17 Haziran 2013 Pazartesi

Yanık Sular – Carlos Fuentes


Meksika edebiyatının büyük ismi Carlos Fuentes’ten dört öykülük güzel bir kitap: Yanık Sular (Agua Quemada). 1981’de yayımlanmış. Birbiriyle bir biçimde ilintili dört öykü var kitapta. Her şeyden önce  ortak bir arka plan bu öyküleri birleştirmekte: Meksiko City… Carlos Fuentes’in olmazsa olmazlarından biri… Adaletsizliği, acımasızlığı ve olanca çarpıklığıyla bir büyük metropol… Bir bakıma hem kurban hem cellat… Hem zulme uğramış, ezilmiş, hem de zulmediyor, eziyor. Öykülerin bir diğer ortak özelliği, ortalarda bir hayalet gibi dolaşan Meksika Devrimi ve devrimden geriye kalan yozlaşma. Bu da bir diğer Carlos Fuentes vazgeçilmezi elbette... Birinci öyküde tüm hayatını acımasız bir generalin evinde hizmetçilik yaparak geçirmiş yaşlı bir kadın var. Büyük bir yalnızlık içinde… Tek dostu sokak köpekleri ve komşunun tekerlekli iskemleye mahkûm on dört yaşındaki oğlu… Dışlanan, ezilen ruhlar birbirini bulur ne de olsa… Hayaller onları bir araya getirir. İkinci öyküde yaşlı bir adam var. Bir mirasyedi… Çevresini saran gökdelenlerin arasında, değişen zamanlara inat kendi sarayını korumaya çalışıyor. Zenginlik ve “soyluluk” içinde, yaşlı, cimri annesiyle, kimselere karışmadan geçen ömrü koca bir yalan mı yoksa? Üçüncü öykü, birinci öyküde bahsi geçen acımasız generale dair… Kaynağı pis büyük bir zenginliğin ortasında üç erkek… General, oğlu ve torunu… Sır dolu hayatlar… Son öykü, sözcüklerden umudunu kesince, geleceğini “şiddet” üzerinden kazanmayı seçen bir gencin öyküsü… Bu bir zaruriyet olabilir mi? Peki ya her şeye rağmen, inatla temiz kalabilmek, bunu başarabilmek? 
 

14 Haziran 2013 Cuma

Bir Mantonun Hikâyesi – Soledad Puértolas


Kitap, Mar’ın kısa süre önce ölmüş olan annesine ait bir kürk mantoyu aramasıyla başlıyor. Umutsuzca ve takıntılı bir biçimde her yerde arıyor mantoyu Mar. Kendi evinde, kız ve hatta erkek kardeşlerinin evlerinde, bir zamanlar tüm ailenin bir arada yaşadığı, şimdi ise sadece yaşlı ve bakıma muhtaç babasının yaşamakta olduğu evde… Peki ama nerede olabilir o güzelim kürk manto? Annesine dair ne kadar da çok anıya bu kürk manto eşlik etmektedir. Peki ama ölen annenin boşluğunu bir manto doldurmaya yeter mi? Acı hiç hafifler mi? Mar düşünceler içinde kaybolmuşken kürk manto birden karşısına çıkıverir. Kapıcının güzel karısının sırtındadır manto. Tam da bu noktada hikâye biter ve bir başkası başlar. Ta ki son hikâyede kürk manto ve Mar yeniden karşımıza çıkana dek, Soledad Puértolas birbirinden güzel hikâyeler anlatır okuyucuya. Yaşama, yaşamın sıkıntılarına, rutinine, ilişkilere, yalnızlığa, farklı şehirlere ve daha pek çok şeye dair…
İlginç olan şu ki, bir hikâyenin herhangi bir yerinde bahsi geçen sıradan biri bir diğer hikâyede başkahramana dönüşüveriyor. Tüm kitap, bir biçimde birbirleriyle ilişkisi olan ya da hayatlarının bir döneminde yolları bir biçimde kesişmiş insanların hikâyelerini anlatmakta… Daha çok da kadın hikâyeleri bunlar. Mekân büyük ölçüde Madrid olsa da, bazı hikâyelerde yazar bizi farklı şehirlere de götürüyor kahramanlarıyla birlikte… Mesela Manchester’a ya da Venedik’e… Ancak bu şehirler kahramanların iç sıkıntılarını ya da kaygılarını dağıtıcı değil, tam tersine arttırıcı rol oynuyorlar hep. Kitapta gerçekten çok beğendiğim öyküler var. Özellikle bir tanesine bayıldım. Evliliğin ve sorumlulukların rutininden bunalmış bir ev kadını kocasına ayda bir günü evde yalnız geçirmek istediğini söylüyor. Hiçbir şey yapmadan, pinekleyerek ya da keyfince dolaşarak… Herhangi bir somut plan yoktur aslında kafasında. Sadece biraz nefes almak istemektedir. Kocası ılımlı bakar bu teklife. Buna göre, ayda bir gün koca işten doğruca bir otele gidecek ve geceyi orada geçirecektir. Planı uygulamaya koyarlar. Başlangıçta her şey harika gitse de, zamanla bir şeyler değişmeye başlayacaktır. Malum, rutini kırma girişimi mutluluk da getirebilir, mutsuzluk da… Risk almaya değer mi acaba? Her öykü beraberinde bir dolu soru getirip koyuyor önünüze. Bu kitap neden hâlâ Türkçe’ye çevrilmemiş, anlayabilene aşk olsun…
        

6 Haziran 2013 Perşembe

Yaşasın Özgürlük!



Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket bizim.

….

N. Hikmet

 

1 Haziran 2013 Cumartesi

Beyoğlu Rapsodisi – Ahmet Ümit


Geçen yaz okuduğum Bab-ı Esrar’dan sonra bir başka Ahmet Ümit romanı okumayı çok istiyordum. Gözüm İstanbul Hatırası’ndaydı. Karşıma Beyoğlu Rapsodisi çıkınca bir kitapçıda, önceliğim değişiverdi. Sanki biraz da Beyoğlu’nun hatırına… Lafı çok uzatmadan gelelim romana… 2003 yılında yayımlanmış Beyoğlu Rapsodisi. Neredeyse tüm Ahmet Ümit kitapları gibi baskı üstüne baskı yapmış. Birbirlerinden çok farklı karakterlere sahip, ellili yaşlarını süren üç arkadaşın, Selim, Kenan ve Nihat’ın etrafında gelişen polisiye bir roman Beyoğlu Rapsodisi. Galatasaray Lisesi’nde yatılı okudukları yıllardan beri içtikleri su ayrı gitmeyen bu üç arkadaşın yaşamı, günün birinde Kenan’ın ölümsüzlük konusuna kafayı takmasıyla değişiverir. Benden bu kadar… Ne de olsa kitap polisiye…
Ne yalan söyleyeyim, Ahmet Ümit okumak oldukça zevkli. Su gibi akıp gidiyor eldeki kitap. Ancak itiraf etmeliyim ki, Bab-ı Esrar’la kıyasladığımda, bu kez tempoyu hayli düşük buldum. Hatta bir polisiye roman için oldukça düşük temposu. Keşke daha çok meraklanıp, daha çok heyecan duyabilseydim. Kitap 550 sayfa ancak ilk 300 sayfa boyunca, uzun monologlar ve diyaloglardan bir türlü asıl konuya girilemiyor. Karakterler nasıl bir belaya bulaşacaklar bir türlü öğrenemiyor okuyucu. Uzun monologlar – ki bunlar romanın anlatıcısı Selim’e ait – ve diyaloglar bitmek bilmiyor yer yer. Örnek mi? Baraka’da başlayıp, Ayhan Işık Sokağı’ndaki, stüdyoya dönüştürülen evde süren bol şaraplı diyaloglar…
Kitabın polisiye yanından ziyade, sahnesi beni ilgilendirdi dersem yanlış olmaz. Yani Beyoğlu… Görünen o ki, Ahmet Ümit romanlarında, mekân da ana karakterlerden biri… Yani oldukça büyük bir öneme sahip. Bab-ı Esrar’da Konya vardı mesela, tüm sembolleriyle, az çok tarihiyle… Konya’ya adımını atmamış benim gibi birinde merak uyandırmaya yetecek kadar, şehir romanda önemli bir yere sahipti. Şehrin atmosferi, hikâyenin mistik yanını güçlendiriyordu. Ve Ahmet Ümit o atmosferi başarıyla yansıtıyordu okuyucuya. Bu defa da aynı şeyi Beyoğlu için söyleyebilirim. Bu kitabın her sayfasında Beyoğlu var, Beyoğlu ruhu var. Galatasaray Lisesi’nden Ağa Camii’ne, Hacı Abdullah’tan, Zencefil’e, Sadri Alışık Sokağı’ndan Ayhan Işık Sokağı’na, Robinson Crusoe Kitabevi’ne, bildiğim, sevdiğim ve bir türlü kopamadığım Beyoğlu var. Tüm kitapta altını en çok çizmek istediğim yerler de yine Beyoğlu’na dair olanlar. Mesela şöylesi:
“Bakışlarım, Galatasaray Ağası Şeyhülharem Hüseyin Ağa tarafından kesme taşlarla yaptırılmış dört yüz küsur yıllık camiye takıldı. Ağa Camii’yi, bu renkli, bu kirli, bu dünya güzeli, bu cenabet caddenin köşesine çökmüş, engin gönüllü bir dervişe benzetirdim.”
Sırada İstanbul Hatırası var. Ahmet Ümit’in İstanbul’unu merak ediyorum daha çok, polisiye bahane J