30 Temmuz 2013 Salı

Dörtlü – Jean Rhys


Geniş Geniş Bir Deniz’den sonra arayı soğutmadan ikinci Jean Rhys kitabımı da okumuş bulunuyorum. Yazar, Dörtlü’yü (Quartet) 1928’de yayımlamış. Tıpkı Geniş Geniş Bir Deniz’de olduğu gibi bu da bir kadın hikâyesi… Bu defa başkahraman Marya adında bir İngiliz… Mekân Paris, hatta Montmartre… Zaman 20. yüzyıl başı… Colette ya da Anaïs Nin okurlarının çok iyi bildiği bir zaman ve mekân hiç şüphesiz… Marya kendisi gibi göçmen olan tuhaf bir adamla evli. Stephan adında, çalıntı sanat eserleri alıp satan bir Polonyalı… Kadın adamın ne iş yaptığını bilmiyor. Daha doğrusu bilmemeyi seçiyor. Öylesine yalnız, kimsesiz ve korunmasız ki, Stephan’ın kendisine sunduğu sevecenliği ve güveni kaybetmeye hiç niyeti yok. Birlikte gayet güzel yaşayıp gidiyorlar. Ta ki adam yakayı ele verip hapse düşene kadar. Asıl hikâye de zaten bu noktada başlıyor. Marya bir kez daha Paris’in göbeğinde yalnız ve beş parasız kalıyor. Fesat ve fırsatçı insanlar için kolay bir lokma yani… Nitekim, kısa süre içinde kendisini bir oyunun içinde buluyor. Paris’te bohem bir hayat yaşayan, tuzu kuru bir İngiliz çiftin oyuncağına dönüşüyor. Kitapta sık sık tekrarlandığı üzere, suçu “fazla erdemli olmak”…
İçinde bulunduğu koşullar Marya’yı sonsuz mutsuz ediyor etmesine ama, bunları değiştirmek için de neredeyse hiçbir şey yapmıyor. İnsanı yer yer öfkelendiren bir atalet içinde. Daimî bir güven ve sevgi arayışı içinde hayat kendisini nereye savurursa oraya gidiyor. Sonsuz kırılgan, sonsuz duyarlı ve kurnazlıktan fersah fersah uzak… Varoluş sancıları içinde kıvranıp duruyor. Jean Rhys’ın tüm baş kadın karakterleri böyle mi acaba? Yalnız aklımı kurcalayan biri daha var bu romanda. Romanın diğer kadın karakteri… Kocasının Marya ile olan ilişkisine göz yummak hatta yataklık etmek zorunda kalıyor bir bakıma. Jean Rhys onu alabildiğine sevimsiz biri olarak resmetmiş. Hem fizikî hem de karakter özellikleriyle… Ama yine de bu kadın hakkında çok fazla şey bilmiyoruz. Gerçekte neler hissediyor emin olamıyoruz. Tıpkı Jane Eyre’deki “deli kadın” gibi… Bu defa da Jean Rhys bir kadına haksızlık etmiş olmasın sakın? Belki günün birinde bir başka kadın yazar – ama ille bir kadın olmalı -  çıkıp o kadının romanını yazar J Jean Rhys okumaya başladım başlayalı hiçbir yazara ve hiçbir roman karakterine güvenemez oldum. Bu iyi mi kötü mü emin olamıyorum J
 

24 Temmuz 2013 Çarşamba

kaptan – Attilâ İlhan


bu geminin yelkenlerine herifin biri paris yazmış

luxembourg garı’nın dirseğindeki çiçekçiyi bileceksin
yeşil muşamba ceketli sarışın küskün kızcağız
en dokunulmaz kızı en temiz fikrimce paris’in
pablo’ya sorarsanız bir taksi şoförüyle yatıyor
pablo!... ah pablo!... onunla bir tanışsanız
önüne gelene salamanca’dan bir şeyler anlatıyor
babasını orada bir duvar dibinde bırakmış
halbuki konuştuğu zaman fransız sanırsınız

18 Temmuz 2013 Perşembe

Geniş, Geniş Bir Deniz – Jean Rhys


Geniş, Geniş Bir Deniz (Wide Sargasso Sea), 1894 doğumlu İngiliz yazar Jean Rhys’ın son kitabı… En önemli eseri olarak kabul ediliyor. Jean Rhys Dominika’da doğmuş bir Creole (Batı Hint Adaları’nda doğup büyüyen beyaz tenlilere verilen ad)… Bu nokta önemli çünkü yazar Geniş, Geniş Bir Deniz’de Antoinette adlı bir Creole’nin hikâyesini anlatıyor. Jane Eyre’i okumuş olanlar bilir. Romanda, Jane Eyre’in mürebbiye olarak çalıştığı malikânenin üçüncü katında kilit altında tutulan bir “deli kadın” vardır. Evin efendisi Rochester’ın karısı Bertha… Onu Rochester’ın, daha doğrusu Charlotte Brontë’nin gözünden tanırız. Kötücüldür. Vahşi ve tehlikelidir. Daha da önemlisi, romanda Jane Eyre ile Rochester aşkının ve mutluluğunun önündeki yegâne engeldir.
Jean Rhys, tıpkı kendisi gibi bir Creole olan bu gizemli “deli kadına” haksızlık edildiğini düşünmüş olacak ki, hakkında bir roman yazmış ve onu tek boyutlu olmaktan kurtarmış. İyi ki de yazmış. Çünkü Geniş, Geniş Bir Deniz son zamanlarda okuduğum en incelikli, en şaşırtıcı ve en vurucu romanlardan biri. Pınar Kür tarafından çevrilmiş. Yazarın ülkemizde tanınmasını sağlayan da yine kendisi. Çok da güzel bir önsöz yazmış romana. Yazarın yaşamından ve eserlerinden söz ediyor. Kitapları, roman karakterleri hakkında kısa kısa analizler yapıyor. Son zamanlarda okuduğum en güzel önsöz diyebilirim. Ne bir sözcük eksik, ne bir sözcük fazla… Tertemiz, anlaşılır… Laf çok uzamadan, biz romana geçelim.
Jane Eyre’i okuyanlar, Rochester ile Bertha’nın yollarının nasıl kesiştiğini bilir. Rochester çok zengin bir ailenin oğludur. Duygulu ve iyi kalpli bir gençtir. Ancak ailenin küçük oğlu olduğu için, tüm miras abisine kalacaktır. Son derece bencil ve hesapçı insanlar olan babası ve abisi tarafından oyuna getirilir Rochester. Kendisine ait parası olsun ve onlardan para istemesin diye, Rochester’ı Batı Hint Adaları’nda yaşayan zengin bir kızla evlenmek zorunda bırakırlar. Yüklü bir para karşılığı Rochester Antoinette adındaki bu kızla evlenir. Ancak kendisinden saklanan bir sır vardır. Kızın ailesinin neredeyse tüm fertleri delilikten muzdariptir.  
Geniş, Geniş Bir Deniz Antoinette’in çocukluğuyla başlar. İlk bölümde anlatıcı kendisidir. Babası ölmüş, annesi ve hastalıklı küçük kardeşiyle birlikte yaşama tutunmaya çalışmaktadırlar. Kölelik kaldırılmış, eski bolluk günleri çok gerilerde kalmıştır. Daha da önemlisi, eski düzeni temsil ettikleri ve beyaz oldukları için can güvenlikleri yoktur. Annesi içinde bulundukları durumu kabullenememekte ve azar azar ruh sağlığını yitirmektedir. Koşulları, annesinin Mason adında zengin bir İngiliz’le evlenmesiyle değişiverir. Artık para sıkıntıları sona ermiştir ama trajik olaylar birbirini izler. Evlerinin kundaklanması, yangında kardeşinin ölümü ve annesinin ruh sağlığının iyiden iyiye bozulması arka arkaya gelir. Mason küçük kızı bir rahibeler okuluna gönderir, annesini ise zenci bir çiftin insafsız gözetimine bırakarak çekip gider. Tüm bu şartlar, küçüklüğünden beri güvensiz ve çekingen bir karakteri olan Antoinette’i derinden etkiler.
Romanın ikinci bölümünde anlatıcı Rochester… Ancak adı bir kez olsun geçmez. Kitabın Jane Eyre ile olan bağını bilenler onun Rochester olduğunu anlarlar. Bu bölümde evlilik gerçekleşmiş, Rochester yeni koşullara alışmaya çalışmaktadır. “Her şey çok fazla, diye düşündüm karımın ardından, bıkkın, sürerken atımı. Çok fazla mavi, çok fazla mor, çok fazla yeşil. Çiçekler aşırı kızıl, dağlar aşırı yüksek, tepeler aşırı yakın. Ve kadın yabancının biri. Yüzündeki yalvarır gibi anlam sinirime dokunuyor. Ben onu satın almadım ki, o beni satın aldı – ya da öyle sanıyor. Atımın sert kıllı yelesine baktım… Saygıdeğer babacığım. Otuz bin sterlini sorgusuz sualsiz, herhangi bir koşul ileri sürmeksizin bana ödediler. İlerde karımın haklarını koruyacak herhangi bir sözleşme de yok (bunun bir an önce yapılması gerek). Böylece geçinecek kadar param var artık. Bundan böyle ne size ne de asıl sevdiğiniz oğlunuz aziz ağabeyime yüz karası olmayacağım. Dilenci mektupları yazmayacak, alçakgönüllü ricalarda bulunmayacağım. Küçük oğulların genellikle yapmak zorunda bırakıldıkları, sinsi, kurnaz, pis numaraların hiçbirini yapmama gerek kalmayacak. Ruhumu sattım, daha doğrusu siz sattınız. Çok da kötü bir satış sayılmaz herhalde. Kız için güzel diyorlar. Aslında güzel de… Ama, gene de…”
Mecbur kaldığı bu evlilik, Rochester’ın sırtında bir yük olmaya başlamıştır. “Her şey çok parlak renkliydi, çok yabancıydı, ama benim için hiçbir anlam taşımıyordu. Evleneceğimi kararlaştırdıkları kız da öyle, benim için anlamsızdı.” Oyun yazılmış, roller dağıtılmış, Rochester da rolünü oynama başlamıştır. Para için… Okuyucu bunu bilir bilmesine ama çok da kızamaz Rochester’a… Kötü biri olmadığı ortadadır. Jean Rhys ona haksızlık etmez. Onu tek boyuta, paragöz, kötü bir karaktere indirgemez romanın hiçbir yerinde. Charlotte Brontë’nin ona atfettiği sevilesi yanları ondan esirgemez. Duyguları olan, düşünen hatta düpedüz iyi bir adamdır Rhys’ın Rochester’ı da. O da en az Antoinette kadar çaresizdir. Kızın genlerinde taşıdığı deliliğe dair bir mektup aldığında altüst olur. Tam anlamıyla kandırılmış, aldatılmıştır. “Yürürken yürürken babamın yüzünü, ipincecik dudaklarını, ağabeyimin yusyuvarlak, kendini beğenmiş gözlerini anımsadım. Biliyorlardı onlar… İnsan gerçeği nasıl bulur diye sordum ve kendime sorduğum bu soru hiçbir yol göstermedi bana. Kimse söylemezdi, söyleyemeyecekti bana gerçeği. Babam söylemez, Richard Mason söylemez. Evlendiğim kız hiç söylemez.” İç sesi susmaz bir türlü.
Gerilimi giderek artan bir evliliğe tanıklık etmeye başlarız böylece. Evliliğin başında, Rochester kızı sevmese de, fiziksel anlamda çekimine kapılmıştır. Aralarında belli bir yakınlık doğmuştur. Ancak içindeki şüpheyle birlikte kızdan uzaklaşır. Ona Bertha demeye başlar. Tüm bunlar Antoinette için çok fazladır. Giderek mutsuz olmaya başlamıştır. Hayatı boyunca ilk kez kendisini güvende hissetmiş, birazcık olsun sevgi görmüş ve tüm sevgisini karşılıksız vermiştir. Çaresizce büyüden medet umar. Ancak işe yaramaz. Rochester daha da soğur ondan.
İkinci bölümde, bir noktadan sonra anlatıcı sürekli değişir. Bir Rochester olur, bir Antoinette… İlginç olan şu ki, anlatıcı Antoinette olduğunda daha çok gelişen olaylardan haberdar oluyoruz. Antoinette duygu dünyasına dair çok fazla şey söylemiyor bize. Hatta öyle bir an geliyor ki, Christophine, Antoinette’in obeah büyücüsü yaşlı dadısı çok daha fazlasını söylüyor kızın duygu dünyasına dair.  “Sen sevişti onunla sarhoş edinceye dek… Sensiz yapamaz oluncaya dek… Artık o göremiyor güneşi. Görebiliyor yalnız seni. Ama sen istiyor tek bir şey: Onu param parça etmek.” Yine Cristophine’e ait şu sözler Antoinette’e dair çok şey söylüyor: “Bu kızı iyi tanır ben. Bir daha hiç sevgi istemeyecek senden, ölür daha iyi. Ama ben, Christophine, ben yalvarıyor sana. Seni öyle seviyor ki. Suymuşsun gibi susuyor sana. Bekle biraz, belki sever sen gene onu. Birazcık, onun da dediği gibi. Birazcık. Senin sevebileceğin gibi.”
Oysa anlatma sırası Rochester’a geçtiğinde, onun içsel çatışmalarına, kızgınlığına, mutsuzluğuna doğrudan, aracısız tanıklık eder okuyucu. “Sözcükler koşuşturup duruyor kafamda (eylemler de). Sözcükler. Bunlardan biri ‘Acıma’. Rahat bırakmıyor beni… Acımak. Peki, bana acıyan yok mu? Ömür boyu bir deliye bağlanmışım – sarhoş, yalancı bir deli – anasının kızı.” Bu arada Antoinette giderek daha çok içmekte ve Rochester’ı başkalarıyla aldatmaktadır. Rochester’ın gözünde bir şehvet düşkününden başka bir şey değildir artık o. “O hiç kimseyi sevmiyor, diyorum sana, ya da herkesi seviyor. Ona dokunamam ben. Ya da dokunursam kasırganın şu ağaca dokunacağı gibi olur – parçalamak için.”
Rochester yavaş yavaş soğukkanlı bir biçimde düşünmeye başlar. Tüm işlerini birer birer yoluna koyar. Karısı ile İngiltere’ye döner ve onu kilit altında tutmaya başlar. Kendisi ise, Jane Eyre’den de bildiğimiz gibi, mutsuzluğunu unutmak için İngiltere’den kaçar. Roman finale doğru öylesine hüzünlü ki, ancak onu okuyan ne demek istediğimi anlayabilir. Rochester Antoinette’i adada kendi kaderine terk etmez ama onun yazgısıyla kendi yazgısını hınçla, intikam alırcasına birleştirir. “Burayı çok sevdiğini söylemişti. Bugün son kez görecek buraları. Bir tek gözyaşı dökecek mi bakacağım – bir tek insanca gözyaşı…” Peki ya şu sözler? Bunlar ne anlama geliyor? Deli, evet, ama benim, benim. Tanrılara, şeytanlara, hatta Yazgı’ya bile aldırmam o zaman. Gülümserse ya da ağlarsa ya da ikisini birden… Benim için.” İnsan nasıl da karmaşık bir makine. Rochester ne hissediyor Antoinette için? Kendisi bile bilmiyor bence. Ama aynı olmadıklarını biliyor. Öylesine farklı dünyalara aitler ki, onları en çok da bu gerçek ayırıyor. Kitapta en baştan itibaren Rochester’ın İngiltere’si ile Antoinette’in adası arasındaki uçurum vurgulanıyor. Antoinette tıpkı adası gibi sonsuz yabanıl, doğaya yakın…
Kitabın sonunda anlatıcı yeniden Antoinette. Bu garip “aşk” hikâyesine son noktayı onun koyduğunu Jane Eyre’i okumuş olanlar bilir. O sona nasıl varıldığını bir de Jean Rhys’ın kaleminden okumak isteyenlere bu kitabı şiddetle tavsiye ederim. Kitaptan bana kalan iki replik daha:
Rochester: Korkunç bir hata yaptım. Affet beni. (Romanın sonlarına doğru, Rochester kendi kendine söylüyor bu sözleri)
Antoinette: Öl de, öleyim. Öl de, ölüşümü seyret. (Henüz adadan ayrılmadan Antoinette Rochester’a söylüyor bu cümleleri)

14 Temmuz 2013 Pazar

Jane Eyre – Charlotte Brontë


Bu güzelim kitabı yıllar sonra yeniden, böyle sefil sıcaklarda değil, çok daha farklı koşullarda okumayı tercih ederdim ne yalan söyleyeyim. Şöyle soğuk, yağışlı bir kış günü, elimde koca bir fincan kahveyle, ekose bir battaniyeye sarınmış vaziyette, rahat, kadife bir kanepeye uzanmış olarak mesela… Lafı çok uzatmadan söyleyeyim. Bu kitabı uzun bir aradan sonra yeniden okuma nedenim aslında başka bir kitap… Jean Rhys’ın Geniş, Geniş Bir Deniz (Wide Sargasso Sea) adlı romanı… Jane Eyre’i bilenler bilir. Romanda kilit altında tutulan, son derece ürkütücü ve tehlikeli bir “deli kadın” vardır. Jane Eyre’de bu kadını sevgili Rochester’ın gözünden tanırız ve laf aramızda pek de sevmeyiz. Rhys’ın romanı işte bu gizemli deli kadın hakkında… Romanın arka kapağındaki kısa tanıtım bende öylesine büyük bir merak uyandırdı ki, romana başlamadan ve Bertha adındaki bu deli kadına bir de Rhys’ın gözünden bakmadan önce Jane Eyre’i yeniden ve zevkle okumaya karar verdim. Sözü dolandırmadan, gelelim Jane Eyre’e…
Jane Eyre, Brontë kardeşlerden en büyüğü olan Charlotte Brontë tarafından 1847’de yayımlanmış. Charlotte Brontë 1816 doğumlu, yani romanı yayımlandığında otuz bir yaşında… Yazarın en önemli eseri olan Jane Eyre, kelimenin tam anlamıyla erkek egemen bir dönemde, kadın hak ve özgürlüklerine sahip çıkan öncü romanlardan biri olarak kabul edilmekte. Brontë, en zor koşullarda yetişmiş genç bir kızın, aklı, sağlam karakteri ve iradesi sayesinde yaşamını istediği biçime sokma çabasını anlatıyor. Jane Austen okurlarının hiç de yabancısı olmadığı bir kadın karakter sözün kısası… Kimileri Jane Eyre romanını Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i ile kıyaslamaya ve yüksek notu ikincisine vermeye bayılır. Uğultulu Tepeler’i kısa süre önce okumuş ve etkisinde kalmış biri olarak “Jane Eyre’e haksızlık etmeyelim lütfen” derim. Çünkü ikisi de birer başyapıt bence. İkisinin de lezzeti ayrı…
Gelelim kitabın konusuna… Küçücük bir bebekken anne ve babasını kaybeden Jane iyi kalpli ve zengin dayısı tarafından himaye edilir. Ancak dayısı da kısa süre içinde ölünce, küçük kız gaddar yengesinin eline kalır. Kocasının vasiyeti gereği kızı evde tutan ancak her fırsatta ezen yenge, çocuk sekiz yaşına gelince onu yatılı bir okula gönderir. Kimsesiz ve yoksul çocukların gönderildiği, koşulların çok çetin olduğu bir hayır kurumudur burası. Jane burada sekiz yıl okur ve iyi bir eğitim alır. Zeki, çalışkan, koşullarının fazlasıyla farkında, duyarlı bir kızdır Jane Eyre. Mezun olduktan sonra, aynı kurumda iki yıl da öğretmenlik yapar. Ancak bir şeyler eksiktir. Bütün yaşamı, önce yengesinin evinde bin bir baskı altında, sonra katı kuralları olan sıkıcı bir okulda geçmiştir. Hayatı tanımak, kendi serüvenini yaşamak için can atmaktadır. Nitekim, bir gün gazeteye ilân vererek iş aramaya başlar. Kısa sürede bir mektup alır ve Thornfield Malikânesi’nde mürebbiye olarak işe başlar. Ve aradığı heyecanı bulmakta gecikmez. Evin karizmatik efendisi Rochester’a âşık olmuştur Jane Eyre. Bundan sonra ne mi oluyor? Okuyun derim. Okuması büyük bir keyif çünkü. Bu aşkın sonu nereye varır ve Jane Eyre’i neler beklemekte? Tüm cevaplar kitapta…   
Yazıma son verirken, “Rochester” diyorum. Edebiyat âleminin fikrimce en karizmatik ve ilginç erkek karakterlerinden biriyle karşı karşıyayız. Jane Eyre zaten Jane Eyre, hanım hanımcık, akıllı, kararlı, ne istediğini bilen, güçlü, sevimli, vesaire, vesaire… Ama Rochester başka… Bu kitabı sırf onun için bile yeniden ve yeniden okumaya değer.
 

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Cam Sınır – Carlos Fuentes


Carlos Fuentes’ten müthiş bir öykü kitabı daha… Cam Sınır (La frontera de cristal) 1995 yılında yayımlanmış. Dokuz öykü var kitapta. Daha önce bahsetmiş olduğum Yanık Sular’da olduğu gibi, bu öyküler de hem birbirinden bağımsız, hem de birbiriyle bir biçimde ilintili… Nasıl mı? Öncelikle hepsi Meksika gerçeğini yansıtıyor. Yoksulluk, işsizlik, yozlaşma kol geziyor hepsinde. Daha da önemlisi, bu öykülerin hepsinde Amerika Birleşik Devletleri var tıpkı ürkütücü ve sevimsiz bir hayalet gibi. Yoksul Meksika’nın varsıl ve acımasız komşusu, “gringo”ların ülkesi… Bu kez bir “rüyayı” değil, acı bir kâbusu temsil etmekte… Biri zengin, diğeri yoksul iki komşu ülkenin aynı sınırı paylaşması ve kaçınılmaz göç gerçeği… Fuentes, “Bir sürü farklı milletten, dilden, dinden insanın eşit bir biçimde, kardeş kardeş yaşayıp gittiği bir yer değil ABD, artık görün” diye bas bas bağırıyor bu kitapta. Mutfağından, görgüsüne, giyim kuşamından, o meşhur püriten ahlâk anlayışına neredeyse tüm ABD, Fuentes’in gerçekçi ve müstehzi dilinden nasibini alıyor. “İşte, ‘kral çıplak’ diyen harika bir yazar daha” diyorsunuz bu öyküleri okurken.  
İlk öyküde Don Leonardo Barroso’yu tanıtıyor bize. Bir eli siyasette, bir eli ticarette büyük bir para babası… Bir çeşit Artemio Cruz… Fuentes onların hikâyesini anlatmayı sever. Çünkü onlarsız Meksika gerçeğini anlamak mümkün değil. Don Leonardo yalnız ilk öyküde değil, neredeyse tüm kitap boyunca ortalarda. Yozlaşmayı temsil ediyor. Kendi yurttaşları pahasına zengin olmayı, vicdansızlığı ve sömürüyü temsil ediyor. Gringo’larla işbirliğini temsil ediyor tabii ki. Öykülerin neredeyse tamamı göçe dair… Hayatta kalabilmek için Meksika’dan ABD’ye çoğu zaman kaçak yollardan geçmek zorunda kalan kadınların ve erkeklerin hikâyesini anlatıyor Fuentes. Yani, sömürünün, aşağılanmanın, dışlanmanın ve hatta ırkçılığın hikâyesini anlatıyor.
Öykülerin hepsi çok güzel ama özellikle birkaçı beni çok etkiledi. Biri, Don Leonardo’nun kardeşinin öyküsü… Adı Unutma Çizgisi… Don Leonardo’nun aksine, sola inanan, hayatı boyunca onuru için yaşamış yaşlı ve felçli bir adamı anlatıyor Fuentes. Onurunu her şeyin üstünde tuttuğu ve bu yüzden yoksul kaldığı için çocukları tarafından sürekli suçlanmış ve bir gece tekerlekli sandalyesinde, altı bezlenmiş olarak sınıra bırakılıp, kaderine terk edilmiş bir adamın hüzünlü öyküsü bu. Kız Arkadaşlar adlı bir başka hikâyede ise, yaşlı, huysuz ve sonsuz ırkçı bir Amerikalı kadın ile hizmetçisi Meksikalı kadının öyküsüne tanıklık ediyoruz. Haksız yere cinayetle suçlanıp hapse atılan kocasının masraflarını karşılamak için zengin ve aksi bir ihtiyarın tüm kaprislerine aklıyla ve gururuyla karşı koyan bu Meksikalı kadına hayran oluyorsunuz. Öykünün sonunda öyle bir sahne var ki gözleriniz doluyor. Daha ne diyeyim, bu öyküler bir harika. Yazın da Fuentes okunur muymuş demeyin. Öyle bir okunuyor ki… Benden söylemesi…
 

2 Temmuz 2013 Salı

Şu Işık! – Carlos Saura


Carlos Saura en sevdiğim yönetmenlerden biridir. İspanya’nın dünya sanatına en büyük armağanlarından da biridir fikrimce. Flamenco, Tango, Peppermint Frappé, Kanlı Düğün (Bodas de Sangre), Fados, Carmen ve daha nice güzel film… Dans ve müzik sinemada ancak bu kadar güzel ifade edilebilir. Saura’nın ulaştığı estetiğe ulaşmak çok az yönetmene nasip olmuştur herhalde. Bu kitaba İspanyol Kültür Merkezi’nin kütüphanesinde rastlayınca açıkçası çok şaşırdım. Bir kitap yazmış olduğundan haberim yoktu doğrusu. 2000 yılında yayımlanmış Şu Işık! (¡Esa Luz!). İspanya İç Savaşı’nın başlamasıyla paramparça olan bir aşkın, bir ailenin hikâyesini anlatıyor romanında. Malum, Saura, Franco karşıtlığıyla da ünlüdür. Franco rejiminin hüküm sürdüğü yıllarda sanatını sert bir eleştiri aracı olarak kullanmaktan kaçınmamış bir sanatçı Saura. Kitabı da bunun ışığında okumak gerekir. Saura 1932 doğumlu. Savaş başladığında sadece dört yaşında bir çocukmuş. Gerek savaşın, gerekse de faşist dönemin yaşamında derin izler bırakmamış olması mümkün değil. Bunun sanatına yansımış olması da çok normal. Romanında savaşın, baskının, kardeşin kardeşi katletmesinin hem toplum, hem de bireyler üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yarattığını gözler önüne seriyor. Tüm bunlar, tüm bu barbarlık ne için? Bir dolu soru bırakıyor önünüze. Belli ki yıllardır cevabını aradığı sorular bunlar. Tıpkı bir dizi ya da film senaryosu gibi Saura’nın romanı. Bir sinemacının elinden çıktığı çok belli. Belki bir gün Türkçe’ye çevrilir bu kitap. Benim gibi Saura hayranlarının ilgileneceğinden eminim.