31 Ocak 2013 Perşembe

Mutlu Moskova – Andrey Platonov


Bir zamanlar büyük ve güzel bir Rus edebiyatı vardı. Sahi nerelerde o? Nerelerde o Rus ruhu? Nerelerde Raskolnikov, Alyoşa, İvan, Çiçikov, Oblomov ve diğerleri? O garip, acınası, sevilesi, kızılası ve tekrar acınası karakterler… Nerelerde o suçlar ve cezalar, savaşlar ve barışlar, ustalar ve Margaritalar? Birkaç yıl önce Le Magazine Littéraire bir sayısını Dostoyevski’ye ayırmıştı. Rus edebiyatı uzmanı Ludmila Saraskina ile yapılmış güzel bir söyleşi de vardı dosyada. Saraskina’nın “Dünden bugüne, Dostoyevski’nin Rus edebiyatındaki mirası nedir?” sorusuna verdiği yanıt çok ilgimi çekmişti. Saraskina, Dostoyevski’den hemen sonra gelen Andrey Belıy, Alexandre Blok gibi yazar ve şairlerin büyük birer Dostoyevski hayranı olduklarını, hatta kendi eserlerini onun etkisi altında verdiklerini söylüyordu. Onu sevdiklerini ve kendilerini ona yakın hissettiklerini ekliyordu. Ancak çağdaş yazarlar söz konusu olduğunda durum bambaşkaydı Saraskina’ya göre. Bugün artık para için, modaya uygun ve mevsimlik yazılıyordu. Yazarların post-modernizmle post-post-modernizm arasında gidip geldiklerini söylüyordu. Daha da ilginci, pek çok yazarın Dostoyevski’nin kutsal mirasından rahatsız olduklarını ve bu mirasa karşı savaştıklarını söylemesiydi. Sebep ortadaydı Saraskina’ya göre. Dostoyevski söz konusu olduğunda tüm bu yazarlar kendilerini çok çok küçük ve vasat hissetmekteydiler. Saraskina, Nabokov’un bile Dostoyevski’ye savaş açmış olduğundan bahsediyordu söyleşide. Çok güzel bir röportajdı gerçekten.
Nerden nereye? Ben aslında Platonov’un Mutlu Moskova’sından söz edecektim. Ama elimde değil. Bugün ne zaman Rus edebiyatından yeni bir kitap okusam, o büyük büyük referans noktaları karşıma dikiliveriyor. İçinden çıkamıyorum. Oysa Platonov’a haksızlık etmek istemem. Çünkü Mutlu Moskova güzel bir kitap. Özellikle de varoluşçuluk akımına meraklı benim gibi bir okuyucu için.  Platonov 1899 yılında doğmuş. Mühendislik eğitimi almış. Gorki tarafından yeteneği keşfedilince parlak bir giriş yapmış edebiyat dünyasına. Ancak daha sonraları, rejim eserlerinden rahatsız olunca pek çoğu yasaklanmış. Örneğin Platonov’un 1930’larda yazdığı Mutlu Moskova Rusça’da ilk kez 1991 yılında yayımlanabilmiş. Sovyetler yıkılınca yani… Mutlu Moskova, hem küçük yaşta öksüz kalan Moskova Çestnova’nın hem de Moskova’nın yolunun kesiştiği değişik meslek gruplarından bir grup idealist Sovyet insanının hikâyesi… Her biri içlerindeki boşluğu, hiçlik hissini susturmak için yaptıkları işe dört elle sarılmış durumdalar. Ya da Komyagin gibi sefilliğin dibine vurmuş yaşıyorlar. Ama yaşam oralarda bir yerde. Ve tüm bu çaresiz adamların kapısına dayanmış, rahat vermiyor. Aşk bir kurtuluş olabilir mi acaba? Moskova’nın aşkı… Kitaptan küçük, güzel bir alıntıyla yazımı bitiriyorum.

“İdare ediyorum,” dedi Komyagin. “Yaşadığım da söylenemez zaten, sadece karışmış oldum bir defa dünyaya, aldılar bulaştırdılar beni bu işe… Ne gereği varsa!”
“Nasıl ne gereği varsa?” diye sordu Moskova.
“Gönlüm yok,” dedi Komyagin. “ Sürekli şişinmek gerekiyor – ya düşüneceksin, ya konuşacaksın, ya bir yere gideceksin, ya bir faaliyet göstereceksin… Oysaki benim hiçbir şeyde gönlüm yok, yaşadığımı da unutuyorum devamlı, anımsarsam da bir ürperti…”

28 Ocak 2013 Pazartesi

Sarı Yazma - Rıfat Ilgaz


Tavsiyelerin en güzeli kitap tavsiyesi olsa gerek. Sarı Yazma’yı işte böyle değerli bir tavsiye sayesinde okudum. İlk baskısı 1976 yılında yapılmış. Kendi dilinden ve kaleminden Rıfat Ilgaz… İlk sayfayı açar açmaz bir şiir çarpıyor gözünüze. Yazarın kendi el yazısıyla basılmış. 1991 tarihli… Yazarın tüm hayatını nasıl geçirdiğinin özeti gibi, öylesine insancıl:
 
Son Şiirim
Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!

Sarı Yazma yazarın Cide’ye varışıyla başlıyor. Şöyle diyor: “Belki dinlenmek, son ayların yorgunluğunu çıkarmak da vardı düşündüklerimin içinde. Gerçekten çok yorulmuştum. Bir kargaşa, bir tedirginlik kaynağı olduğumu anladığım evimden kaçmıştım. Bütün bu kalabalığın benimle hiçbir yakınlığı kalmadığını, bu evim dediğim yerde öksürüklü, aksırıklı yaşlı bir sığıntıdan başka bir şey olmadığımı anlamıştım. Üst üste gelen hırlaşmaların uyandırdığı sinirlilikle kapıyı çekip çıkmıştım.” Belli ki çok yorulmuş, bıkmış her şeyden. Yaklaşık elli yıl sonra memleketi Cide’ye sığınıyor yeniden. Gelişini şu sözlerle anlatıyor: “Buraya niçin mi geldim? İnsandan, toplumdan yıldığım, korktuğum, kaçtığım için değil. Tükendiğime inandığım için hiç değil. Belki de yeniden başlamak, yeniden doğup yaşamak, büyüyüp yaşlanmak için… Gerilere doğru daha bilinçli bakıp tadını çıkarabilmek için…”

Cide, 1911 doğumlu Rıfat Ilgaz’ın doğduğu ve on iki yaşına kadar yaşadığı, derin bağlarla bağlı olduğu yer. Babasının devlet memuru olarak çalıştığı Cide’den Samsun’a gitmek üzere ailece ayrılıyorlar 1923’te. Kitap boyunca her fırsatta Cide’den ve Cide insanından sevgiyle bahsediyor. Kitabın adı da Cideli kadınların taktığı sarı yazmadan geliyor zaten. Cide’nin gelişimindeki rolünü şu sözlerle ifade ediyor Rıfat Ilgaz: “Cide, eşsiz doğası, toplumsal oluşumu, tarihsel değişimiyle beni yoğurmuş, bugünkü durumuma getirmişti. Bir kişi için anadili neyse, ilk edindiği ana toplumbilim de oydu, onun kadar, belki ondan da önemliydi bence. Coğrafyada nasıl bir Karadeniz varsa Anadolu kıyıları da vardı. Bu kıyılarda kendine özgü bir yaşayış tutturan bırakılmış, unutulmuş, yolsuz, bakımsız bir Cide vardı ve ben ne olursam olayım bu fakir memleketin bir ürünüydüm.”  

Çocukluğundan başlayarak anlatmaya başlıyor Rıfat Ilgaz. Tıpkı bir roman gibi… Ailesini, çocukluk günlerini, arkadaşlarını, çevresini anlatıyor geriye dönüşlerle. Neredeyse 100 yıl öncesine götürüyor bizi. O zor zamanlara yani... Birinci Dünya Savaşı’nı, seferberlik yıllarını, Kurtuluş Savaşı’nı ve tüm bu savaşların yol açtığı o büyük yokluğu, yoksunluğu yaşıyor. Bugünün karnı tok sırtı pek, rahata düşkün insanının tahayyül etmekte bile zorlanacağı bir yokluktan söz ediyor. Sarı Yazma gibi kitaplar ders kitabı diye okutulmalı okullarda. Paralel okumalar yapılmalı. Edebiyatla, sanatla tarih el ele vermeli. Kuru tarih kitaplarının dolduramadığı boşlukları öyle güzel doldurur ki böyle eserler…

Kitaba dönelim biz. Cide’den Samsun’a zorunlu geçiş, ardından Kastamonu’da Öğretmen Okulu’nda geçirdiği yıllar, ilk aşk, edebiyat tutkusu, ilkokul öğretmeni olarak çalıştığı seneler, ilk evlilik, ilk çocuk, hepsi birbirini kovalıyor. Ne yaparsa yapsın, nerede olursa olsun yaşamını şekillendiren iki temel şey var: Edebiyat tutkusu ve insan sevgisi. Daha öğrenciyken kaleminin gücü dikkatleri çekiyor. Şiirleri dönemin edebiyat dergilerinde yayımlanıyor. Hepsi büyük bir edebiyat adamının doğmakta olduğuna işaret ediyor sanki. Diğer yandan, çocukluk yıllarında sezgileriyle kavradığı dünyayı, büyüdükçe, bilgisi ve farkındalığı arttıkça daha iyi anlamaya başlıyor. Tüm yaşamı boyunca yılmadan, korkmadan savunacağı, uğrunda nice bedeller ödeyeceği dünya görüşü şekillenmeye başlıyor. Hepsinin temelinde de insan sevgisi, insana olan inanç yatıyor. İlkokul öğretmenliği yıllarında da, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü bitirdikten sonra, Türkçe öğretmeni olarak çalıştığı yıllarda da hep idealizmi, insan sevgisi öne çıkıyor. Yeri geldiğinde, paltosunu paylaşacak kadar seviyor öğrencisini. Değer veriyor ona. İnanıyor, güveniyor.  Şu satırlar insanın içine dert olacak cinsten:

“O yıl kış da dayanılır gibi değildi. Bir arkadaştan aldığım eski bir pardösü, beni, değil soğuktan korumak, gülünç olmaktan bile kurtaramıyordu. Oğlumun yokluk, yoksunluk içinde büyümekte oluşu, beni okuldaki çocukların yaşayışlarını izlemeye itiyordu. Karagümrük Ortaokulu bu bakımdan içler acısı örneklerle doluydu. Hele müdür yardımcısı olduğum yıl daha da yakından izlemek fırsatını bulmuştum bu acıklı durumu. Okul, çifte öğretim yapıyordu. En azdan beş yüzerden bin çocukla yakından ilgileniyordum. Her türlü çocuk vardı bunların içinde. Aç gelip aç gidenler bir yana, yarım gün çalışanlardan, kış sabahları gazete satıp evinin kömürünü odununu sağlamaya çalışanlara, paltosuzluktan, ayakkabısızlıktan evinden çıkamayanlara kadar… Çocukların yalnız dersleriyle, notlarıyla değil, üstleri başları, yemeleri içmeleriyle de uğraşıyordum. Bütün “devamsızlık”ların altında üzücü olaylar, kahredici nedenler yatıyordu. Bunları çözümlemeye çalışmak da işlerim arasına girmişti.”

Başka bir yerde de şunları söylüyor:

“Kendimi yetiştirdikçe anlayışlı öğrenciler yetiştiriyor, sanatı, gerçekçi, toplumcu açıdan izlemelerini, benimsemelerini istiyordum. Müdür olmak, yönetici olmak gibi bir dileğim yoktu. İyi bir edebiyat öğretmeni, iyi bir toplumcu şair olmak istiyordum sadece. Çıkardığım Yarenlik adlı şiir kitabı, benim gibi ilk kitabını yayınlayan bir şair için büyük başarıydı. En az kırk elli eleştiri görmüştü kitabım, hemen bütün eleştirmenler olumlu karşılamıştı yapıtımı.”

Ne yazık ki, kısa süre sonra ikinci kitabı Sınıf yüzünden öğretmenlik hayatı sona erer. Kitapları toplatılır ve tutuklanır. Bundan sonra hapishane ve hastane yılları başlayacaktır. Ne devlet, ne de yıllardır çekmekte olduğu verem hastalığı rahat bırakacaktır yazarı. Hapishaneden sanatoryuma en zor koşullarda ölüme de, zulme de direnecektir. Dergiler, kitaplar çıkarmaya devam edecek, ünü günden güne artacak, çevresinden dostları eksik olmayacaktır. Kitaptaki bazı yerler öylesine içime işledi ki… Ciğerleri neredeyse iflas etmiş, böylesine idealist, büyük bir değeri en korkunç hastane ve hapishane koşullarında düşünmek insanın nasıl ağırına gidiyor… Hele bir yer var ki kitapta, çok etkiledi beni. Rıfat Ilgaz hapishanede berbat bir yatakta yatıyor. Beraber dergi çıkardıkları, yol arkadaşı Aziz Nesin’den kendisine bir yatak göndermesini istiyor. Aziz Nesin kendi yatağını gönderiyor. Başka zamanlara ait, bambaşka insanlar sanki hepsi… Daha kimler yok ki kitapta… Neler yok ki… Geç okudum ama iyi ki okudum bu güzel kitabı. Herkese tavsiye ederim.  

 

24 Ocak 2013 Perşembe

Körlük – José Saramago


Nasihatler Kitabı’ndan bir alıntıyla, “Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, gözle.” sözleriyle başlıyor Körlük (Ensaio sobre a cegueira). 1995 yılında yayımlanmış. Saramago tam yetmiş üç yaşındayken yani… 1998 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış Portekizli yazar. Çok ilginç bir roman Körlük. Araba kullanmakta olan bir adam yeşil ışıkta beklerken ansızın kör oluverir. Kısa süre içinde, kendisine yardım eden adam, karısı, muayeneye gittiği doktor, muayenehanede sıra bekleyen tüm hastalar arka arkaya kör olurlar. Sebebi belirsiz, hızla yayılan, bembeyaz bir körlüktür bu. Devlet alarm durumuna geçer. Bu “beyaz felaketin” yayılmasını önlemek için hızla bir karantina bölgesi oluşturularak körler gözetim altına alınırlar. Başlarına da askerler dikilir. Kurallar bellidir. Kaçmaya çalışan olursa öldürülecektir. Bu arada doktorun karısı kör olmadığı halde, kör numarası yaparak kocasıyla beraber hareket etmeye başlar. Salgın tüm şehre, ardından da tüm ülkeye yayılırken, körlükten kurtulan tek kişi doktorun karısı olacaktır. Körlük bir metafor olarak kullanılmış roman boyunca. Temelinde sistem eleştirisi var elbette. Kapitalizme, duyarsızlığa, adaletsizliğe, zulme getirilen büyük bir eleştiri… “Gözlerimiz görmemeye başlamazdan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizleri kör etmişti” der körlerden biri romanın bir yerinde. Sonunun nereye varacağının bilinmediği bir ortamda herkes azar azar insanlığını yitirmeye başlar. Her zaman olduğu gibi en çok zarar gören yine kadınlar olur. Tıpkı para gibi, saat ya da altın bir kolye gibi, yiyecek karşılığı verilebilecek bir mala dönüşürler. Erkekler zulüm karşısında öylesine büyük bir basiretsizlik ve onursuzluk gösterirler ki, buna dur demek yine kadınlara düşer. Yeri gelmişken, doktorun karısı romanın başkarakteridir dersek yanlış olmaz bence. Körlükten kurtulmuş olmasının da tesadüfî olamayacağını düşünüyorum. Salgın öncesinde de kör değildi muhtemelen. Roman boyunca tüm zorluklara rağmen, büyük bir güçle hem kendisini hem de çevresindeki bir grup insanı ayakta tutmaya çalışıyor. Büyük bir fedakârlık, olgunluk ve anlayışla… Saramago roman kişilerinin hiçbirine ad vermemiş. Birinci kör, doktor, doktorun karısı gibi adlarla söz etmekte onlardan. Romanın hangi şehirde ve hangi yılda geçtiğini de bilmiyoruz. Yeryüzünde herhangi bir noktada yaşanabilecek evrensel durumlardan bahsediyor çünkü. Romanın bazı yerleri okuyucuyu insandan umudu kesmeye itecek kadar karanlık. Allahtan Saramago’nun başkarakterleri felâket boyunca insanlıklarını ve vicdanlarını korumayı başarıyorlar da rahat bir nefes alıyoruz.  
 

16 Ocak 2013 Çarşamba

Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde


Hiç şüphesiz, İrlanda edebiyatının en büyük isimlerinden biri Oscar Wilde (1854-1900). Dorian Gray’in Portresi (The Picture of  Dorian Gray) de yazarın en bilinen ve en çok okunan kitabı galiba. Bilinen tek romanı zaten. Yıllar yıllar önce küçük bir çocukken basitleştirilmiş bir versiyonunu okumuştum bu ünlü kitabın. Tam metni okumak bugüne kısmetmiş. İlginç bir “Giriş” bölümü var. Oscar Wilde sanata dair görüşlerini özlü sözler halinde sıralıyor. Bazıları çok tanıdık.  Malum, Oscar Wilde’ın epigramları çok meşhurdur. İşte birkaçı:
“Sanatçı güzel şeyler yaratandır.”
“Sanatı göz önüne serip, sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır.”
“Eleştirmen, güzel şeylerden edindiği izlenimi başka bir üsluba ya da yeni bir malzemeye dönüştürendir.”
“Güzel şeylerde çirkin anlam bulanlar, sevimli olamadan yozlaşmışlardır. Bu bir hatadır.”
“Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır. Onlar güzel şeylerin salt Güzellik ifade ettiği seçkinlerdir.”
Gelelim romana… Hikâye 19. yüzyılda İngiltere’de geçiyor. Dönemin ünlü ressamı Basil Hallward, genç Dorian Gray’in güzelliğinden öylesine etkilenir ki, onun bir portresini yapar. Güzel, iyi ve erdemli olanı yücelten, kendi halinde biridir ressam. Dorian Gray ideal güzelliği ve saflığı temsil etmektedir onun gözünde. Dorian Gray’in, ressamın arkadaşlarından Lord Henry Wotton’la tanışması bir dönüm noktası olur hikâyede. Ressamdan çok farklı biridir bu adam. Gençliği ve güzelliği abartılı bir biçimde yüceltmekte, yaşamın sadece bir zevk ve eğlenceden ibaret olduğu görüşünü savunmaktadır. Ressamın tüm ikazlarına rağmen, Dorian Gray’i kendi fikirleriyle adeta zehirler. Gençliğini yitirdiğinde, her şeyini yitireceğini düşünmeye başlayan Dorian, tüm kalbiyle, kendisinin değil, resminin yaşlanmasını diler.  Dileği gerçek olur. Dorian Gray yavaş yavaş tüm masumiyetini yitirirken, yaşlanan ve çirkinleşen kendisi değil, portresi olacaktır. Ancak, portre Dorian’ın peşini bırakmayacak, adeta onun vicdanına dönüşecektir.
Çok güzel bir roman Dorian Gray’in Portresi… Sanata, güzelliğe, gençliğe, erdeme, vicdana dair bir dolu şey söylüyor. 1891’de yayımlandığında ahlaksızlığı övdüğü gerekçesiyle ciddi tepkilere yol açmış. Oysa kitabı bilen bilir. Dorian Gray kötülüğe bulandıkça, sonuna yaklaşmaktadır.  Son sözler de Oscar Wilde’dan olsun:
“Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur.”
“Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu.”


9 Ocak 2013 Çarşamba

aysel git başımdan – Attilâ İlhan

aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
.........


NOT: Çekiliş sonuçlandı. Kazanan darqfly… Tebrikler!

8 Ocak 2013 Salı

Yağmur Kesiği – Uğur Yücel


Bu yazı yanlı bir yazı olmak zorunda. Varsın olsun, çünkü Uğur Yücel’i çok severim. Ne yaparsa yapsın, ne şekilde yaparsa yapsın tüm inancını, tüm varlığını içine kattığını hissederim. Büyük oyuncudur. Ben oyunculuğunu anlatmakta küçük kalırım. Bilen bilir. Seveni, öveni çoktur zaten. Bir dizide, bir filmde oynamaya görsün, pürdikkat izlerim. Gözleri parlar sanki oynarken. Özellikle sevdiğim Uğur Yücel karakterleri vardır. Mesela, Eşkıya’daki Cumali ya da Hırsız Polis’teki Aksak… Kolay unutulacak tipler değildir bunlar. Film biter, dizi biter, bu karakterler bir yerlerde yaşamaya devam ederler. Sizi çoğaltırlar.
Yönetmen, senarist Uğur Yücel’i de sıkı takip ederim. Uğur Yücel yeni bir filme soyunmuşsa, bir dizi çekiyorsa elbette ki büyük bir olaydır bu. Ama ne yalan söyleyeyim, daha “o” filmi çekmediğini düşünüyorum. Yazı Tura çok ses getirdi, biliyorum. İlk bölümü muazzamdı, sade ve muazzam, ama ikinci bölümü çok kaotik ve yorucu geldi bana. Hayatımın Kadını’nın müthiş bir naifliği vardı. O naifliği sevdim. Ejder Kapanı’na ise çok ısınamadım galiba. Her neyse, benim söylemek istediğim başka aslında. Uğur Yücel kitap çıkardı. Bir öykü kitabı… Bu büyük bir haber bence. Duyar duymaz kitapçıya koştum. Bir solukta okudum kitabı. Bayıldım… Bayıldım… Bayıldım…
Can Yayınları’ndan çıktı bu güzel öykü kitabı. Bir devrim gibi çıktı hem de. Simsiyah bir kapak, resimsiz… Hayatımda gördüğüm en kısa ve en havalı biyografi bu kitapta: “UĞUR YÜCEL, Kuzguncuk’ta doğdu. Tiyatro okudu. Sinema oyuncusu, senarist, yönetmen oldu. Görünmeden yazmak, film çekmek istedi. Beceremedi.”  Sadece 2,5 satır… Sonsuz mütevazı… Aaaahh, ahh! İki damla gözyaşı…
Sanat insanı sıradanlıktan çekip çıkarabilmeli. Kısa süreliğine de olsa başka bir âleme geçirebilmeli. Yeni bir şeyler söyleyebilmeli. Bu kitap hepsini vaat ediyor. Toplam 22 öykü var kitapta. Elbet bir zamanı ve mekânı var bu öykülerin ama sanki okuyucuya zamansızlık ve mekânsızlık hissi veriyorlar. Garip bir uçuculuk… Sanki her şey, herkes göğe yükseliyormuşçasına… İstanbul’da bir sahil köyü, eski zamanlar… Güzel, tuhaf insanlar… Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Müslümanlar, hatta ecinniler, köpekler… Biraradalık… Bazen ölüm, bazen aşk, bazen yalnızlık, ama hep hüzün… Öykü yazmak zor iş. Kolay gibi görünür ama birkaç sayfaya derinlik katmak herkesin harcı değil. Bu kitaptaki öykülerden duygu akıyor, şiir akıyor. Evet, 22 ayrı öykü ama sanki tek bir roman aynı zamanda. Müthiş, zekice bağlantılar… Üslûp, hele o üslûp… Şaşırtıcı… Aniden gözleriniz doluveriyor. Hiç beklemezken hem de. Bütün kitap koca bir gözyaşı gibi. Hikâye ayrı etkiliyor, dil ayrı etkiliyor. Bütün kitabı sevdim sevmesine ama bazı öyküleri ayrı yere koydum. Mesela Kardan Adam Bayramı, Amigo Yidiyor, Boş Yidiyor!, Mavra, Panayotumu!, Çığlık, Hoş Geldin!. Tüm bu öyküler defalarca okunacak, Allah’ın emri!  
Müjdeler olsun, edebiyat, hem de en hasından edebiyat yaşıyor!
Sıradan ama adanmış okuyuculara ne mutlu!
Ben bu kitaba bir Attilâ İlhan şiirini yakıştırdım en çok. Mesela böylesini:

eski sinemalar

karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
ıssız sarayların güngörmez prensiyim
yalnızlığımı belki bir aşk tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar
…..


7 Ocak 2013 Pazartesi

Halime Kaptan – Rıfat Ilgaz


CKM’deki Okuma Atölyesini yürüten sevgili Ayşe Didem Uslu sayesinde okudum Halime Kaptan’ı. Bu yılki okuma listesine onu da koymuş. Ne iyi etmiş. Rıfat Ilgaz’ı çoğumuz Hababam Sınıfı ve Karartma Geceleri ile biliriz. Bu kitabını daha önce duymamıştım. Benim ayıbım. Çok beğendim. 1910’lu yılların sonu, 20’lerin başında geçiyor hikâye. Zor zamanlarda yani… Birinci Dünya Savaşı, ardından işgal yılları, Kurtuluş Savaşı… Mekân Batı Karadeniz, Cide… Hikâye Halime’nin etrafında gelişiyor. Savaş yılları olduğundan köyde eli silah tutan her erkek askere gönderilmiş. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kalmış geride. Onlar da yoklukla, açlıkla savaşmaktalar. Herkes tuza, şekere, çaya, kahveye hasret. Yumurta bulan çocuğuna yedireceğine satmak zorunda. O derece büyük bir sefalet dört yanı sarmış. Halime’nin yaşlı kayın pederi Temel Reis büyük denizci… Evin ihtiyaçlarını karşılamak için sefere çıkar ancak yolda hastalanır ve hayatını kaybeder. Bu koşullarda oğluyla bir başına kalan Halime, erkek kılığında, Temel Reis’ten kalan sandalla Karadeniz’e açılır. Ve Halime’nin Halime Kaptan’a dönüşme öyküsü başlar. Ne deniz korsanları, ne Karadeniz’in hırçın dalgaları Halime Kaptan’ı yıldırmaz. Cesareti dilden dile dolaşır. Sevilir, sayılır. Sandalıyla İnebolu’ya cephane taşıyan, Kurtuluş Savaşı’na tüm varlığıyla destek veren o adını sanını bilmediğimiz sayısız kahramandan birine dönüşür Halime. Çok etkileyici bir roman Halime Kaptan. Kim bilir ne kadar çok Halime Kaptan geçti Anadolu’dan. O büyük savaş bu fedakâr, büyük insanlar sayesinde kazanıldı. Yeni öğrendim, Rıfat Ilgaz da Cide doğumluymuş. 1911 doğumlu… O zor zamanlar yazarın çocukluk yıllarına denk düşüyor. Belki de Halime Kaptan gerçektir. Neden olmasın?

 

3 Ocak 2013 Perşembe

Bu çekiliş de benden!


 
Merhaba… Bir çekiliş sözüm vardı. Ödül George Eliot’tan Silas Marner… Sorum çok basit:
Aysel Git Başımdan” kimin şiiridir?

Son katılma tarihi: 9 Ocak 2013

Mesajlarınızı bekliyorum. Mail adresinizi de eklerseniz sevinirim J

İyi şanslar…

2 Ocak 2013 Çarşamba

Pál Sokağı Çocukları – Ferenc Molnár


2012’yi Pál Sokağı Çocukları (A Pál utcai fíuk) ile kapadım. Bir süre önce Yekta Kopan’ın bloğunda (http://filucusu.blogspot.com/) Pál Sokağı Çocukları’nın bahsine rastlayınca, bu güzel kitabı yıllar sonra yeniden okuma vaktimin gelmiş olduğunu fark ettim. Yapı Kredi Yayınları 2009’da Tarık Demirkan’ın Macarca aslından yaptığı çeviriyle yayımlamış Pál Sokağı Çocukları’nı. Çevirisiyle, baskısıyla, kapak tasarımıyla, güzel, özenli bir çalışma olmuş. Yıllardır Budapeşte’de yaşayan Tarık Demirkan kapak fotoğrafını kendisi çekmiş. Çok da güzel bir Önsöz yazmış. Şöyle başlıyor söze: “Nemecsek, Boka ve Pál Sokağı’nın diğer çocukları bundan tam yüzyıl önce, Budapeşte’de yoksul bir semt olan Józsefváros’tan yola çıktılar. Bugün artık bütün dünyada tanınıyorlar. Ve onlar önem verilen değerler uğruna her şeyin göze alınmasını ve “ihanete” karşı “kopmaz dostluğu” temsil ediyorlar. Aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ genç, hâlâ kararlı ve hâlâ inançlılar. Çünkü Pál Sokağı Çocukları, zamandan ve mekândan bağımsız, kendi yolunda yürüyen bir edebiyat şaheseri. Hâlâ çocukların gözdesi, çünkü insanı gerçekten insan yapan en önemli değerleri, abartısız, ama tartışmasız bir şekilde çocukların dünyasına sunabiliyor.”
1907 yılında yayımlanmış Pál Sokağı Çocukları. Boka, Nemecsek ve arkadaşlarının okul dışındaki zamanlarının neredeyse tümünü geçirdikleri Arsa’larını başka çocuklara kaptırmamak için hayatları pahasına verdikleri mücadeleyi anlatıyor roman. İyiliğe, adalete, dürüstlüğe, vicdana, cesarete, bağlılığa ve daha bir dolu insanî değere dair müthiş bir roman. 2006 yılında düzenlenen büyük bir kamuoyu araştırmasında, 20. yüzyıl Macar edebiyatının en önemli üç eserinden biri seçilmiş. Çok hoşuma giden ve görmeyi bütün kalbimle dilediğim bir şey de öğrendim bu arada. 2007’de, kitabın ilk baskısının 100. yıldönümü nedeniyle kitabın kahramanlarından bazılarının heykeli dikilmiş – romandan bir sahne canlandırması daha çok – ve çocukların onca sevdikleri “Arsa” aslına uygun biçimde yeniden inşa edilmiş (bkz. kapak fotoğrafı). Çok da duygulandım bunu öğrenince. Umarım kısa sürede oralara yolum düşer. Boka’ların, Nemecsek’lerin hüküm sürdüğü, iyiliğin, dürüstlüğün ve vicdanın egemen olduğu bir dünya dileğiyle…