1 Haziran 2013 Cumartesi

Beyoğlu Rapsodisi – Ahmet Ümit


Geçen yaz okuduğum Bab-ı Esrar’dan sonra bir başka Ahmet Ümit romanı okumayı çok istiyordum. Gözüm İstanbul Hatırası’ndaydı. Karşıma Beyoğlu Rapsodisi çıkınca bir kitapçıda, önceliğim değişiverdi. Sanki biraz da Beyoğlu’nun hatırına… Lafı çok uzatmadan gelelim romana… 2003 yılında yayımlanmış Beyoğlu Rapsodisi. Neredeyse tüm Ahmet Ümit kitapları gibi baskı üstüne baskı yapmış. Birbirlerinden çok farklı karakterlere sahip, ellili yaşlarını süren üç arkadaşın, Selim, Kenan ve Nihat’ın etrafında gelişen polisiye bir roman Beyoğlu Rapsodisi. Galatasaray Lisesi’nde yatılı okudukları yıllardan beri içtikleri su ayrı gitmeyen bu üç arkadaşın yaşamı, günün birinde Kenan’ın ölümsüzlük konusuna kafayı takmasıyla değişiverir. Benden bu kadar… Ne de olsa kitap polisiye…
Ne yalan söyleyeyim, Ahmet Ümit okumak oldukça zevkli. Su gibi akıp gidiyor eldeki kitap. Ancak itiraf etmeliyim ki, Bab-ı Esrar’la kıyasladığımda, bu kez tempoyu hayli düşük buldum. Hatta bir polisiye roman için oldukça düşük temposu. Keşke daha çok meraklanıp, daha çok heyecan duyabilseydim. Kitap 550 sayfa ancak ilk 300 sayfa boyunca, uzun monologlar ve diyaloglardan bir türlü asıl konuya girilemiyor. Karakterler nasıl bir belaya bulaşacaklar bir türlü öğrenemiyor okuyucu. Uzun monologlar – ki bunlar romanın anlatıcısı Selim’e ait – ve diyaloglar bitmek bilmiyor yer yer. Örnek mi? Baraka’da başlayıp, Ayhan Işık Sokağı’ndaki, stüdyoya dönüştürülen evde süren bol şaraplı diyaloglar…
Kitabın polisiye yanından ziyade, sahnesi beni ilgilendirdi dersem yanlış olmaz. Yani Beyoğlu… Görünen o ki, Ahmet Ümit romanlarında, mekân da ana karakterlerden biri… Yani oldukça büyük bir öneme sahip. Bab-ı Esrar’da Konya vardı mesela, tüm sembolleriyle, az çok tarihiyle… Konya’ya adımını atmamış benim gibi birinde merak uyandırmaya yetecek kadar, şehir romanda önemli bir yere sahipti. Şehrin atmosferi, hikâyenin mistik yanını güçlendiriyordu. Ve Ahmet Ümit o atmosferi başarıyla yansıtıyordu okuyucuya. Bu defa da aynı şeyi Beyoğlu için söyleyebilirim. Bu kitabın her sayfasında Beyoğlu var, Beyoğlu ruhu var. Galatasaray Lisesi’nden Ağa Camii’ne, Hacı Abdullah’tan, Zencefil’e, Sadri Alışık Sokağı’ndan Ayhan Işık Sokağı’na, Robinson Crusoe Kitabevi’ne, bildiğim, sevdiğim ve bir türlü kopamadığım Beyoğlu var. Tüm kitapta altını en çok çizmek istediğim yerler de yine Beyoğlu’na dair olanlar. Mesela şöylesi:
“Bakışlarım, Galatasaray Ağası Şeyhülharem Hüseyin Ağa tarafından kesme taşlarla yaptırılmış dört yüz küsur yıllık camiye takıldı. Ağa Camii’yi, bu renkli, bu kirli, bu dünya güzeli, bu cenabet caddenin köşesine çökmüş, engin gönüllü bir dervişe benzetirdim.”
Sırada İstanbul Hatırası var. Ahmet Ümit’in İstanbul’unu merak ediyorum daha çok, polisiye bahane J

2 yorum: