23 Mayıs 2013 Perşembe

Şehir Filmleri Attilâ İlhan - Nur Akalın


Attilâ İlhan’la ilgili bir kitap daha… 2006 yılında +1 Kitap tarafından yayımlanmış. Attilâ İlhan, Nur Akalın’ın sorularını yanıtlıyor bu defa. Konu sinema, Türk sineması… Bilen bilir, Attilâ İlhan’ın sinema ile çok özel bir ilişkisi vardır. İyi bir izleyici olmanın ötesindedir bu ilişki. Çolpan İlhan ve Sadri Alışık’la olan yakın akrabalığı bir yana, Ali Kaptanoğlu takma adıyla senarist olarak yaklaşık on beş filme imza atmıştır. İşte bazıları: Yalnızlar Rıhtımı (1959), Şoför Nebahat (1960), Rıfat Diye Biri (1962), Ver Elini İstanbul (1962), Sokaktaki Adam (1995)… Yönetmenliğini bir zamanlar evli olduğu Biket İlhan’ın yaptığı Sokaktaki Adam’ı saymazsak, bu filmlerin önemli bir kısmı Şair Paris’e gitmeden önce 60’lı yıllarda çevrilmiş filmlerdir. 1970’lerin sonundan itibaren ise televizyon için dizi senaryoları yazmaya başlar. Bu defa Attilâ İlhan olarak, yani kendi adıyla… Sanırım Kartallar Yüksek Uçar’ı duymayan yoktur. Sadri Alışık’lı, Selda Alkor’lu kadrosuyla büyük başarı kazanmıştı 80’lerin başında… Hem de yerli dizilerin bu kadar popüler olmadığı bir dönemde.
 
Bu kitaba bayıldım desem yeridir. Hem Attilâ İlhan’a hem de sinemaya dair çok şey var bu kitapta. Birkaç saat içinde, büyük bir ilgiyle okudum. Nur Akalın’ın “Bir senaryo nasıl oluşur?” sorusuyla başlıyor kitap. Şair başlıyor anlatmaya… Nasıl senaryo yazdığını, sinema sevgisinin oluşmaya başladığı yılları, sinemanın, izlediği filmlerin şiirine olan etkisini anlatıyor, Yeşilçam sinemasını değerlendiriyor, inanılmaz içten ve çarpıcı tespitlerle tabii… O kadar ilginç şeyler söylüyor ki, keşke buraya altını çizdiğim her şeyi aktarabilsem. Yeşilçam’ın tipik bir lümpen sineması olduğunu vurguluyor mesela. Ancak başarılı olduğu, tuttuğu gerçeğini de kesinlikle yadsımıyor. Bu başarının özellikle iki şeyde çok net bir biçimde görüldüğünü söylüyor. Birincisi, 60’lara gelindiğinde Türk sinemasının Amerikan sinemasını piyasadan silip süpürmüş olması, ikincisi ise, set işçisinden montajcıya, büyük çapta teknik eleman yetişmesini sağlamış olması… Kusurlarına gelince, şunları söylüyor: “İki büyük kusuru vardır. Bir, sinema için gerekli hiçbir yatırımı yapmamışlardır. Çok para kazanmışlar ama kazandıkları parayla, gayrimenkul almışlar, turizm yapmışlardır. Sinema için bir plato bile yapmamışlar, stüdyo kurmamışlardır. Büyük kusurlarıdır bu. İki, yönetmen ve senarist yetiştirilmesinde yanlış yollara gitmişlerdir. Çünkü, sonradan doğru dürüst yönetmenlerin gelmesi televizyon sayesinde oldu. Televizyondan yetişti.”
Adından da anlaşılacağı gibi, kitabın ve tabii ki Şair’in altını çizdiği en önemli konulardan biri “şehrin” Attilâ İlhan’ın sanatındaki yeri… Hem şair, hem romancı, hem de sinemacı Attilâ İlhan’ın… Sözü kendisine bırakalım: “Roman özellikle bir şehir ürünüdür. Köyle roman olmaz. Olsa da tuhaf olur. Asıl şehirde olması lazım. Okuduğum romanların büyük bir kısmı şehirlerde geçiyordu. Kırlarda geçen çok az roman vardı. Hatta İzmir’i küçük şehir sayıyordum ben. Daha büyük şehirler olsun istiyordum. İstanbul’u onun için özlüyordum. İstanbul da yetmedi, Paris’i özledim.” Şöyle devam ediyor: “Mesela bende de, Çolpan’da da, öteki kardeşim Cengiz’de de hiçbir zaman, hiçbir gün gidip kırsal bir kesimde, küçük bir evde yaşayalım gibi budalaca bir hayal olmamıştır. Çünkü bunun konforsuzluk, rahatsızlık, sivrisinek, arı, akrep ve benzeri bir sürü densizlik olduğunu çok iyi biliriz. Oralarda yaşamışızdır.”
“Ben büyük şehir çocuğuyum. Büyük şehri sevdim. Oralarda yaşadım. Büyük şehri yazdım. Çünkü Türkiye şehirleşiyordu. Şehirlere gelenlerin bütün sorunları benim senaryolarımda, romanlarımda ve şiirlerimde vardır: Durakta bekleyen kızlar, geceleri neonların yanması, otomobil farlarına yağan yağmurlar… Bütün bunlar büyük şehir atmosferi. O büyüleyici bir atmosfer. Onun içinde pislik de var, temizlik de var, güzellik de var, alçaklık da var. Her şey var.”
Son söz: Kapak fotoğrafı Ara Güler’e aitmiş. Yalnızlar Rıhtımı filminden. Sadri Alışık’la Çolpan İlhan’ı birbirlerine çok yakıştırmışımdır hep. Çolpan İlhan çok ince, zarif bir güzelliği temsil eder benim gözümde. Sadri Alışık ise Türk sinemasının en büyük ve en yakışıklı aktörüdür bence.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

İstanbul’un Gözleri Mahmur – Melisa Gürpınar


Uğur Yücel’in Yağmur Kesiği bana bir yanıyla, yaklaşık yirmi yıl önce okuduğum, İstanbul’un Gözleri Mahmur adlı, eski İstanbul’a ve eski İstanbul’un hüzünlü insanlarına dair bir başka öykü kitabını anımsatmıştı. Yıl bitmeden yeniden okumaya niyetlenmiştim bu güzelim kitabı. Yıllar sonra yeniden… İlk okuduğumda biraz duygulu, çokça edebiyata düşkün bir kız çocuğuymuşum meğer. Malum, zaman biraz da hüzün biriktirmek demektir. Bu yaşımda çok daha dokunaklı ve anlamlı geldi tüm bu hüzünlü insan öyküleri. Melisa Gürpınar siz çok yaşayın! Bu şiirsel öykülerin her biri gerçek birer mücevher… Hele bazıları yok mu, insanın içine işliyor. Mesela adı ester, mesela kifâyet, mesela evde kalmış neriman ya da meryem abla… Hüzünlü, yalnız, garip, terk edilmiş, çok ama çok gerilerde kalmış dünyalara ait eski İstanbul insanları…
Şöyle diyor Melisa Gürpınar kitabın arka kapağında:

“Keşke İstanbul’da yaşamış ve yaşayacak olan bütün insan yüzlerini ve onların öykülerini anlatabilseydim. Bu kitaba sığdırmaya çalıştığım kişilerse, yaşamlarına izinsiz dokundum diye beni bağışlayacaklar mı acaba? Bugün, eski İstanbul’dan artakalan insanlar, doldurulmuş sarnıçlar gibi yüreklerini susturdular, yerini bile unuttular acılarının. O kaynağı yeniden deşmek istemiyorum. Yalnızca ‘eski resimlere bakar mısınız biraz’ diyorum, hepsi bu. Çünkü ben de sizler gibi, gelecekteki İstanbul’u özlüyorum daha çok.”
Her insan bir öykü… Ne çok öykü gizli bu şehirde. İyi ki sanat var, edebiyat var.  

Bu yazıya kitaptan küçük bir alıntıyla son veriyorum:

adı ester
adı ester
bir gözü görmez
öbür gözüyle dünyada gördüğü yer
Ayvansaray Balat Fener
eski palto başörtüsü
dökülmüş dişler
elinde küçük bir paket
içinde iki böbrek bir ciğer
koyun eti yemez Ester
ve din değiştirmez
kaç çocuk doğurdu onu da bilmez
sarhoş dostu da bilmez
ve zaten bir çocuk Fener’de doğdu mu
hayata yazılır ama nüfusa geçmez
...........

9 Mayıs 2013 Perşembe

gece buluşması – Attilâ İlhan

……….
yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin
yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç
karanlık adamlar hüviyetini sordu mu
ben senin olmadığını arıyorum
belki gelmem gelemem beş dakika bekle git


7 Mayıs 2013 Salı

Attilâ İlhan’la 1000 Saat – Erol Manisalı


Attilâ İlhan’la 1000 Saat ilk kez 2001 yılında yayımlanmış. Prof. Dr. Erol Manisalı ile Attilâ İlhan birkaç yıl boyunca haftada iki gün buluşarak sohbet etmişler. Fikren çok iyi anlaşmış ve dost olmuşlar. Sohbetler esnasında, Erol Manisalı yalnız kendisi için bir yandan da not tutmaya başlamış. Bunları yayımlamak gibi bir fikri yokmuş başlangıçta. Ancak zaman içinde öylesine ilginç bir boyut kazanmış ki tüm bu sohbetler ve tutulan notlar, Erol Manisalı, Attilâ İlhan’ın da onayıyla bu notları bir kitaba dönüştürmüş. İyi de yapmış. Ortaya zevkle okunan bu güzel kitap çıkmış.

Siyasetten kültüre, ekonomiden edebiyata, nelere değinilmemiş ki bu sohbetler esnasında… İşte kitaptan bazı ilginç alt başlıklar: Mustafa Kemal Solcu ve Milliyetçidir, Ecevit Nasıl Biri?, Putin ve Çok Kutupluluk, Holdingleşen Sanat, Post-Modernizm, Amerika’nın Yeni Silahı, Derviş ve Dış Hortumlama, Barış Manço Neden Sevildi?... Yaklaşık 15 yıl öncesinin gündemi var bu kitapta çoğunlukla… Kitabı okurken kapıldığım bir his var. Sanki o dönemin gündemi hem çok yakın hem de çok uzak bir zaman dilimine aitmiş gibi… Ekonomik kriz, dış borçlar, Gümrük Birliği, AB’ye üyelik tartışmaları, o dönemin siyasal aktörleri, Ecevit, Çiller, Kemal Derviş, hatta Cem Boyner… Bugün gündem bambaşka... Ne o dönemin aktörleri var, ne de gündemi…
Kitapta özellikle çok beğendiğim bir bölüm var: İnsanı Ezen Tüketim Toplumu. İçinde yaşadığımız dönem ancak bu kadar gerçekçi ve isabetli bir biçimde özetlenebilir. İşte o bölümden birkaç paragraf:
-          Soğuk Savaş sonrasında Amerikan toplumunda ve Amerika’nın dünya karşısındaki konumunda ideolojik savaş artık kalmamış gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Aslında Amerikan toplumundaki “yeni yüzeysellik”, insanlara “bireyci” bir dünya sunuyor.
-          “Bireyci dünya” bireyin kendisini bir tüketim ve eğlence çılgını olarak öne çıkarması demek. Birey toplumsal olaylarla ilgilenmeyecek, düşünmeyecek, okumayacak…
-          Peki birey ne yapacak? Tüketecek, eğlenecek, keyfine bakacak. Bol bol televizyon seyredecek, seyahat edecek, gününü gün edecek.
-          Sistem orada bireyin harcama yapmasını gerektiriyor. İnsanlar harcayacak, firmalar da istenen mal ve hizmetleri üretecek. Hatta, “istenmeyenleri” bile üretecek, ama sonunda insanlar, “aslında bunları istediklerinin” farkına varacaklar!
Toplumsal sorunları düşünmeyen insan, sanata, felsefeye ilgi duymayan insan, düşünmeyen insan, “sistem” için ideal bir insandır. Çünkü o zaman dünya nereye gidiyor, Afrika’da aç, ilaç bulamayan çocuklar neden ölüyor, gelir bölüşümü dünyada neden bozuluyor diye bir kaygısı olmayacak. Sadece kendi gelirine bakacak, önüne sürülen sonsuz mal ve hizmet seçeneklerine bakacak, Havai mi daha güzel yoksa Porto Rico mu diye kataloglardan veya televizyon reklamlarından yer beğenecek.
Kitabın son bölümü ise sadece Attilâ İlhan’la ilgili… Çok ilginç notlar düşülmüş Şair’e dair… Bölümün adı Attilâ İlhan Neleri Sevmez?. İşte birkaçı:
-          Attilâ İlhan Tanzimat’ı ve Tanzimatçıları hiç sevmez; onlar taklitçi, Batıcı, emperyalistin yanında işbirlikçi oldukları için.
-          “Opera”dan da hiç mi hiç hoşlanmaz.
-          Attilâ İlhan güzel olmayan kadınları da sevmez, onlara karşı özel bir “ilgisizliği” vardır.
-          Attilâ İlhan Batıyı karşısına alır, Batı ona göre düşmandır. Çünkü “Batı” kapitalist ve emperyalisttir. Bu nedenle sevilecek bir yanı da olamaz.
-          Uçağa binmekten nefret eder, uçak korkusu vardır.
-          Kimsenin evine gitmez, Çolpan İlhan dışında.
-          Attilâ İlhan sigarayı ve içkiyi hiç sevmez, meyhane sohbetini de. Ayık kafa ile konuşmayı, düşünmeyi tercih eder… tabii konuşanları ve düşünenleri de!
Düşünür Attilâ İlhan’ı Cumhuriyet gazetesindeki köşesinden ve yıllarca TRT 2’de yaptığı sohbet programından bilen bilir. Sol görüşlüdür, ulusalcıdır ve büyük bir Atatürk hayranıdır. Bilmeyen ve merak edenlere bu kitabı tavsiye ederim.

5 Mayıs 2013 Pazar

Ay’ı Kim Çaldı?


Geçen hafta Hayata Dair adlı bloğun sahibi  Gülşah’la Bahariye’de buluştuk. Uzun zamandır buluşup kahve içmek istiyorduk. Ben 2,5 yaşındaki kızım Burçin’i de yanımda götürdüğüm için kısa bir buluşma oldu ama yine de bir araya gelebildiğimiz için çok mutlu oldum. Gülşah benim için güzel hediyeler seçtiği gibi, kızımı da unutmamış sağ olsun J Yapı Kredi Yayınları’ndan birkaç ay önce çıkmış çok güzel bir kitap almış. Adı Ay’ı Kim Çaldı?... Yazarı Helen Stratton-Would, resimleyen ise Vlad Gerasimov. Bir gece ansızın ortadan kaybolan ay ile onun nereye kaybolduğunu çok merak eden minik Berk’in hikâyesi… Kızım kitaba bayıldı desem yeridir. Tekrardan teşekkürler sevgili Gülşah J Umarım bir sonraki buluşmamızda filmlerden ve kitaplardan konuşmak için daha çok zamanımız olur…
 
İşte Gülşah’ın blog adresi:  http://gulsahtoptas.blogspot.com/