3 Ağustos 2013 Cumartesi

Alıklar Birliği – John Kennedy Toole


John Kennedy Toole 1969 yılında otuz iki yaşındayken intihar etmiş. Ölümünün ardından annesi oğlundan kalan “elle yazılmış, fena halde kirli ve güçlükle okunabilen” romanı yayımlatabilmek için büyük çaba harcamış. Nihayetinde bunu başarmış da. Oğlu tarafından 60’ların başında yazılmış olan Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces) 1980 yılında yayımlanmış ve bir yıl sonra Amerika’nın en büyük edebiyat ödülü kabul edilen Pulitzer’i kazanmış. Bir ilke de imza atılmış çünkü ilk kez ölü bir yazarın yapıtına Pulitzer verilmiş.
Toole, Ignatius adında inanılmaz bir karakter yaratmış. Hem karakter hem de karakterin çevresinde gelişen olaylar öylesine absürd ki, kitabı kolaylıkla “komik” sözcüğüyle tanımlayabiliriz. Ancak “komedi” sözcüğünün yetersiz kalacağını kitabın önsözünü kaleme almış olan Walker Percy şöyle ifade ediyor: “Komedi sözcüğünü kullanmakta duraksıyorum – bir komedi olmasına karşın – çünkü akla yalnızca komik bir kitabı getiriyor, oysa bu roman bundan çok daha fazla bir şey. Falstaff boyutlarında yetkin, gürültülü bir fars demek, yapıtı daha iyi tanımlayacak. Commedia dersem biraz daha yaklaşmış olurum. Aynı zamanda hüzünlü de. Bu hüznün nereden kaynaklandığını insan tam olarak çıkartamıyor – Ignatius’un büyük, gazlı öfkelerinin ve çılgın serüvenlerinin altında yatan acıdan, ya da kitaba eşlik eden trajediden belki. Kitabın trajedisi, yazarının trajedisi; 1969 yılında, otuz iki yaşındayken canına kıyması. Bir başka acıklı yansa, yeni yapıtlarının bizden esirgenmesi.”
Gelelim kitapta neler olduğuna… Romanın başkahramanı Ignatius, New Orleans’ın yoksul bir mahallesinde annesiyle birlikte küçücük bir evde yaşıyor. Otuz yaşında, obez, müthiş komik ve son derece kılıksız… Başından hiç çıkarmadığı avcı kasketi, garip ceketleri, atkısı ve bıyığıyla evlere şenlik bir görüntüsü var. İşin ilginç yanı, doktora yapmış bu genç adam tam bir entelektüel ve hiç yabana atılmayacak bir zekâya sahip… Yaşadığı çağın insanı olmadığına kanaat getirmiş, her şeyi acımasızca eleştiriyor ve annesinin tüm ısrarlarına rağmen bir işe girip çalışmamak için adeta ruhunu satıyor. Ta ki en az kendisi kadar evlere şenlik annesi bir gece arabayla bir binaya çarpıp borçlanana kadar… Ignatius mecburen iş aramaya başlıyor ve böylece okuyucuyu gülmekten yerlere yatıracak olaylar da birbirini izliyor.
Ignatius tam bir sistem karşıtı… Neleri mi yerden yere vuruyor? Neredeyse her şeyi… Çağı, Amerika Birleşik Devletleri’ni, toplumu, kapitalist sistemi, bu sistemde ahmakça çalışmayı, sömürüyü, siyaseti, dini, eşcinselleri, ırkçıları… Diğer yandan, hiçbir ideolojiyi benimsemeyecek kadar kendi dünya görüşüne güveniyor. Hiç dostu, arkadaşı yok. Sürekli mektuplaştığı ve itiştiği bir kız arkadaşı var sadece. O da en az kendisi kadar tuhaf ve anarşist. Kitaptaki karakterlerin hepsi birbirinden komik… Aralarında geçen diyaloglar öylesine absürd ve aptalca ki, ne demek istediğimi ancak bu kitabı okuyan anlar. Kitabın adı boşuna “Alıklar Birliği” değil yani… Hele Ignatius’un annesi ile arkadaşı İtalyan asıllı Santa arasında geçen konuşmalar ya da Zenci Jones’un konuşma biçimi… Tek kelimeyle müthiş.
Kitapta bir yanda sömürenler, diğer yanda da sömürülenler, ezilenler var. Kitaptaki Zenci Jones, konsomatris kadın, Levy Pantolonları’nın sahibi Bay Levy, polis memuru Mancuso örneğin haksızlığa uğrayanlardan… Bar patroniçesi, Bayan Levy gibiler ise sömürenlerden… Yazar müthiş bir adalet duygusuyla, romanın sonunda sömürenleri cezalandırıp, ezilenleri ödüllendiriyor. Ignatius da kendi iradesiyle olmasa da yazara yardımcı oluyor. Bu kitabı sevdim mi? Evet sevdim, çünkü her şeyden önce çok komik, kendine özgü bir adaleti var ve yazar inanılmaz bir karakter yaratmayı başarmış. Hem bu kadar absürd, hem de bu kadar entelektüel bir roman karakteri tanımamıştım sanırım. Yazıyı Ignatius’un tuttuğu günlükten traji-komik bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
“Zencilerin sahip olduğu o güce, beyaz proletaryanın yüreğine korku salma yeteneğine hayranım, (oldukça kişisel bir itiraf olacak ama) ben de aynı şekilde dehşet salabilmeyi çok isterdim. Bir Zenci, salt siyah olduğu için insanları korkutabiliyor, oysa ben aynı sonuca ulaşabilmek için kaşlarımı çatıp sert sert bakmak zorundayım. Belki de Zenci olmalıydım. Oldukça iri ve ürkütücü bir Zenci olurdum herhalde; toplu taşıma araçlarında koca baldırımı yaşlı, beyaz bayanların buruşuk kalçalarına yaslar, onlara korku dolu acı çığlıklar attırırdım. Zenci olsaydım, annem bana iyi bir iş bulmam için baskı yapamazdı; çünkü benim için iyi iş diye bir şey olmazdı. Anneme gelince; yıllardır düşük maaşla hizmetçilik edip durmaktan yıpranmış, yaşlı bir Zenci olacağı için, her akşam bowling oynayacak gücü bulamazdı kendisinde. Yoksul bir mahalledeki derme çatma bir gecekonduda, hırstan uzak, huzurlu bir yaşam sürer, istenmediğimizi, çabalamanın anlamsız olacağını bilmenin hoşnutluğuyla yaşayıp giderdik.”    

8 yorum:

  1. Mutlaka okumam gerektiğine karar verdim =)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok ilginç bir kitap, kaçırma Settie :)

      Sil
  2. Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim :) Hemen sizin bloğa bakıyorum.

      Sil
  3. İşte meraklandırdın beni kitaba karşı:)Yeni basımsa kolay bulurum :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Piyasada var ama bulamazsan haberim olsun :)

      Sil
  4. Çok ilginç bir kitaba benziyor.
    Sivri karakterleri de seviyorum hem *.*
    Bulursam okuyayım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ignatius'a bayılırsın o zaman :)

      Sil