28 Ocak 2013 Pazartesi

Sarı Yazma - Rıfat Ilgaz


Tavsiyelerin en güzeli kitap tavsiyesi olsa gerek. Sarı Yazma’yı işte böyle değerli bir tavsiye sayesinde okudum. İlk baskısı 1976 yılında yapılmış. Kendi dilinden ve kaleminden Rıfat Ilgaz… İlk sayfayı açar açmaz bir şiir çarpıyor gözünüze. Yazarın kendi el yazısıyla basılmış. 1991 tarihli… Yazarın tüm hayatını nasıl geçirdiğinin özeti gibi, öylesine insancıl:
 
Son Şiirim
Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!

Sarı Yazma yazarın Cide’ye varışıyla başlıyor. Şöyle diyor: “Belki dinlenmek, son ayların yorgunluğunu çıkarmak da vardı düşündüklerimin içinde. Gerçekten çok yorulmuştum. Bir kargaşa, bir tedirginlik kaynağı olduğumu anladığım evimden kaçmıştım. Bütün bu kalabalığın benimle hiçbir yakınlığı kalmadığını, bu evim dediğim yerde öksürüklü, aksırıklı yaşlı bir sığıntıdan başka bir şey olmadığımı anlamıştım. Üst üste gelen hırlaşmaların uyandırdığı sinirlilikle kapıyı çekip çıkmıştım.” Belli ki çok yorulmuş, bıkmış her şeyden. Yaklaşık elli yıl sonra memleketi Cide’ye sığınıyor yeniden. Gelişini şu sözlerle anlatıyor: “Buraya niçin mi geldim? İnsandan, toplumdan yıldığım, korktuğum, kaçtığım için değil. Tükendiğime inandığım için hiç değil. Belki de yeniden başlamak, yeniden doğup yaşamak, büyüyüp yaşlanmak için… Gerilere doğru daha bilinçli bakıp tadını çıkarabilmek için…”

Cide, 1911 doğumlu Rıfat Ilgaz’ın doğduğu ve on iki yaşına kadar yaşadığı, derin bağlarla bağlı olduğu yer. Babasının devlet memuru olarak çalıştığı Cide’den Samsun’a gitmek üzere ailece ayrılıyorlar 1923’te. Kitap boyunca her fırsatta Cide’den ve Cide insanından sevgiyle bahsediyor. Kitabın adı da Cideli kadınların taktığı sarı yazmadan geliyor zaten. Cide’nin gelişimindeki rolünü şu sözlerle ifade ediyor Rıfat Ilgaz: “Cide, eşsiz doğası, toplumsal oluşumu, tarihsel değişimiyle beni yoğurmuş, bugünkü durumuma getirmişti. Bir kişi için anadili neyse, ilk edindiği ana toplumbilim de oydu, onun kadar, belki ondan da önemliydi bence. Coğrafyada nasıl bir Karadeniz varsa Anadolu kıyıları da vardı. Bu kıyılarda kendine özgü bir yaşayış tutturan bırakılmış, unutulmuş, yolsuz, bakımsız bir Cide vardı ve ben ne olursam olayım bu fakir memleketin bir ürünüydüm.”  

Çocukluğundan başlayarak anlatmaya başlıyor Rıfat Ilgaz. Tıpkı bir roman gibi… Ailesini, çocukluk günlerini, arkadaşlarını, çevresini anlatıyor geriye dönüşlerle. Neredeyse 100 yıl öncesine götürüyor bizi. O zor zamanlara yani... Birinci Dünya Savaşı’nı, seferberlik yıllarını, Kurtuluş Savaşı’nı ve tüm bu savaşların yol açtığı o büyük yokluğu, yoksunluğu yaşıyor. Bugünün karnı tok sırtı pek, rahata düşkün insanının tahayyül etmekte bile zorlanacağı bir yokluktan söz ediyor. Sarı Yazma gibi kitaplar ders kitabı diye okutulmalı okullarda. Paralel okumalar yapılmalı. Edebiyatla, sanatla tarih el ele vermeli. Kuru tarih kitaplarının dolduramadığı boşlukları öyle güzel doldurur ki böyle eserler…

Kitaba dönelim biz. Cide’den Samsun’a zorunlu geçiş, ardından Kastamonu’da Öğretmen Okulu’nda geçirdiği yıllar, ilk aşk, edebiyat tutkusu, ilkokul öğretmeni olarak çalıştığı seneler, ilk evlilik, ilk çocuk, hepsi birbirini kovalıyor. Ne yaparsa yapsın, nerede olursa olsun yaşamını şekillendiren iki temel şey var: Edebiyat tutkusu ve insan sevgisi. Daha öğrenciyken kaleminin gücü dikkatleri çekiyor. Şiirleri dönemin edebiyat dergilerinde yayımlanıyor. Hepsi büyük bir edebiyat adamının doğmakta olduğuna işaret ediyor sanki. Diğer yandan, çocukluk yıllarında sezgileriyle kavradığı dünyayı, büyüdükçe, bilgisi ve farkındalığı arttıkça daha iyi anlamaya başlıyor. Tüm yaşamı boyunca yılmadan, korkmadan savunacağı, uğrunda nice bedeller ödeyeceği dünya görüşü şekillenmeye başlıyor. Hepsinin temelinde de insan sevgisi, insana olan inanç yatıyor. İlkokul öğretmenliği yıllarında da, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü bitirdikten sonra, Türkçe öğretmeni olarak çalıştığı yıllarda da hep idealizmi, insan sevgisi öne çıkıyor. Yeri geldiğinde, paltosunu paylaşacak kadar seviyor öğrencisini. Değer veriyor ona. İnanıyor, güveniyor.  Şu satırlar insanın içine dert olacak cinsten:

“O yıl kış da dayanılır gibi değildi. Bir arkadaştan aldığım eski bir pardösü, beni, değil soğuktan korumak, gülünç olmaktan bile kurtaramıyordu. Oğlumun yokluk, yoksunluk içinde büyümekte oluşu, beni okuldaki çocukların yaşayışlarını izlemeye itiyordu. Karagümrük Ortaokulu bu bakımdan içler acısı örneklerle doluydu. Hele müdür yardımcısı olduğum yıl daha da yakından izlemek fırsatını bulmuştum bu acıklı durumu. Okul, çifte öğretim yapıyordu. En azdan beş yüzerden bin çocukla yakından ilgileniyordum. Her türlü çocuk vardı bunların içinde. Aç gelip aç gidenler bir yana, yarım gün çalışanlardan, kış sabahları gazete satıp evinin kömürünü odununu sağlamaya çalışanlara, paltosuzluktan, ayakkabısızlıktan evinden çıkamayanlara kadar… Çocukların yalnız dersleriyle, notlarıyla değil, üstleri başları, yemeleri içmeleriyle de uğraşıyordum. Bütün “devamsızlık”ların altında üzücü olaylar, kahredici nedenler yatıyordu. Bunları çözümlemeye çalışmak da işlerim arasına girmişti.”

Başka bir yerde de şunları söylüyor:

“Kendimi yetiştirdikçe anlayışlı öğrenciler yetiştiriyor, sanatı, gerçekçi, toplumcu açıdan izlemelerini, benimsemelerini istiyordum. Müdür olmak, yönetici olmak gibi bir dileğim yoktu. İyi bir edebiyat öğretmeni, iyi bir toplumcu şair olmak istiyordum sadece. Çıkardığım Yarenlik adlı şiir kitabı, benim gibi ilk kitabını yayınlayan bir şair için büyük başarıydı. En az kırk elli eleştiri görmüştü kitabım, hemen bütün eleştirmenler olumlu karşılamıştı yapıtımı.”

Ne yazık ki, kısa süre sonra ikinci kitabı Sınıf yüzünden öğretmenlik hayatı sona erer. Kitapları toplatılır ve tutuklanır. Bundan sonra hapishane ve hastane yılları başlayacaktır. Ne devlet, ne de yıllardır çekmekte olduğu verem hastalığı rahat bırakacaktır yazarı. Hapishaneden sanatoryuma en zor koşullarda ölüme de, zulme de direnecektir. Dergiler, kitaplar çıkarmaya devam edecek, ünü günden güne artacak, çevresinden dostları eksik olmayacaktır. Kitaptaki bazı yerler öylesine içime işledi ki… Ciğerleri neredeyse iflas etmiş, böylesine idealist, büyük bir değeri en korkunç hastane ve hapishane koşullarında düşünmek insanın nasıl ağırına gidiyor… Hele bir yer var ki kitapta, çok etkiledi beni. Rıfat Ilgaz hapishanede berbat bir yatakta yatıyor. Beraber dergi çıkardıkları, yol arkadaşı Aziz Nesin’den kendisine bir yatak göndermesini istiyor. Aziz Nesin kendi yatağını gönderiyor. Başka zamanlara ait, bambaşka insanlar sanki hepsi… Daha kimler yok ki kitapta… Neler yok ki… Geç okudum ama iyi ki okudum bu güzel kitabı. Herkese tavsiye ederim.  

 

9 yorum:

  1. En sevdiğim yazrın en sevdiğim kitabı ;ne güzel tanıtmışsınız.Ders kitabı olarak okutulmalı fikrinize katılıyorum...Keşke olabilse ,yakın tarihimiz bu kitaptaki gerçeklerden öğretilebilse keşke!...Diliyor ve umuyorum daha çok genlerin bu kitabı okumaları.Teşekkürler size,selam ve sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de size çok teşekkür ederim. Sevgiler...

      Sil
  2. http://kitapardindan.blogspot.com/2013/01/liebster-blog-awards.html şöyle bir mim meselesi varmış, sizi kurban ettim =)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlk kez mimlenmiş oldum böylece :)
      Sevgiler...

      Sil
  3. Kesinlikle tavsiyelerin en güzeli kitap tavsiyesi:) Şu an okuyorum Sarı Yazma'yı ve tek kelime ile "bayıldım" diyebilirim. Sarıyor, fazlasıyla sarıp sarmalıyor.

    YanıtlaSil
  4. Ben de Sarı Yazma'ya babamın tavsiyesi ile başladım ve çok beğendim. Umarım daha çok kişiye ulaşır.

    Kitap hakkında görüşleri okumak için arama yaparken de bloğunuzu keşfettim, elinize sağlık. Bundan sonra dikkatle takip ediyor olacağım :)

    YanıtlaSil
  5. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Hoş geldiniz :)

    YanıtlaSil
  6. Ben 13 yasindayim ve bu kitabı çok beğendim tüm arkadaşlarıma soylucem onlarda alsin

    YanıtlaSil