9 Ağustos 2013 Cuma

Locarno Dilencisi – Kleist


Bugüne kadar Alman edebiyatı ile çok fazla haşır neşir olduğumu söyleyemem. Herkes kadar Goethe, Thomas Mann ya da Hermann Hesse okumuşluğum vardır ama söz konusu Kleist olunca düne kadar deyim yerindeyse tam bir cahildim. Yeter ki, geç olsun güç olmasın. Bu lafa bayılırım. Locarno Dilencisi (Sämtliche Erzählungen) ile bir başlangıç yaptım bile. Bu bir öykü kitabı. Kitabın en başında Kleist Üzerine ve Kleist’ın Öykücülüğü adlarını taşıyan iki kısa çalışma yer alıyor. Benim gibi Kleist’ı tanımayan bir okuyucu için öykülere başlamadan önce çok makbule geçti doğrusu. Bu sayede neler mi öğrendim? İşte bunları:
1777’de Frankfurt’ta doğmuş ve 1811’de intihar etmiş. Yani 34 yaşında…
Tiyatro eserleri ve öyküleriyle tanınıyor. Tiyatro yazarlığından ziyade öykücülüğü önemseniyor. İşin ilginç yanı, öykülerinde kendinden, duygularından hiçbir iz yokken, dramalarında durum tam tersiymiş.
Öykülerinde kendisini tamamen silikleştirip, salt gözlemci haline getirmiş. Bunların son derece donuk ve aşırı maddeci öyküler olduğu vurgulanıyor.
Yabanıl, çağına ve çevresine düşman, katı, fanatik bir abartıcı, sabırsız, sıradan olan her şeye karşı kayıtsız biri olarak tarif ediliyor Kleist.
Eserlerindeki insanlar da sınırlarda geziyorlar. Bunlar dengesiz ve tutarsız kişiler. İçlerinde kötücül, hastalıklı bir şeyler var. Bu açıdan Dostoyevski’ye en çok yaklaşan tek Alman yazarı olduğunu söylüyor ilk makale (İşte bu benzerlik beni gerçekten ilgilendiriyor) .
Kahramanları da işlediği konular da doğaüstü yanlar taşıyor.
Kleist’ın kahramanlarının bu kadar uçlarda geziyor olmasını Alman halkı pek sevmemiş görünüşe göre. Bu farklı, kestirilemeyen ve ideal olmaktan uzak kahramanları benimseyememiş.
Kleist’ın çok özel ve benzersiz bir yazar olduğundan söz ediyor ilk makale. Ne klasik dönemin, ne de romantik dönemin etkisinde kaldığını söylüyor.
Gelelim öykülere… Kitapta uzunlu kısalı toplam yedi öykü var. Şili’den İtalya’ya farklı farklı ülkelerde, on altıncı yüzyıldan, on sekizinci yüzyıla değişik dönemlerde geçiyor bu öyküler. Tuhaf, ilginç öyküler bunlar.   Kendi iradeleri dışında birdenbire hamile kalan kadınlar, vaktiyle hoyrat davrandıkları yoksullar tarafından lanetlenen soylular ya da bir ayin sırasında, kutsal müziğin etkisiyle imana gelip, fanatikleşen insanlar var. Tecavüzcüler, cellâtlar, katiller, kalleşler var. Her öyküde iyilerle kötüler bir biçimde karşı karşıya geliyor. Kazanan her zaman iyiler olmuyor elbette. Tam mutlu son beklediğiniz anda esas oğlan bir kılıç darbesiyle düşmanlarınca yere serilebiliyor. Ya da tüm hayatını iyilikle geçirmiş bir adam idam edilebiliyor. Hem de buz gibi, mekanik ve katı bir tutumla… Gerçekten de, karanlık bir şeyler var Kleist’ta. Diğer yandan, evet, bu hikâyeler kuru ya da duygudan uzak olabilir ama müthiş sürükleyiciler. Ve kendilerine özgü bir çekicilikleri var. İyi ki Kleist’la tanıştım dedirtiyorlar.  

6 yorum:

  1. Geçenlerde Can'ın web sitesinde dolaştım da, herhalde insanın bir ömür okusa bitiremeyeceği kadar çok kitap yayınlamışlar, hemen hepsi de kaliteli, güzel.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kanayan yarama parmak bastın Cessie :) Okunacak o kadar çok kitap var ki, bir ömür yetmez.

      Sil
  2. Yanıtlar
    1. Bende merak uyandırdı nedense... Oyunlarını da okumak isterim.

      Sil
  3. çevirinin payı var mıdır bilmem ama anlatımdaki bakıştaki o soğukluk diyebileceğim hayretsizlik diyebileceğim bir şey yüzünden.Ya da sonradan benzerlerini okuduğum ve bunlarda özel bir tad almadığımdan...Aklımda böyle kalmış:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle doğru saptamışsın. Kitaptaki makalelerde de o duygusuzluk sürekli vurgulanıyor. Dostoyevski'ye en çok benzeyen tek Alman yazar olduğu söylenmiş. Ben biraz da o gözle bakmaya çalıştım. Bir benzerlik varsa, sadece bazı karakterlerinin kötücül, hastalıklı yanlarıyla ilgili olabilir yoksa Dostoyevski apayrı, eşsiz bir dünya, hiç şüphesiz.

      Sil