14 Mart 2013 Perşembe

Şeker Portakalı – José Mauro de Vasconcelos

 
“Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” sözleriyle başlıyor Şeker Portakalı (O meu pé de laranja lima). Tıpkı Pal Sokağı Çocukları gibi onlarca yıldır onlarca dile çevrilmiş, çoluk çocuk genç yaşlı herkesin beğenisini kazanmış, çok sevilmiş, çok okunmuş bir roman. Küçük Zezé’nin iç burkan, sonsuz hüzünlü öyküsü. 1920 doğumlu Brezilyalı yazar Vasconcelos’un da en sevilen romanı dersek yanlış olmaz sanırım. 1968’de yayımlanmış. Vasconcelos, Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da doğmuş. Yarı Kızılderili, yarı Portekizli, çok çocuklu, yoksul bir ailenin çocuğuymuş. Okumayı tek başına öğrenmiş. Tıpkı romanın başkahramanı, beş yaşındaki minik Zezé gibi… O da ailesi ile birlikte Bangu’da yaşıyor. Sözcüklerle ifade edilemeyecek kadar yoksullar. İşsiz, mutsuz bir baba, gece gündüz fabrikada çalışmak zorunda olan bir anne, kızlı erkekli bir sürü çocuk… Roman beş yaşındaki Zezé’nin yaşamından kesitler veriyor. Küçücük yaşında acıyla, yoklukla, şiddetle tanışmak zorunda kalmış, çok zeki, hayal gücü, iç dünyası sonsuz zengin ve çok duygulu küçük bir çocuğun hikâyesini anlatıyor bu kitap. Sevgiye aç ve bir o kadar da yalnız bir çocuğun… Buruk bir şiir gibi bu roman. İnsan dünyanın adaletsizliğine isyan ediyor okurken. Romanın sonunda Dostoyevski ve Budala’sı çıkıyor birden karşımıza. Şu sözlerle sona eriyor roman:

“O çağlarda, bizim çağımızda yani, yıllar önce bir Budala Prens’in, mihrabın önünde diz çökmüş ‘Budala’nın, gözleri yaşlarla dolarak ikonlara şunu sorduğunu bilmiyordum:
“OLUP BİTENLERİ ÇOCUKLARA NİÇİN ANLATMALI?”
Gerçek, sevgili Portugam; bunları bana çok erken anlatmış olmalarıdır.
Hoşça kal!”   
Çocukların çocukluklarını sonuna kadar yaşayabildikleri, hayatın acı yüzüyle tanışmak zorunda kalmadıkları bir dünya dileğiyle…
Son not: Bu kitabı seviyorsanız, Onca Yoksulluk Varken’i de seveceğinizden eminim. Okumadıysanız tavsiye ederim.
 

6 yorum:

  1. yirmi yıl önce okumuştum ve pek bir şey hatırlamıyorum, duygusundan başka...Bu yaz alıp okumalı Zeze'yi...

    YanıtlaSil
  2. Benim ilk okumam oldu. Geç olsun güç olmasın :) İkinci okumalar bazen daha değerli oluyor.

    YanıtlaSil
  3. İçim cız eder Seda, beni alıp çocukluğuma götüren kitaptır :) öpüp koklanası bir eserdir benim için. Ona bile makas attılar ya pes!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Bolat, tam da dediğiniz gibi... İnsanın içi cız ediyor. Benim ilk okumam oldu ve bayıldım tek kelime ile. Nasıl olur da insanlar bir kitaba, hem de böyle bir kitaba kafayı takarlar aklım almıyor. Yoksulluktan, açlıktan, üç beş kuruş için çalışırken ölen onca küçük çocuk varken yeryüzünde nelerle uğraşıyoruz!! Yazık bize!

      Sil
  4. Kitabı beşinci sınıfa giderken okumuştum galiba ben. Yani 10-11 yaşlarındayken. Sonra bir daha okudum gerçi. O zaman çok ağlamıştım. Hele Zézé'nin babasını mutlu etmek için şarkı söylediği fakat dayak yediği kısım. Annem çok uğraşmıştı teselli etmek için, hâlâ hatırlıyorum o anı.
    Bende çok başkadır yeri *.*

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir yetişkini bile bu kadar derinden sarsıyorsa, çocukları kimbilir nasıl etkiliyordur bu kitap. Bu kitabı on ikimde okuyacaktım güya. Dostoyevski'yi o yaşımda keşfetmek okuma maceramı ciddi etkilemişti o yıllarda. Döne döne onun romanlarını okur olmuştum. Sonra da varoluşçulara, Latin Amerikalı yazarlara sarmıştım. Derken yıllar geçti. Kısmet bu yaşımaymış yani :) Geç olsun güç olmasın :)

      Sil