28 Şubat 2013 Perşembe

Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü – Thomas Mann


Alman edebiyatından bir başyapıt… Son beş yıldır sürekli niyetlenip bir türlü okuma fırsatını yaratamadığım bir kitaptı Buddenbrooklar (Buddenbrooks). Didem Uslu’nun Okuma Atölyesi sayesinde daha fazla geciktirmeden okumuş oldum. Thomas Mann’ın 1900 yılında, sadece yirmi beş yaşındayken yazdığı bu etkileyici roman Almanya’nın kuzeyinde yaşayan bir burjuva ailesinin yükselişini ve düşüşünü anlatıyor. Kitaba başlarken aklımda iki şey vardı. Birincisi Bismarck’ın büyük tüccar aileleriyle ilgili şu meşhur sözleri: “Birinci nesil kurar, ikinci nesil idare eder, üçüncüsü sanat tarihi okur, dördüncüsü batırır.” Aklımdaki diğer şey ise, Dostoyevski’nin Kumarbaz adlı romanında Almanların servet biriktirme biçimlerine dair oldukça alaycı bir dille söylediği şu sözlerdi:
“Rus sadece anamal edinme yeteneğinden yoksun olmakla kalmaz, aynı zamanda da eline geçeni düşüncesizce çarçur eder… Alman servet biriktirme biçimi… Tıpkı o resimli küçük Alman ahlâk kitapları gibi: Burada, her evin korkunç derecede erdemli ve olağanüstü biçimde namuslu Vater’i var. O kadar namuslu ki, insan yaklaşmaya korkuyor… Her Vater’in bir ailesi var, akşam olunca da hepsi yüksek sesle eğitici kitaplar okuyorlar. Minik evin üzerinde karaağaçlar ve kestane ağaçları hışırdıyor. Güneşin batışı, damın üstünde bir leylek… Bütün bunlar son derece şiirsel ve dokunaklı… Burada her aile tamamiyle Vater’in kulu kölesi. Hepsi öküzler gibi çalışıyorlar, Yahudiler gibi de para biriktiriyorlar. Diyelim ki baba bir miktar para biriktirdi de, mesleğini ya da toprağını büyük oğluna devretmek istiyor, çeyiz parası veremeyeceği için kızı evlenemez. Küçük oğlanı uşak ya da asker olarak satarlar, parayı da baba malına katarlar… Peki, sonra? Eh, ne olsun, büyük oğlanın da yaşamı pek öyle güllük gülistanlık değil. Orada bir Amalchen’i, gönlünün bir arkadaşı var ama, onunla evlenemez ki, çünkü henüz yeteri kadar florin biriktiremediler. Onlar da, erdemle, içtenlikle beklerler ve gülümseyerek sunağa giderler. Amalchen’in yanakları çukurlaşır, kız kurur kalır. En sonunda, yirmi yıldan sonra, varlıkları artar, florinler namuslu ve erdemli biçimde birikmiştir… Vater kırkına merdiven dayamış büyük oğlunu kutsar, otuz beş yaşını süren Amalchen’in de göğsü pörsümüştür, burnu kıpkırmızıdır… Yaşlı adam bu fırsatla ağlar, ahlâk dersi verir ve ölür. Bu kez büyük oğlan erdemli Vater’e dönüşür ve öykü yeniden başlar. Elli ya da yetmiş yıl sonra, ilk Vater’in torunu gerçekten de önemli bir anamal gerçekleştirir, onu oğluna, o da kendi oğluna bırakır, beş altı kuşak sonra da Rothschild baronu ya da Hoppe ve Ort., ya da şeytan bilir kim ortaya çıkar. Bu gerçekten de görkemli bir gösteri değil mi? İki, üç yüzyıllık çaba, sabır, emek, zekâ, dürüstlük, enerji, metanet, ileri görüşlük, damın üstünde leylek! Daha fazla ne istersiniz? Bundan daha yüce bir şey olamaz: Bu bakış açısından, bütün dünyayı yargılamaya ve suçluları, yani az buçuk onlardan farklı olanları cezalandırmaya başlarlar. İşte böyle: Ben Rus yöntemince sefahata dalmayı, ya da rulette servet kazanmayı yeğlerim! Beş kuşak sonra Hoppe ve Ort. olmaya hiç de niyetim yok! Kendim için paraya ihtiyacım var, kendimi hiçbir anamala bağlı hissetmiyorum…”

Alman tüccar ailelerinin ortaya çıkışları ve akıbetlerine dair bu ilginç genellemeleri bir yana bırakıp romanımıza dönelim. Roman 1830’ların ortalarında başlıyor ve 1870’lerin ortalarında sona eriyor. Yani yaklaşık 40 yıllık bir süreçte Buddenbrook ailesinin yaşadıklarına tanıklık ediyor okuyucu. Roman Buddenbrookların yeni almış oldukları ve ailenin yükselişini temsil eden görkemli evde verdikleri bir davetle başlıyor. Her şey olması gerektiği gibi… 1768 yılında kurulmuş olan aile şirketinde işler yolunda, tüm aile bir arada ve mutlu… Şirketin büyümesinde önemli rol oynayan ihtiyar Johann Buddenbrook ve eşi henüz hayatta… Bu ilk bölümde aile bireylerini yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. İhtiyar Buddenbrook’un üç yetişkin çocuğu olduğunu öğreniyoruz. İki oğul ve bir kız evlat…
İyi bir evlilik yapmış ve babasından kalacak olan mirastan payını peşinen almış olan kız evlat başka bir şehirde yaşıyor ve roman boyunca hiç ortalarda gözükmüyor. İhtiyar Buddenbrook’un sadece bir yıl sürmüş olan ilk evliliğinden – ki bu bir aşk evliliği – olan ve annesi kendisini doğururken ölen büyük oğlu Gotthold dışlanmış durumda. Çünkü aile tarafından onaylanmayan bir evlilik yapmış. İhtiyar Buddenbrook’un ikinci evliliğinden olan oğlu Jean Buddenbrook ise ailenin göz bebeği… Aile şirketini ve adını devam ettirebilecek güvenilir, sağlam biri… Romanın da ana karakterlerinden… Nitekim ihtiyar Johann Buddenbrook’un ani ölümüyle ailenin ve şirketin başına geçiyor. Çalışkan, adil, ilkeli ve oldukça dindar olan Jean Buddenbrook kısa sürede toplum içinde de oldukça itibarlı bir konum elde ediyor. Şirketi çok fazla büyütemese de, gücünü korumayı başarıyor. Zengin bir aileden gelen Elizabeth ile yapmış olduğu evlilikten dört çocuğu var: Tom, Tony, Christian ve Clara… Çözülme ve çöküş ailenin dördüncü kuşağını temsil eden bu çocuklarla birlikte başlayacaktır.
Ailenin en küçük çocuğu Clara romandaki yan karakterlerden biri. Aileye geç katılıyor. Oldukça dindar ve katı bir profil çiziyor. Uzaklardan gelen servet avcısı bir rahiple evlenip evden ayrılıyor ve bir süre sonra da ölüm haberi geliyor. Diğer üç kardeş – Tom, Tony ve Christian - roman boyunca okuyucuya eşlik edecek ana karakterlerdir dersek yanlış olmaz.  Ailenin büyük kızı Tony boşanmayla sonuçlanan iki başarısız evlilik yapıyor. İlki maddi çıkarlar ön planda tutularak, aile baskısıyla gerçekleşiyor. Kısa sürede adamın bir dolandırıcı olduğu ortaya çıkıyor. Bu evlilikten Tony’nin bir kızı oluyor. İkinci evliliğini ise paralı, kaba saba bir adamla yapıyor. Başarısız ilk evliliğinin olumsuz toplumsal etkilerini silmek için biraz da… Ancak o da büyük hüsranla sonuçlanıyor. Tony’nin ilk evliliğinin başarısızlıkla sonuçlanması ve bunun Buddenbrookların toplumsal konumuna olan etkisi sanki çöküşün ilk işareti gibi. Kendi sosyal sınıfına mensup paralı biriyle yapılan başarılı bir evlilik ailenin toplumsal ve ekonomik konumunu güçlendirecekken, tüm bu talihsiz evlilikler ailenin adına ve gücüne vurulan darbeler oluyor.
Ailenin sonunu hazırlayacak olan bir diğer önemli unsur da Tom’un aile şirketinin yönetiminde yapayalnız, desteksiz kalması ve bu ağır yükün altında ezilmesi olacaktır. Henüz babası sağken şirkette çalışmaya başlar Tom. Sorumluluk sahibidir. İşleri bir an önce devralma zorunluluğu yüzünden yüksek öğrenim göremez. Kardeşi Christian ise, Tom’un aksine son derece sorumsuz, zevke, eğlenceye düşkün biridir. Kısa sürede aslında ticarete hiç de yatkın olmadığı, daha da önemlisi çalışmaya gönlü olmadığı görülür. Hiçbir işte dikiş tutturamaz. Dahası bedensel ve ruhsal problemler de yaşamaya başlamıştır. Tom ise babasının ölümünün ardından parlak bir giriş yapar ticaret hayatına. Kısa sürede hem aile şirketinin başı hem de senatör olarak şehrin en itibarlı isimlerinden birine dönüşür. Amsterdam’lı zengin ve güzel bir kızla evlenir. Şehirde eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir ev yaptırarak oraya taşınırlar. Johann/Hanno adını verdikleri bir oğulları olur. Her şey zengin, itibarlı bir tüccar ailesinde olması gerektiği gibidir görünüşte. Ancak bir şeyler olmaya, bir şeyler yolunda gitmemeye başlamıştır. Tom’un da büyük bir açıklıkla sezmeye başladığı bir şeyler… Roman boyunca sürekli dertleştiği Tony’e söylediği şu sözler sonun başlangıcını ifade etmekte sanki:
“…Ben şu sıralarda kendimi olduğumdan daha yaşlı hissediyorum… Benden bir şeyler eksilmeye başlıyor ve ben ne olduğunu bilemediğim o şeyi eskisi kadar sıkı tutamıyorum gibime geliyor… Başarı denilen şey nedir ki? Anlatılması zor gizli bir güç, basiret, bir şeye hazır olma… Salt var olmakla insanın çevresindeki hareketleri etkilemesi, onları baskı altında tutma bilinci… Sözünü geçirebileceğine inanma… Başarı ve mutluluk bizim içimizdedir ve başka hiçbir yerde değil. Onu tutmasını bilmeliyiz, sıkı sıkı ve var gücümüzle. Burada, bende olduğu gibi, bir şeyler gevşemeye, çözülmeye ve yıkılmaya başlayınca, çevremizdeki her şey hemen denetimimizden çıkar, bize başkaldırır, bize karşı koyar ve bizim etkimizden çıkar… İşte o zaman her şey birbiri arkasına gelir, başarısızlık başarısızlığı izler ve sonunda bitersiniz. Son günlerde bir yerde okuduğum bir Türk atasözünü, ‘Ev yapan ölür’ diyen atasözünü sıkça anımsadım. Bunun ille de ölüm olması gerekmez kuşkusuz. Ama bir geriye gidiş… bir çöküş… sonun başlangıcı…”
Tom’un içinde bir değişim başlamıştır çoktan. Belki bir bezginlik ya da bir umutsuzluk… Yavaş yavaş gücünü yitirmeye başlar. Bunu hissettikçe, dış görüntüsüne daha da takıntılı bir biçimde özenir. Lükse düşkünlüğü artar. “Dış görünüşü kurtarmak” adına her şey bir görüntüye, büyük bir tiyatroya dönüşür kısa sürede. Daha da trajik olan ve Tom’un umutsuzluğunu arttıran şey oğlunun durumu olur. Zayıf bünyeli, çekingen, hassas ruhlu ve derslerinde son derece başarısız Hanno ailenin ve firmanın geleceği açısından en küçük bir umut vaat etmemektedir. Başlangıçta bunu reddetse de ölmeden hemen önce artık her şeyin sonunun geldiğini kabullenmek zorunda kalır Tom.
Oldukça kalın bir kitap Buddenbrooklar. Özellikle ikinci yarısında giderek artan bir hüzün var. Final ise gerçekten son derece üzücü… Bir tüccar ailesi yok olup gitti falan diye değil elbette. Daha başka, daha insani nedenlerden üzücü… Yazar, sonlara doğru özellikle iki kişinin ruh halini alabildiğine detaylı bir biçimde yansıtıyor. Biri Tom, diğeri ise oğlu Hanno… Bu dünyadan umudunu kesen ve ölümünün yaklaşmakta olduğunu sezen Tom ölüm sonrasına kendini hazırlamaya çalışır. Bir iç hesaplaşmaya girişir böylece. Bir sonuca varamayacağını anlayınca, hiç olmazsa dünyevi işleri yoluna koyup öyle bu dünyadan göçüp gitmeye karar verir ve vasiyetnamesini hazırlatır. Kısa süre sonra da absürd bir biçimde ölür. Vasiyeti üzerine aile şirketi tasfiye edilir. Belli ki Hanno’dan hiçbir umudu kalmamış ya da onun sırtına olmayacak bir yük yüklemek istememiştir.
Kitabın finali Hanno’ya ayrılmış dersek yanlış olmaz. Buddenbrookların adını geleceğe taşıyabilecek tek erkek çocuktur Hanno. Sanatçı ruhlu, hassas ve sonsuz umutsuz… Neden bu kadar mutsuz, isteksiz ve yaşama gücünden yoksun acaba? Daha önce de dediğim gibi kitabın finali çok hüzünlü. Hele ki on beş yaşında bir çocuğun hayata karşı bu kadar kayıtsız ve isteksiz oluşunu insan kabullenmek istemiyor. Ne de olsa hayat en çok çocuklara yakışıyor. Neyse, o kadar çok detay verdim ki kitaba dair, finali söylememeyi tercih ederim. Güzel hatta çok güzel bir kitap Buddenbrooklar. Benim gibi klasik edebiyata düşkün olanlara göre tam da… Kitabın finaline doğru Hanno’nun bir okul gününü anlatıyor Thomas Mann. Gerilim dolu, sıkıntılı bir okul günü… Eğitim sisteminin ciddi bir eleştirisi bence bu bölüm. Hele Latince dersinde olanlar bana Bergman’ın senaryosunu yazmış olduğu “Eziyet” adlı eski bir filmi anımsattı. İçim sıkıldı iyice. Eğitim bir işkence olmamalı.
Kitapta inanılmaz bir kadın karakter bolluğu var. Gotthold amcanın üç kızı var ve üçü de evlenmiyor. Tony iki kez evleniyor ancak bir çocuğu oluyor. O da kız… Keza o da başarısız bir evlilik yapacaktır. Clara evleniyor ve kısa süre içinde de ölüyor. Christian ise ileri bir yaşta - Tom’un ölümünden sonra - kötü niyetli bir kadınla evleniyor ve kadın tarafından bir hastaneye kapatılıyor. Görüldüğü gibi aile Dostoyevski’nin hicvettiği Vater rolünü üstlenebilecek erkek çocuklardan yoksun kalıyor. Kitabın en güçlü karakteri de yine bir kadın: Tony. Onca ölüme, felakete, kayba tanıklık ediyor ve yine de ayakta kalmayı başarıyor. Kitapta Buddenbrookların düşüşüne paralel bir biçimde yükselmekte olan Hagenstörmlerden bahsetmekte yazar. Buddenbrookların aksine tüccar kafalı, pek de ilkeli olmayan ve bolca erkek çocuğa sahip bir aile bu… Buddenbrookların temsil etmediği her şeyi onlar temsil etmekte roman boyunca. Hatta öyle ki, Buddenbrookların elinden kayıp giden gücün bir kısmı bu ailenin eline geçmekte.
Romanın dönemi de son derece ilginç tabii… 1848 olayları, Alman devletleri arasındaki şu meşhur gümrük birliği (Zollverein) ve nihayetinde de Alman birliğinin 1871’de tamamlanması, tümü kitapta arka planda gerçekleşmekte… Sözlerime kitabın arka kapağındaki kısa tanıtım yazısıyla son vermek istiyorum:
“Buddenbrooklar, Thomas Mann’ın ilk romanıdır. Mann’ın 1900 yılında, 25 yaşında kaleme aldığı eser, Almanya’nın kuzeyinde yaşayan burjuva bir ailenin ve aile ticarethanesinin birkaç kuşak boyunca geçirdiği değişimi ele alır. Buddenbrooklar, modern yaşama ayak uyduramayan saygın bir ailenin çöküşünün öyküsüdür: doğumlar, boşanmalar, ölümler, başarılar, başarısızlıklar… Küçük burjuva yaşamının ustalıklı bir portresini çizen roman, aynı zamanda burjuvazinin kaybolan değerleri için bir ağıt niteliğindedir. 1929’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen, Venedik’te Ölüm, Tonio Kröger, Büyülü Dağ, Doktor Faustus gibi yapıtların yazarı Mann’ın bu dev yapıtı, modern edebiyatın klasikleri arasındadır.”

2 yorum:

  1. Alman edebiyatı olsun çamurdan olsun diyenlerdenim :) nedense :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynı şekilde benim de Rus edebiyatına aşırı bir düşkünlüğüm var :)

      Sil