15 Nisan 2013 Pazartesi

Masumiyet Müzesi – Orhan Pamuk


Orhan Pamuk romanlarıyla aramda nedenini tam olarak bilmediğim bir mesafe olmuştur her zaman. Uzun yıllar önce okuduğum Yeni Hayat, Kara Kitap ya da Benim Adım Kırmızı’dan bana çok şey kalmamış nedense. Belki bu yaşımda yeniden okunmayı bekliyorlardır. Neden olmasın? Bir tek Cevdet Bey ve Oğulları’nı beğendiğimi hatırlıyorum. Ama bir Dostoyevski beğenir gibi değil elbette. Daha çok aklımla… Masumiyet Müzesi’ni yeni okudum. Ne garip! 2008’de yayımlanmış. Yani tam beş yıl olmuş bu kitap çıkalı. Ne de çok reklamı yapılmış, ne çok konuşulmuştu. Biraz bekleyeyim, öyle okurum demiştim kendi kendime. Beş koca yıl geçmiş bu arada. Zaman nasıl da hızla geçiyor. Şaşırtıcı ve esrarengiz bir biçimde… Ama okumak kısmette varmış. Bu da önemli bir şey tabii ki… İyi ki de okumuşum diyorum. İlk kez o garip mesafeyi hissetmeden okudum bir Orhan Pamuk romanını. Samimi, yakın ve sıcak buldum. Merakla okudum her bölümünü. Hikâyenin içine çekildim bir biçimde. 30-40 yıl öncesinin İstanbul’u, tombaladan kolonyaya, tek kanallı televizyondan bol melodramlı Türk sinemasına, gazinolardan çekirdek yenilip gazoz içilen açık hava sinemalarına, hatta ve hatta yaz akşamları yenen yoğurtlu patlıcan kızartmasına, o kadar çok nostaljik unsur barındırıyor ki roman, bu şehrin, bu kültürün meraklı bir mensubu olan benim gibi birinin kayıtsız kalması mümkün değil zaten.
 
Gelelim hikâyeye… “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye başlıyor Masumiyet Müzesi. Nişantaşlı zengin bir aileye mensup Kemal ile kendisinden on iki yaş küçük uzak ve yoksul akrabası Füsun’un aşkını anlatıyor Masumiyet Müzesi. 1975 yılında başlıyor roman. Otuz yaşındaki Kemal, Paris’te öğrenim görmüş, kendi dengi olarak gördüğü ve sevdiğini düşündüğü Sibel’le nişanlanmak üzeredir. Halinden son derece memnundur. Ancak yıllardır görmediği uzak akrabası Füsun’u bir gün tesadüfen görünce bütün hayatı değişir. Füsun’a duyduğu ilgi çok kısa bir süre içinde büyük ve takıntılı bir aşka dönüşecektir. Öyle ki bu durum Kemal’i, yıllar boyunca, Füsun’un dokunduğu ya da onun dünyasına ait, Füsun’u Füsun yapan objeleri birer birer toplayıp bunları sergileyeceği bir müze kurmaya kadar götürecektir.
 
Roman birinci tekil şahısta yazılmış. Romanın sonunda, Kemal, bir romana dönüştürmesi için öyküsünü Orhan Pamuk’a teslim ediyor. Orhan Pamuk da öyküyü Kemal’in ağzından birinci tekil şahısta yazıyor. Roman “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” sözleriyle sona ermekte. Kemal yaşadıklarını ölümsüzleştirmek istercesine geride iki kalıcı eser bırakmak istiyor. Birincisi Orhan Pamuk’un kaleme aldığı roman, yani Masumiyet Müzesi, ikincisi ise yine kitapla aynı adı taşıyan ve Çukurcuma’da Pamuk tarafından açılmış olan müze. Kitabın 574. sayfasına bir de bilet basılmış. Elinde kitabıyla müzeye giden ziyaretçi kapıdaki görevliye bu bileti damgalatarak içeri girebilecek. Kitaba dair bir hoşluk J Acaba yeryüzünde bir kitapla aynı adı taşıyan ve daha da önemlisi, kitabın satırları arasında gezen yüzlerce nesneyi ziyaretçisiyle buluşturan bir başka müze var mı?
 
Kitaptan geriye bana bir dolu soru kaldı. Aşka, ihanete, evliliğe, aileye, mutluluğa ve daha pek çok şeye dair… Kemal’in takıntılı aşkı beni hiç şaşırtmadı. Gerçek hayatta yok mu hiç? Edebiyat, sanat için de sağlam malzemedir hem. Aklıma hemen Kolera Günlerinde Aşk geldi mesela. Sibel’in yaşadıkları, Kemal’in onu düşürdüğü durum beni de kızdırdı. Kemal o kadar anlayış ve iyi niyeti hak ediyor muydu o durumda? Ancak tek sorumlu da Kemal mi? Sibel’in içselleştirilmemiş, yüzeysel ve özgüvenden yoksun modernliği hiç mi sorumlu değil? “İyi” bir evlilik yapma ya da o evliliği koruma adına ödün verecek olmak ne kadar etik? Aklıma hemen Kemal’in “sosyetik” annesi geliyor. Yıllarca kocasının metreslerini görmezden gelmiş ve evliliğini devam ettirmiş olan annesi… Sibel Kemal’le evlenmiş olsaydı, onu bekleyen de bundan fazlası olmayacaktı bence.   
 
Gelelim Füsun’a… O tam bir muamma benim için… 1970’lerin Türkiye’sinde çocuk denecek yaştaki bir genç kız evlenmek üzere olan bir erkekle beraber oluyor. Hem de onlarca kez. Gerçekten Kemal’in düşündüğü gibi cinselliği merak ediyor olduğu için mi sadece? Evet, Kemal’e aşık ama hiç mi umudu, beklentisi yok Kemal’den yana? Peki ya sonrası? Yıllar boyunca Kemal’e karşı sergilediği tutum? Gururu kırılmış, hem de çok… Sanki Kemal’i hiç affetmemiş gibi… Kemal bütün bir roman boyunca Füsun’u anlattığı halde bu genç kadının gerçek hislerine dair ne kadar az şey biliyoruz. Bütün bir yaşamı bir hayal kırıklığı sanki. Güzellik yarışması, üniversiteye giriş sınavı, artist olma hayalleri… Gerçekleşmemiş düşler… Kemal’in büyük aşkı da yetmiyor galiba Füsun’u mutlu etmeye, öfkesini, kırgınlığını dindirmeye…  
 
Daha çok soru var aklımda. Bekâret konusu mesela. Kitabın tam kalbinde aslında bu konu. Yazarın Füsun’u romanın sonunda öldürmesi bana Anna Karenina’nın sonunu anımsattı. Tolstoy da ahlâkçı bir finalle Anna’yı öldürmüyor mu kitabı bitirirken. Ya da bir kitap ve bir müzenin doğması, Kemal’in  aşkının bir efsane gibi anlatılması için Füsun’un ölmesi şart mıydı? Bu yazı burada bitsin bence. Bu arada, o kadar detaylı bir Orhan Pamuk biyografisine gerçekten ihtiyaç var mı kitapta? Söz konusu olan Orhan Pamuk iken hem de… Aklıma Yağmur Kesiği’ndeki 2,5 satırlık Uğur Yücel biyografisi geliyor nedense, Pamuk’un satırlar dolusu biyografisi gözüme çarptıkça.  
 
Son söz: “Bazan” adını taşıyan 69. bölüme bayıldım. Çok sevimli geldi bana. İnsanı gülümseten türden… Kitabın kendine has mizah duygusunu da sevdim.

İlgilenenler için:
http://www.masumiyetmuzesi.org/


11 yorum:

  1. Pamuk, Harvard'daki bir konferansında en çok etkilendiği romanın Anna Karenina olduğunu söylemiş :)

    YanıtlaSil
  2. Özellikle Anna Karenina'ya olan ilgisini bilmiyordum N. Narda. İletişim'den çıkan Anna Karenina'ya güzel bir önsöz yazmıştı yıllar önce. Dostoyevski, Tolstoy, Marquez gibi büyük yazarlara özel bir düşkünlüğü olduğunu okumuştum bir yerde de.

    YanıtlaSil
  3. Merhaba Seda. Nasılsın? Sana birşey diycem belki inanmayacaksın ama kaç zamandır bloğunu arıyorum...
    Geçtiğimiz aylardan birinde yazışırken" buluşup kahve eşliğinde kitap sohbeti yapalım" demiştik ve bende sana uygun zamanını soracaktım ama birtürlü ismin ve bloğunu bulamadım. :(( yanlış anlaşılmasın unutkanlıktan değil.
    Şimdide paylaşımını gördüm ve hemen bunu paylaşmalıyım edim. :)
    Birde bu kitabı geçtiğimiz senelerde okudum ve sıkıldım desem yeridir. Belki de her ayrıntıyı vermesiydi beni sıkan. Ama müzeyi gezmeyi çook istiyorum. Hakediyor bu ziyareti diye düşünüyorum.
    İyi haftalar, iyi akşamlar :)

    YanıtlaSil
  4. Merhaba Gülşah :) Paylaşmakla iyi ettin. İşte hala buradayım :) Geçen hafta Galata civarındaydım. Kitabı yeni bitirmiştim ve Müze'yi gezmeyi çok istiyordum. Ama vaktim o kadar azdı ki Çukurcuma'ya geçmeyi gözüm kesmedi. Birlikte gitmeye ne dersin bir gün?
    Görüşmek üzere :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Oluur derim.
      Görüşmek üzere. :) iyi okumalar.

      Sil
  5. Kitapları biraz ağır ilerler ama ben severim kendisini, Müze projesi ise ilginç oldu :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ilk firsatta gormek istiyorum muzeyi kismetse...

      Sil
    2. Aslında yaşanmamışlıktan oluşan bir müze :)Bu duygu tuhaf bir his veriyor insana, oysa her şey gerçek gibi duruyor.

      Sil
    3. İyice merak ettim şimdi. Belli ki siz gezmişsiniz. Biraz da ortaya çıkan şeyin ruhunu merak ettiğim için gitmek istiyorum oraya.

      Sil
  6. Ben Masumiyet Müzesi'ni okudum sadece. Kuzenimden ödünç alıp okumuştum ama iki senedir bende kitap, bir türlü veremedim O:)

    Açıkçası sevmemiştim kitabı. Bana çok "Türk filmi" gibi geldi. Sonu falan... Bence koleksiyonerlik, bir şeyleri biriktirme takıntısı çok ilginçti, belki bunun üzerine kurulu bir romanı severdim. Orhan Pamuk'a nedense önyargılıyım zaten. Yine de Benim Adım Kırmızı'yı okumayı çok istiyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bense nedense ilk kez gerçek bir ilgiyle okudum bir Orhan Pamuk romanını. Benim Adım Kırmızı'yı çok beğenen arkadaşlarım olmuştu. Ben çok ısınamamıştım. Belki bu yaşımda yeniden okumalıyım.

      Sil