28 Ağustos 2013 Çarşamba

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat – Stefan Zweig


Kütüphanemdeki okunmamış kitapları okuyup bitirmeden yeni kitap almamaya karar verdim bir süre önce. İşte onlardan biri: Bir Kadının Yaşamından 24 Saat (Vierundzwanzig Stunden aus dem Leben einer Frau). Birkaç yıl önce Fransa’dan alıp rafa kaldırmışım. Stefan Zweig’dan bir novela. Can Yayınları 2012’de, yazarın, “Bir Yüreğin Ölümü” adlı bir başka uzun öyküsüyle beraber yayımlamış.
Nedense bu aralar hangi kitaba elimi atsam yazarı intihar etmiş çıkıyor. Zweig da onlardan biri. Yazar, 1942’de 61 yaşında iken yaşamına son vermiş. Yahudi kökenli Stefan Zweig, 1881’de Viyana’da doğmuş. Viyana Üniversitesi’nde felsefe okumuş. Henüz 23 yaşında iken felsefe doktoru olmuş. İki kez evlenmiş. Hitler’in iktidara gelişinin ertesinde, 1934 yılında ikinci eşiyle beraber ülkesinden ayrılmış. Çift önce İngiltere’de, ardından ABD’de yaşamış. Faşizmin yükselişi karşısında, insanlığın geleceğine dair duyduğu inancı giderek yitiren ve umutsuzluğa düşen yazar, 1940’ta Brezilya’ya göç etmiş ve iki yıl sonra da eşiyle birlikte intihar etmiş.
Geride bıraktığı mektupta şöyle diyor: “Tüm dostlarımı selamlıyorum. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hâlâ görebilirler. Bense çok sabırsızım, onlardan önce gidiyorum.”
Gelelim kitaba… Hikâye Fransız Rivierasında başlıyor. Sene 1904… Küçük bir pansiyonda farklı milletlere mensup insanlardan oluşan bir grup tatil yapmaktadır. Genç ve son derece yakışıklı bir Fransız’ın pansiyona gelip bir oda tutmasıyla ortalık karışır. Çünkü genç Fransız tam 24 saat sonra ansızın pansiyondan ayrılıp sırra kadem basar. Ancak tek başına değildir. Pansiyonda bir süredir tatil yapmakta olan evli, iki çocuklu ve son derece mazbut bir portre çizen Madam Henriette ile birlikte…
Olay, kadının kocası ve tatilciler üzerinde tam bir şok etkisi yaratır. Herkes işin kolayına kaçıp kadını yargılar. Nasıl olur da evli, çocuklu ve orta yaşlı bir kadın daha 24 saat önce tanıştığı bir adamla ansızın, her şeyi geride bırakıp kaçabilir? Yemek saatlerinde bir araya gelen tatilciler katı bir ahlâkçılıkla kadına yüklenirler. Ancak bir kişi – pansiyonda tatil yapmakta olan anlatıcımız – kadını yargılamadan anlamaya çalışır ve onu savunur. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olamayacağını söyler. Tutkuların gücünden söz eder. Orada bulunan yaşlı bir İngiliz bayanın dikkatini çeker bu tavrı. Bu noktadan sonra, genç Fransız’la Madam Henriette’in hikâyesi yerini yaşlı İngiliz bayanın hikâyesine bırakır. Uzun yıllardır saklanan bir sırrın itirafına tanıklık eder okuyucu. Durgun, kendi halinde akıp gitmekte olan bir nehrin bir anda nasıl çılgınca allak bullak olabileceğine şahit olur. İnsan - yoksa kadın mı demeliydim? - ruhunun karmaşıklığına dair güzel bir öykü daha…

6 yorum:

  1. “Tüm dostlarımı selamlıyorum. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hâlâ görebilirler. Bense çok sabırsızım, onlardan önce gidiyorum.”

    Yazar hayatının her anında yazar işte :) Ne güzel yazmış ölürken bile.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Özellikle son cümlesi çok etkileyici geldi bana.

      Sil
    2. Bana da öyle oldu.
      Yazarın Satranç diye bir kitabı vardı galiba, karıştırıyor da olabilirim. Elime alıp alıp bırakmıştım. Bu roman daha ilgi çekici sanki.

      Sanırım siz çevirisini okumadınız.
      Var mıdır ki acaba? :/ Bir bakmak lazım.

      Sil
    3. Evet evet Türkçe'ye çevrilmiş. Can çıkarmış 2012'de.
      Satranç Stefan Zweig'ın evet. Ben de okumuştum yıllar önce.

      Sil
    4. Satranç...Schachnovelle bize lisede okutulan zorunlu kitaplardandı. Lise son ÖSS heyecanı çok dikkat vererek okuyamamıştım. Yaz tatilinde baştan başlamıştım. İnanılmaz hoşuma gitmişti, sonra Türkçe'sini de okudum. İlk başlarda çok sarmıyor gibi hikaye ama ilerledikçe büyüsüne kapılıyorsunuz. Satranç'a bir fırsat tanınmalı :)
      Bu romanını da beğeniyle okumuştum Zweig'ın. Sonra gidip bir hevesle Almanca Marie Antoinette'ini aldım. Başlayamadım bir türlü. Okuyanınız var mı?

      Sil
    5. Ben okumadım ama okumayı isterim. Bu arada söylediğin bir şey çok dikkatimi çekti. İlk başlarda çok sarmamıştı demişsin Satranç için. Aynı şey bana da oldu öyküyü okurken. Ama sonra içine çekildim ilgiyle. Kesinlikle daha çok Zweig okumalıyım diye düşünmeye başladım hatta.

      Sil