı Bayram’ı İlyas Salman’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde. Roman boyunca gözümün önünde hep o vardı. Hali, tavrı, sesi, fiziği cuk oturmuş Bayram’a.
Gelelim romana… Fikrimin İnce Gülü bir yol hikâyesi, bir göç hikâyesi, garip bir aşk ve bir yalnızlık hikâyesi… Ana karakter Bayram… Otuzlu yaşlarında… Ballıhisarlı bir yetim. Amcasının yanında büyümüş, ilk fırsatta da köyünü terk edip çalışmaya başlamış. İşçilik, dolmuşçuluk, oradan oraya derken, Almanya’ya işçi olarak gitmiş. Roman, Bayram’ın Balkız adını verdiği Mercedes otomobiliyle Kapıkule’den yurda girişiyle başlayıp, köyüne varışıyla bitiyor. Arabası bayramın gözbebeği… Tüm hayatını ona kavuşabilmek için geçirmiş, her şeyi ertelemiş. Aşkı, geride bıraktığı Kezban’ı, güzel bir kap yemeği, iyi bir tatili, her şeyi ama her şeyi durmadan ötelemiş. Şimdi tek derdi bir an önce köye varıp vaktiyle arkasından gülen, kendisiyle “deli oğlan, incegül Bayram” diye dalga geçen herkese gücünü gösterebilmek, herkesin saygısını, hayranlığını kazanabilmek… Bir arabayla gelecek o sahte itibarın peşinde Bayram.
Roman baştan sona bir içe yolculuk, iç hesaplaşma romanı. Sayfalar ilerledikçe yavaş yavaş Bayram’ı tanıyor okuyucu. Kapıkule’den giren, arabası için çıldıran Bayram ne kadar da çocuksu! Oysa göründüğü kadar masum mu acaba? Bayram’ı tanıdıkça, içsesini duydukça, bu araba sevdasının kendisine çok pahalıya patladığını görüyoruz. O kadar çok şey feda edilmiş ki Balkız uğruna… Akrabalar, arkadaşlar, sevgili… Birilerinin üstüne basılmış, hakkı yenmiş, birileri kandırılmış, birileri unutulmuş, ihmal edilmiş… Geriye koca bir yalnızlık ve Balkız kalmış. Gerçekten köye dönmeye yüzü var mı Bayram’ın? Peki ya geride bıraktığı köyü, geride bıraktığı insanları yerli yerinde bulabilecek mi acaba? Vicdanı dirlik vermiyor Bayram’a. Kendi gözünde kendisini aklamaya çalıştıkça çuvallıyor Bayram.
Neşeli başlayıp hüzünlü bitiyor roman. Bu hastalıklı tutku, bu her şeye geç kalmışlık, yarım kalmışlık, bu hiçbir yere ait olamama hali mutsuz ediyor okuyucuyu. Ne için tüm bu saçmalık? Romanın final cümlesi her şeyi özetliyor: “Hiçbir yolun ucunda, kimse Bayram’ı beklemiyor.” Kitabın arka kapağından bir cümle ile yazımı bitirmek istiyorum: “Fikrimin İnce Gülü (1976); Adalet Ağaoğlu’nun hem Almanya ve öteki olmak gerçeğine, hem de sistemin insanı neye çevirebildiği üzerine öncü ve farklı bakışıyla öne çıkan ikinci romanı.”
Son not: Ruh Üşümesi, Bir Düğün Gecesi, Romantik Bir Viyana Yazı var sırada kısmetse. Ölmeye Yatmak ise yeniden okunmayı bekliyor rafta.

12 Eylül 2013 Perşembe

Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan

 
Bu kitabı okumayı nicedir istiyordum. Geçen hafta bir kitapçının rafında görünce hemen satın aldım ve kısa bir tatil için gittiğimiz Marmaris’te okumak üzere çantama koydum. Böylece Yusuf Atılgan’ın bu meşhur romanını, belki de romanın ruhuna en uygun ortamda, yani bir otel odasında okumuş oldum. Herkesin otellerle iyi ya da kötü bir ilişkisi vardır. Ne yalan söyleyeyim, ben soğuk ve sıkıcı bulurum otelleri. Uzun süre bir otelde konaklamak zorunda kalsam sanırım mutsuz olurdum. İşte tam da bu düşüncelerle okudum Anayurt Oteli’ni. Türk edebiyatında hiç de yabana atılmayacak bir yere sahip Zebercet’i bir nebze olsun anlamaya çalıştım.  
Anayurt Oteli 1973’te yayımlanmış. Yusuf Atılgan’ın ikinci romanı. İlki 1959 tarihli Aylak Adam. Zaten topu topu üç roman yayımlamış Yusuf Atılgan. İşin takdire şayan yanı, bu romanlardan ikisi, Aylak Adam ve Anayurt Oteli, bugün çoktan kült olmuş durumdalar. Hem bu romanlar hem de bu romanların başkahramanları çağdaş Türk edebiyatında önemli bir yere sahipler. Her ikisinde de çığlık aynı çığlık. Yalnızlık, yabancılaşma, sevgisizlik, anlamsızlık dört bir yanı sarmış durumda. Bir yakınlık, bir sıcaklık, şöyle sahicisinden biraz sevgi çok şeyi değiştirebilir. Çığlık aynı çığlık ama iki romanda atmosfer birbirine taban tabana zıt. Aylak Adam’da hava çokluk güneşli, odalar aydınlık, deniz var, püfür püfür rüzgâr var, iyi kötü umut var. Anayurt Oteli ise karanlık. Roman karanlık, kahramanı karanlık, ortalıkta hastalıklı bir şeyler var. Cinayet kokusu, suç kokusu var. Zebercet tedirgin, okuyucu tedirgin… Roman soğuk ve uzak…
Gelelim konuya… Zebercet bir Anadolu kasabasında (Manisa’da mı bu kasaba?) bulunan istasyona yakın Anayurt Oteli’nin kâtibi. Vaktiyle bir konakmış burası. Zebercet’in annesi o konağa besleme olarak gelmiş. Yıllar yılları izlemiş, konak bir otele dönüşmüş. Önce babası, babasının ölümünden sonra da Zebercet otelin sorumluluğunu üstlenmiş. Sözün kısası, Zebercet’in tüm dünyası bu otel olmuş. Tüm yaşamı burada geçmiş. İlkokuldan sonra okutmamış babası. Yusuf Atılgan romanın başında Zebercet’in dış görünümünü şöyle tarif ediyor:   
“Zebercet: Orta boylu denemez; kısa da değil. Askerliğindeki ölçülere göre boyu bir altmış iki, kilosu elli dört. Şimdilerde, otuz üç yaşında, gene don-gömlek kantara çıksa elli altı ya da elli yedi kiloyu bulur. İki yıldır karın kasları gevşemeye başladı. Başı bedenine göre büyükçe, alnı geniş; saçları, kaşları, gözleri, bıyığı koyu kahverengi; yüzü kuru, biraz aşağıya çekik ama gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının gittiği sabah aynaya baktığında gördüğü kadar değil. Elleri küçük, tırnakları kısa; omuzları, göğsü dar. Yedi aylık doğmuş. 1930 Kasımının 28’inde akşama doğru ağrıları tutmuş anasının…”
Otelde Zebercet’ten başka, bir de ortalıkçı kadın kalıyor. Zebercet kadından tiksiniyor tiksinmesine ama kadının ağır uykusunda ondan yararlanmaktan da geri kalmıyor. Tıpkı bir ölüyle beraber olur gibi… Zebercet’in bu tekdüze, umutsuz, yarınsız yaşamı bir gün ansızın değişiveriyor. Gecikmeli Ankara treniyle gelen ve ertesi gün otelden ayrılan gizemli kadın Zebercet’i yaşama bağlayacak bir nedene dönüşüveriyor birdenbire. Zebercet’in sevme ve sevilme ihtiyacı o kadar büyük ki, takıntılı bir biçimde kadının dönüşünü beklemeye başlıyor. Bu arada, belki de hayatında ilk kez dış görünüşünü değiştiriyor. Bıyıklarını kesip, kendisine yeni giysiler alıyor. Ancak Zebercet kadından umudu kesince işin seyri değişiveriyor. İlk iş oteli kapatıyor. Çaresizlik içinde dış dünyaya açılmayı deniyor ama her haliyle çok ayrıksı… İçinde yıllar yılı azar azar büyümüş tüm marazî duygular birdenbire gün yüzüne çıkıveriyor. Sonrası giderek daha karanlık, giderek daha hastalıklı…
Neredeyse hepimiz Anayurt Oteli’nin 80’lerde sinemaya aktarıldığını biliriz. 1986’da Ömer Kavur tarafından… Macit Koper’in Zebercet yorumu çok başarılıdır. Ortalıkçı kadın rolünü de Serra Yılmaz oynamıştır filmde. Ancak bu kadar başarılı bir casting olabilir herhalde. Romanı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklardır, eminim. İçimde filmi yeniden izleme isteği doğdu. Bu arada, bu roman bazı çağrışımlar yaptı bende. Birincisi, Shining filmi (roman Stephen King’e ait, yönetmen Stanley Kubrick, başrolde Jack Nicholson)… İzlemeyenlere tavsiye ederim. İkinci çağrışım Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı… Özellikle Zebercet’in kestaneciyle olan sahnesi bana feci halde yeraltı adamını hatırlattı. Son çağrışımsa Albert Camus’nün Yabancı’sı… Tüm o yabancılaşma, anlamsızlık, saçmalık… Yazar roman boyunca Zebercet’i “ne sağ ne ölü” diye tarif ediyor. Ne sağ ne ölü bir insan kendi deyimiyle “olanakların sonuncusuna ulaşınca” ne yapar sahi?
 

11 Eylül 2013 Çarşamba

Bitmeyen Kavga – John Steinbeck


Germinal’in üstüne ne okunur? Tabii ki bir başka grev romanı. Bu defa Amerika’dan ama… 1936 tarihli Bitmeyen Kavga (In Dubious Battle). İlk okumam. John Steinbeck’le tanışmam Fareler ve İnsanlar’la olmuştu. On ya da on birdi yaşım. Sonra İnci geldi. Sonra ise Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe. Fareler ve İnsanlar’ı bir yana koyacak olursak – ki en sevdiğim romanlardan biridir – ben John Steinbeck’i en çok Tatlı Perşembe’den hafızamda kalmış bir sahne ile anarım. Eğer yanlış hatırlamıyorsam ya da zaman içerisinde zihnimde devamlı kurgulayıp bu hale getirmediysem, kitapta bir biyolog vardı. Fahişelik yaparak hayatını kazanmaya çalışan ve teneke bir evde inanılmaz bir yoksulluk içinde yaşayan bir kıza çıkma teklif ediyordu. Biyologun kızı gezmeye götürmek üzere elinde bir buket çiçekle, iki dirhem bir çekirdek teneke evin kapısını çalışı benim için unutulmaz bir sahnedir. Muazzam bir Steinbeck inceliğidir.
Gelelim kitaba… 1930’lu yıllar… Roman, ana karakterlerden Jim Nolan’ın Komünist Parti’ye katılmasıyla başlıyor. Babası yaşamı boyunca adaletsizliğe karşı tek başına kahramanca savaşmış ancak yenik düşmüştür. Jim aynı hatayı tekrarlamamaya kararlıdır. Yaşamında ilk kez kendisini huzurlu hissetmektedir. Çünkü artık bir amacı vardır. Sanırım şu sözler Jim’in psikolojisini anlamaya yeter:
“Tam, zammı hak ettim diyecek ustalığa eriştiğinde seni işten atıp yerine başka birini aldıkları oldu mu hiç? Ya sürekli şirkete sadakatten söz edilen, ama sadakatin gammazlık demek olduğu bir işyerinde çalıştın mı? Lanet olsun, benim kaybedecek hiçbir şeyim yok.”
“Sana bir şey söyleyeyim mi, bizim evimizde hep bir kavga vardı, çoğunlukla açlığa karşı. Babam işverenleriyle boğuşurdu. Ben okulda savaşırdım. Ama daima kaybeden taraf olurduk. Sanırım bir zaman sonra hep kaybetmeye mahkûm olduğumuza inanmaya başladık. Babam, tıpkı bir alay köpek tarafından köşeye kıstırılmış kedi gibi çırpınıyordu. Er geç köpeklerden biri canını alacaktı. Bu umutsuzluğu anlayabiliyor musun? İşte ben o umutsuzluk içinde büyüdüm.”
Böylelikle yolu Mac’le kesişir. Yıllardır kavganın içinde olan, grevden greve dolaşan, insan yönetmeyi bilen, pratik zekâlı, iş bilir ancak bir o kadar da duygusal biridir Mac. Tecrübe kazanması için yanına kattığı Jim’le beraber elma bahçelerindeki mevsimlik işçileri örgütleyip grev başlatmak amacıyla Torgas Vadisi’ne giderler. Ve grevi başlatırlar. İnsanoğlunun “bitmeyen kavga”sını Steinbeck’in deyişiyle…
Bitmeyen Kavga müthiş bir roman. Bir kez başladınız mı elinizden bırakamıyorsunuz. Sonunu tahmin etmesine ediyorsunuz ama bir umut, heyecan içinde okumaya devam ediyorsunuz. Her grev, başlangıcıyla, gelişimiyle, verilen mücadele ve sonuçlarıyla kendine özgüdür elbet. Bu da o binlerce kendine özgü grevden birinin hikâyesi işte. Grev ilerledikçe, koşullar daha da çetin bir hal aldıkça, karakterlerin psikolojileri ve davranışları da değişmeye başlıyor. Ne Jim, ne Mac, ne de romanın diğer ana karakterleri – Doktor Burton, London, Lisa – aynı kalıyorlar. Değişim herkes için kaçınılmaz.
Ne kadar da az Steinbeck okumuşum ben meğer! Gazap Üzümleri, Cennet Çayırları, Altın Kupa, Bilinmeyen Bir Tanrıya, Cennetin Doğusu… Tüm bu kitapları daha okumadım ben. Utanıyorum itiraf ederken. Bir yandan da seviniyorum ama. Daha okunacak ne çok iyi kitap var diye J

2 Eylül 2013 Pazartesi

Germinal – Émile Zola


1860’lı yıllar… Fransa’nın kuzeyinde Montsou kasabası… Voreux maden ocağı… İnsan onuruna yakışmayan çalışma ve yaşam koşulları… Sözcüklere sığmayan bir sefalet, açlık, dram… Sömürü… İşte Germinal… Bu güne kadar yazılmış en güzel, en acı, en gerçekçi romanlardan biri… Fransız edebiyatının incilerinden… En klişe ifadeyle “natüralizmin babası” olarak kabul edilen Zola’nın başyapıtı…
Montsou’daki binlerce maden işçisinin haftalarca süren grevini konu alan Germinal 1885'te yayımlanmış ilk kez. Roman, Etienne Lantier adlı güneyli bir gencin kasabaya varışıyla başlıyor. Lille’de demiryolu işçisi olarak çalışan Etienne ustabaşını tokatladığı için işten kovulunca yollara düşmüştür. Tüm ülkeyi kasıp kavuran bir işsizliğin ortasında günlerce yersiz yurtsuz, aç susuz kendine bir iş arar. Montsou’ya vardığında öylesine çaresiz bir durumdadır ki, istemeye istemeye madene iner. Hırslıdır, idealisttir, çalışkandır. Kısa sürede işi öğrenip ustalaşır ve diğer işçilerin saygısını kazanır.
Bu arada madendeki çalışma koşulları her geçen gün daha da zorlaşmakta, ücretlerse acımasızca düşürülmektedir. İşletmenin kendilerine verdiği küçücük, sefil evlerde yaşayan işçiler kalabalık ailelerini doyuracak ekmeği bile bulamaz hale gelirler. Etienne diğerleri gibi olamayacağını, bir lokma ekmeği bulduğuna şükredip kaderine razı olamayacağını kısa sürede anlamıştır. Zenginlerin, para babalarının kendilerine reva gördükleri yaşam koşullarına duyduğu tiksinti her geçen gün artmaktadır. İlk iş olarak zor zamanlar için bir yardım sandığı kurar. İşçileri yavaş yavaş çevresinde toplamaktadır. Ve grev başlar. Sonrası büyük bir dram… Yüzyıldır susup boyun eğmiş maden işçileri inanılmaz bir dirençle sürdürürler davalarını. Ta ki silahlar konuşup, kan dökülene kadar…
Peki ya umut var mı? “Germinal” sözcüğü Fransızca’da tohumların yeşerdiği zamanı ifade ediyor. Zola, her ne kadar tüm gerçeği olanca çıplaklığı ve acılığıyla gözler önüne serse de, asla karamsar değil. Roman boyunca yer yer ama en çok da finalde o umudu dillendiriyor. Örneğin şu cümlelerde acı gerçek yerini umuda bırakıyor: “Kömür işçilerinin hastalıklarını incelemişti, korkunç ayrıntılarıyla bir bir hepsini saydı döktü: Kansızlık, sıraca, kara bronşit, insanın soluğunu kesen astım, bacakları kötürüm eden romatizma. Bu zavallı insanlar makinelerde öğütülüyor, hayvan sürüleri gibi daracık evlere tıkılıyor, büyük işletmeler tarafından sömürülüyor, kölelik kitabına uyduruluyor, emekçi yığınları, milyonlarca yaratıcı kol ve kafa asker gibi çalıştırılıyordu. Ama maden işçisi de o eski bilgisiz, yerin dibinde ezilen akılsız adam değildi artık. Kömür ocaklarının derinliklerinden bir ordu, gür bir ekin tarlasını andıran bir yurttaş ordusu fışkırıyordu, atılan tohum yeşermekteydi, günün birinde toprağı delip çıkacak, yeryüzünü aydınlığa kavuşturacaktı.”
Roman öylesine büyük bir titizlikle yazılmış ki insan şaşırmadan edemiyor. Zola inanılmaz bir hakimiyetle anlatıyor madeni, oradaki hayatı, tehlikeleri, işçi ailelerinin berbat yaşam koşullarını. Sanki tüm hayatını madene inerek kazanmış bir maden işçisinin rahatlığıyla… 1902’de 62 yaşındayken ölmüş yazar. Kimilerine göre suikast… Ancak hiçbir zaman kanıtlanamamış. Cenazesine kuzeyli maden işçileri de katılmış. Onu “Germinal, Germinal” nidalarıyla uğurlamışlar bu dünyadan. Böylesi bir uğurlama, böylesi bir sevgi, şükran gösterisi herkese nasip olmuyor işte. Sadece maden işçileri için değil, tüm işçiler için Komünist Manifesto kadar değerli Germinal. Edebiyatın yadsınamaz gücü hesaba katılırsa daha da değerli bence.
Biraz da roman karakterlerinden bahsetmek istiyorum. Romanın başkişisi hiç şüphesiz Etienne, ancak yüzyılı aşkın süredir madende çalışan Maheu ailesi de en az onun kadar merkezi bir öneme sahip romanda. Etienne Voreux’de çalışmaya başladıktan kısa süre sonra Maheulerle yakınlaşır, onların kiracısı olur ve aynı yokluğu paylaşır. Dahası, kızları Catherine ile duygusal bir bağ oluşur aralarında ancak sözcüklere zamanında dökülemediğinden iki taraf için de acılı bir ilişki olur bu. Grev sırasında ve sonrasında en çok can kaybı veren aile Maheu ailesi olur. Tıpkı kara bir yazgı gibi ailenin neredeyse tüm fertleri yaşamlarını madende tüketirler ve ölümleri de maden yüzünden olur. 
Germinal’de o kadar çok çatışma var ki… En büyük çatışma şüphesiz güçlü ile zayıf arasında. Maden işçileri ile zalim işveren arasında… Açlığa, yokluğa, yerin yüzlerce metre altında doğaya karşı verilen büyük mücadele var. Etienne’le rakibi Chaval arasında Catherine için verilen savaş var. Etienne’in liderlik için verdiği mücadele var. Kendi içinde kanındaki kötü eğilimlere, şeytana karşı verdiği savaş var. Ve bu romanın bir de unutulmazları var. Final bölümü özellikle hafızalardan kolay kolay silinecek gibi değil. Göçük altında hayatta kalmak için verilen o çılgınca mücadele, çaresizlik, kâh umutlu, kâh umutsuz asırlar süren bekleyiş insanın nefesini kesiyor, gözlerini dolduruyor. “Ölüm gelince feneri söndürür” dermiş madenciler. Bu lafın üstüne ben susuyorum artık.  

 

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat – Stefan Zweig


Kütüphanemdeki okunmamış kitapları okuyup bitirmeden yeni kitap almamaya karar verdim bir süre önce. İşte onlardan biri: Bir Kadının Yaşamından 24 Saat (Vierundzwanzig Stunden aus dem Leben einer Frau). Birkaç yıl önce Fransa’dan alıp rafa kaldırmışım. Stefan Zweig’dan bir novela. Can Yayınları 2012’de, yazarın, “Bir Yüreğin Ölümü” adlı bir başka uzun öyküsüyle beraber yayımlamış.
Nedense bu aralar hangi kitaba elimi atsam yazarı intihar etmiş çıkıyor. Zweig da onlardan biri. Yazar, 1942’de 61 yaşında iken yaşamına son vermiş. Yahudi kökenli Stefan Zweig, 1881’de Viyana’da doğmuş. Viyana Üniversitesi’nde felsefe okumuş. Henüz 23 yaşında iken felsefe doktoru olmuş. İki kez evlenmiş. Hitler’in iktidara gelişinin ertesinde, 1934 yılında ikinci eşiyle beraber ülkesinden ayrılmış. Çift önce İngiltere’de, ardından ABD’de yaşamış. Faşizmin yükselişi karşısında, insanlığın geleceğine dair duyduğu inancı giderek yitiren ve umutsuzluğa düşen yazar, 1940’ta Brezilya’ya göç etmiş ve iki yıl sonra da eşiyle birlikte intihar etmiş.
Geride bıraktığı mektupta şöyle diyor: “Tüm dostlarımı selamlıyorum. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hâlâ görebilirler. Bense çok sabırsızım, onlardan önce gidiyorum.”
Gelelim kitaba… Hikâye Fransız Rivierasında başlıyor. Sene 1904… Küçük bir pansiyonda farklı milletlere mensup insanlardan oluşan bir grup tatil yapmaktadır. Genç ve son derece yakışıklı bir Fransız’ın pansiyona gelip bir oda tutmasıyla ortalık karışır. Çünkü genç Fransız tam 24 saat sonra ansızın pansiyondan ayrılıp sırra kadem basar. Ancak tek başına değildir. Pansiyonda bir süredir tatil yapmakta olan evli, iki çocuklu ve son derece mazbut bir portre çizen Madam Henriette ile birlikte…
Olay, kadının kocası ve tatilciler üzerinde tam bir şok etkisi yaratır. Herkes işin kolayına kaçıp kadını yargılar. Nasıl olur da evli, çocuklu ve orta yaşlı bir kadın daha 24 saat önce tanıştığı bir adamla ansızın, her şeyi geride bırakıp kaçabilir? Yemek saatlerinde bir araya gelen tatilciler katı bir ahlâkçılıkla kadına yüklenirler. Ancak bir kişi – pansiyonda tatil yapmakta olan anlatıcımız – kadını yargılamadan anlamaya çalışır ve onu savunur. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olamayacağını söyler. Tutkuların gücünden söz eder. Orada bulunan yaşlı bir İngiliz bayanın dikkatini çeker bu tavrı. Bu noktadan sonra, genç Fransız’la Madam Henriette’in hikâyesi yerini yaşlı İngiliz bayanın hikâyesine bırakır. Uzun yıllardır saklanan bir sırrın itirafına tanıklık eder okuyucu. Durgun, kendi halinde akıp gitmekte olan bir nehrin bir anda nasıl çılgınca allak bullak olabileceğine şahit olur. İnsan - yoksa kadın mı demeliydim? - ruhunun karmaşıklığına dair güzel bir öykü daha…

9 Ağustos 2013 Cuma

Locarno Dilencisi – Kleist


Bugüne kadar Alman edebiyatı ile çok fazla haşır neşir olduğumu söyleyemem. Herkes kadar Goethe, Thomas Mann ya da Hermann Hesse okumuşluğum vardır ama söz konusu Kleist olunca düne kadar deyim yerindeyse tam bir cahildim. Yeter ki, geç olsun güç olmasın. Bu lafa bayılırım. Locarno Dilencisi (Sämtliche Erzählungen) ile bir başlangıç yaptım bile. Bu bir öykü kitabı. Kitabın en başında Kleist Üzerine ve Kleist’ın Öykücülüğü adlarını taşıyan iki kısa çalışma yer alıyor. Benim gibi Kleist’ı tanımayan bir okuyucu için öykülere başlamadan önce çok makbule geçti doğrusu. Bu sayede neler mi öğrendim? İşte bunları:
1777’de Frankfurt’ta doğmuş ve 1811’de intihar etmiş. Yani 34 yaşında…
Tiyatro eserleri ve öyküleriyle tanınıyor. Tiyatro yazarlığından ziyade öykücülüğü önemseniyor. İşin ilginç yanı, öykülerinde kendinden, duygularından hiçbir iz yokken, dramalarında durum tam tersiymiş.
Öykülerinde kendisini tamamen silikleştirip, salt gözlemci haline getirmiş. Bunların son derece donuk ve aşırı maddeci öyküler olduğu vurgulanıyor.
Yabanıl, çağına ve çevresine düşman, katı, fanatik bir abartıcı, sabırsız, sıradan olan her şeye karşı kayıtsız biri olarak tarif ediliyor Kleist.
Eserlerindeki insanlar da sınırlarda geziyorlar. Bunlar dengesiz ve tutarsız kişiler. İçlerinde kötücül, hastalıklı bir şeyler var. Bu açıdan Dostoyevski’ye en çok yaklaşan tek Alman yazarı olduğunu söylüyor ilk makale (İşte bu benzerlik beni gerçekten ilgilendiriyor) .
Kahramanları da işlediği konular da doğaüstü yanlar taşıyor.
Kleist’ın kahramanlarının bu kadar uçlarda geziyor olmasını Alman halkı pek sevmemiş görünüşe göre. Bu farklı, kestirilemeyen ve ideal olmaktan uzak kahramanları benimseyememiş.
Kleist’ın çok özel ve benzersiz bir yazar olduğundan söz ediyor ilk makale. Ne klasik dönemin, ne de romantik dönemin etkisinde kaldığını söylüyor.
Gelelim öykülere… Kitapta uzunlu kısalı toplam yedi öykü var. Şili’den İtalya’ya farklı farklı ülkelerde, on altıncı yüzyıldan, on sekizinci yüzyıla değişik dönemlerde geçiyor bu öyküler. Tuhaf, ilginç öyküler bunlar.   Kendi iradeleri dışında birdenbire hamile kalan kadınlar, vaktiyle hoyrat davrandıkları yoksullar tarafından lanetlenen soylular ya da bir ayin sırasında, kutsal müziğin etkisiyle imana gelip, fanatikleşen insanlar var. Tecavüzcüler, cellâtlar, katiller, kalleşler var. Her öyküde iyilerle kötüler bir biçimde karşı karşıya geliyor. Kazanan her zaman iyiler olmuyor elbette. Tam mutlu son beklediğiniz anda esas oğlan bir kılıç darbesiyle düşmanlarınca yere serilebiliyor. Ya da tüm hayatını iyilikle geçirmiş bir adam idam edilebiliyor. Hem de buz gibi, mekanik ve katı bir tutumla… Gerçekten de, karanlık bir şeyler var Kleist’ta. Diğer yandan, evet, bu hikâyeler kuru ya da duygudan uzak olabilir ama müthiş sürükleyiciler. Ve kendilerine özgü bir çekicilikleri var. İyi ki Kleist’la tanıştım dedirtiyorlar.  

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Alıklar Birliği – John Kennedy Toole


John Kennedy Toole 1969 yılında otuz iki yaşındayken intihar etmiş. Ölümünün ardından annesi oğlundan kalan “elle yazılmış, fena halde kirli ve güçlükle okunabilen” romanı yayımlatabilmek için büyük çaba harcamış. Nihayetinde bunu başarmış da. Oğlu tarafından 60’ların başında yazılmış olan Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces) 1980 yılında yayımlanmış ve bir yıl sonra Amerika’nın en büyük edebiyat ödülü kabul edilen Pulitzer’i kazanmış. Bir ilke de imza atılmış çünkü ilk kez ölü bir yazarın yapıtına Pulitzer verilmiş.
Toole, Ignatius adında inanılmaz bir karakter yaratmış. Hem karakter hem de karakterin çevresinde gelişen olaylar öylesine absürd ki, kitabı kolaylıkla “komik” sözcüğüyle tanımlayabiliriz. Ancak “komedi” sözcüğünün yetersiz kalacağını kitabın önsözünü kaleme almış olan Walker Percy şöyle ifade ediyor: “Komedi sözcüğünü kullanmakta duraksıyorum – bir komedi olmasına karşın – çünkü akla yalnızca komik bir kitabı getiriyor, oysa bu roman bundan çok daha fazla bir şey. Falstaff boyutlarında yetkin, gürültülü bir fars demek, yapıtı daha iyi tanımlayacak. Commedia dersem biraz daha yaklaşmış olurum. Aynı zamanda hüzünlü de. Bu hüznün nereden kaynaklandığını insan tam olarak çıkartamıyor – Ignatius’un büyük, gazlı öfkelerinin ve çılgın serüvenlerinin altında yatan acıdan, ya da kitaba eşlik eden trajediden belki. Kitabın trajedisi, yazarının trajedisi; 1969 yılında, otuz iki yaşındayken canına kıyması. Bir başka acıklı yansa, yeni yapıtlarının bizden esirgenmesi.”
Gelelim kitapta neler olduğuna… Romanın başkahramanı Ignatius, New Orleans’ın yoksul bir mahallesinde annesiyle birlikte küçücük bir evde yaşıyor. Otuz yaşında, obez, müthiş komik ve son derece kılıksız… Başından hiç çıkarmadığı avcı kasketi, garip ceketleri, atkısı ve bıyığıyla evlere şenlik bir görüntüsü var. İşin ilginç yanı, doktora yapmış bu genç adam tam bir entelektüel ve hiç yabana atılmayacak bir zekâya sahip… Yaşadığı çağın insanı olmadığına kanaat getirmiş, her şeyi acımasızca eleştiriyor ve annesinin tüm ısrarlarına rağmen bir işe girip çalışmamak için adeta ruhunu satıyor. Ta ki en az kendisi kadar evlere şenlik annesi bir gece arabayla bir binaya çarpıp borçlanana kadar… Ignatius mecburen iş aramaya başlıyor ve böylece okuyucuyu gülmekten yerlere yatıracak olaylar da birbirini izliyor.
Ignatius tam bir sistem karşıtı… Neleri mi yerden yere vuruyor? Neredeyse her şeyi… Çağı, Amerika Birleşik Devletleri’ni, toplumu, kapitalist sistemi, bu sistemde ahmakça çalışmayı, sömürüyü, siyaseti, dini, eşcinselleri, ırkçıları… Diğer yandan, hiçbir ideolojiyi benimsemeyecek kadar kendi dünya görüşüne güveniyor. Hiç dostu, arkadaşı yok. Sürekli mektuplaştığı ve itiştiği bir kız arkadaşı var sadece. O da en az kendisi kadar tuhaf ve anarşist. Kitaptaki karakterlerin hepsi birbirinden komik… Aralarında geçen diyaloglar öylesine absürd ve aptalca ki, ne demek istediğimi ancak bu kitabı okuyan anlar. Kitabın adı boşuna “Alıklar Birliği” değil yani… Hele Ignatius’un annesi ile arkadaşı İtalyan asıllı Santa arasında geçen konuşmalar ya da Zenci Jones’un konuşma biçimi… Tek kelimeyle müthiş.
Kitapta bir yanda sömürenler, diğer yanda da sömürülenler, ezilenler var. Kitaptaki Zenci Jones, konsomatris kadın, Levy Pantolonları’nın sahibi Bay Levy, polis memuru Mancuso örneğin haksızlığa uğrayanlardan… Bar patroniçesi, Bayan Levy gibiler ise sömürenlerden… Yazar müthiş bir adalet duygusuyla, romanın sonunda sömürenleri cezalandırıp, ezilenleri ödüllendiriyor. Ignatius da kendi iradesiyle olmasa da yazara yardımcı oluyor. Bu kitabı sevdim mi? Evet sevdim, çünkü her şeyden önce çok komik, kendine özgü bir adaleti var ve yazar inanılmaz bir karakter yaratmayı başarmış. Hem bu kadar absürd, hem de bu kadar entelektüel bir roman karakteri tanımamıştım sanırım. Yazıyı Ignatius’un tuttuğu günlükten traji-komik bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
“Zencilerin sahip olduğu o güce, beyaz proletaryanın yüreğine korku salma yeteneğine hayranım, (oldukça kişisel bir itiraf olacak ama) ben de aynı şekilde dehşet salabilmeyi çok isterdim. Bir Zenci, salt siyah olduğu için insanları korkutabiliyor, oysa ben aynı sonuca ulaşabilmek için kaşlarımı çatıp sert sert bakmak zorundayım. Belki de Zenci olmalıydım. Oldukça iri ve ürkütücü bir Zenci olurdum herhalde; toplu taşıma araçlarında koca baldırımı yaşlı, beyaz bayanların buruşuk kalçalarına yaslar, onlara korku dolu acı çığlıklar attırırdım. Zenci olsaydım, annem bana iyi bir iş bulmam için baskı yapamazdı; çünkü benim için iyi iş diye bir şey olmazdı. Anneme gelince; yıllardır düşük maaşla hizmetçilik edip durmaktan yıpranmış, yaşlı bir Zenci olacağı için, her akşam bowling oynayacak gücü bulamazdı kendisinde. Yoksul bir mahalledeki derme çatma bir gecekonduda, hırstan uzak, huzurlu bir yaşam sürer, istenmediğimizi, çabalamanın anlamsız olacağını bilmenin hoşnutluğuyla yaşayıp giderdik.”