27 Eylül 2013 Cuma

Yanık Saraylar – Sevim Burak


Birkaç yıldır kütüphanemin rafında bekleyen bir kitaptı Yanık Saraylar. Beni neyin beklediğini az çok tahmin ediyor, o yüzden de okumayı erteledikçe erteliyordum. Kendimi hazır hissetmiyordum her nedense. Meğer hâlâ hazır değilmişim. Galiba anlayamadım ben bu kitabı tam olarak. Hakkını veremedim. İşin tuhaf yanı, günün birinde yeniden okumak konusunda da hiçbir istek duymuyorum. Tezer Özlü okuduğumda da aynı şeyi hissetmiştim. Kitap bir an önce bitsin ve ben bir daha o kitaba dönmeyeyim istemiştim. Oysa Tezer Özlü de, Sevim Burak da ayrı bir yere konur Türk edebiyatında. Eserleri çoktan kültleşmiştir. Keza Yanık Saraylar da o kült kitaplardan biri işte. Dilden dile dolaşan ve çoğunlukla methedilen…
1965 yılında yayımlandığında adeta olay olmuş. Gerek biçimi, gerek dili, gerek anlatımı ile geleneksel olana bir başkaldırı olarak görülmüş. “Türk öykücülüğündeki modern yönelişler içinde ayrı bir yeri olduğu kabul edildi” deniyor kitabın arka kapağında. Sevim Burak’ın ilk kitabı Yanık Saraylar. Toplam altı öykü var kitapta: Sedef Kakmalı Ev, Pencere, Yanık Saraylar, Büyük Kuş, Ay Ya Rab Yehova, Ölüm Saati. Açılış cümleleri bile farklı, ilginç bu öykülerin. En baştan bir bulmacanın içine atılır gibisiniz. Örneğin, Sedef Kakmalı Ev şöyle başlıyor:
“GELDİLER…
Çok yorgundular.
Sokağın başına dizildiler.” Ve ne kadar gizemli başladıysa, o kadar gizemli devam ediyor öykü.

Ya da “İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum” diye başlıyor Pencere isimli bir diğer öykü. Zorluyor, yoruyor bazen de boğuyor. Peki ama kim bu insanlar? Kimlerin öyküsünü anlatıyor Sevim Burak? Son derece tekinsiz bir ortamda, el yordamıyla birilerini sezer gibi oluyorum. Çoğu kadın bu kahramanların, azınlık mensubu, ekseriyetle de Musevi… Nurperi, Zembul ya da sadece Kadın… Mutsuz kadınlar bunlar… Yalnızlığın dibine vurmuşlar da artık delirmişler sanki… Sanki sayıklıyorlar. Kimi de öz yıkımın, intiharın, ölümün eşiğinde… Hikâye içinde el yordamıyla ilerlerken, bir şeylerle bir şeyleri ilişkilendirip bir anlam çıkarmaya çalışırken birden karşınıza mücevher gibi satırlar çıkıveriyor. İşte edebiyat dedirten… Örnek mi? Mesela şu satırlar:
“SİZ, Baron Bahar, Hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz:
HERŞEYİNİZ VAR
OTOMOBİLİNİZ
YATINIZ
7 CÜCELİ EVİNİZ
BONOLARINIZ
ÇOCUKLARINIZ
BENSE, ÖLÜMDEN KORKMAYACAK KADAR YALNIZIM.”
 
Ya da şu satırlar:

“ - Bu kadın kolu için yaşıyor; bense paltom için yaşıyorum. Fakat bir HİÇ için yaşanır mı?

DİYE düşündü.

Kadın yılların verdiği ustalıkla, çıkan kolunu yerine taktı.

İYİCE YALNIZDI.
 
Baron Bahar:

- Bu kadın ne Jentille kadın, diye ağladı.

Kadın eski bir alışkanlıkla ağlamadı.”

Kitaptaki bazı öykülerle aramda hiçbir bağ oluşmadı. Pencere ya da Büyük Kuş mesela. Isınamadım onlara. Ama Yanık Saraylar ve Ah Ya Rab Yehova çok ama çok ilginç geldi bana. Özellikle de Ah Ya Rab Yehova inanılmaz derecede şaşırtıcı. Daha önce bir öyküde hiç bu kadar şaşırdığımı hatırlamıyorum. Tüm o tuhaflık, gerçeküstü olaylar… Hele ki dil… Türkçe’yi bu kadar ilginç kullanan başka birini okumamıştım ben. İşte bunu çok sevdim. Çok yaratıcı buldum. Peki ama neyi sevmedim? Galiba kitaptan okuyucuya geçen ruh halini sevmedim. Çünkü sorun kitabın sert oluşu değil, alaycı oluşu değil, mesafeli oluşu hiç değil. Kimsenin bir parçası olmayı istemeyeceği kadar ağır, marazî bir ruh halini yansıtıyor oluşu galiba sorun. Çünkü o kadar başarılı ve gerçek ki kitaptaki ruh halleri… Okuyucu olarak tanıklık ediyor olmak bile dokundu bana.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Çekiliş ve Güzel Bir Kitap Ödülü


 
Hafta başında ilgiyle takip ettiğim bloglardan biri 4. yaşını kutladı: Ne mutlu Türküm diyene! (http://mehmetbilgehanmerki.blogspot.com/). 4. yıl şerefine de bir kitap çekilişi yaptı. Ve çekiliş ödülü olan  Çankaya benim oldu J Mehmet Bey’e bir kez daha teşekkür ederim buradan. Nice yıllara…
 

24 Eylül 2013 Salı

mevsimidir – Attilâ İlhan

…………

mevsimidir
nedense ölmeye heveslenir insan
uzaya
bir avuç yıldız tozu gibi savrulmaya
rayından çıkmıştır yaşamak
bir eskimişlik duygusu nereye baksan
gücü yetmez kimsenin kimseyi kurtarmaya
çünkü ne güzeller
zehir zemberek güzeldir artık
ne zehir zemberek çirkindir
yeni çirkinler

21 Eylül 2013 Cumartesi

Fikrimin İnce Gülü – Adalet Ağaoğlu


Adalet Ağaoğlu’ndan okuduğum ilk kitap Ölmeye Yatmak’tı. Lisede öğrenciydim sanırım. Araya yıllar girdi. Fikrimin İnce Gülü’nü çok merak ederdim hep, kısmet bugüneymiş. Çok beğendim. 1976’da yayımlanmış kitap. 1992’de Tunç Okan tarafından “Sarı Mercedes” adıyla sinemaya uyarlanmış. Başrolde İlyas Salman var. Filmi henüz izlemedim ama romanın başkahramanı Bayram’ı İlyas Salman’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde. Roman boyunca gözümün önünde hep o vardı. Hali, tavrı, sesi, fiziği cuk oturmuş Bayram’a.
Gelelim romana… Fikrimin İnce Gülü bir yol hikâyesi, bir göç hikâyesi, garip bir aşk ve bir yalnızlık hikâyesi… Ana karakter Bayram… Otuzlu yaşlarında… Ballıhisarlı bir yetim. Amcasının yanında büyümüş, ilk fırsatta da köyünü terk edip çalışmaya başlamış. İşçilik, dolmuşçuluk, oradan oraya derken, Almanya’ya işçi olarak gitmiş. Roman, Bayram’ın Balkız adını verdiği Mercedes otomobiliyle Kapıkule’den yurda girişiyle başlayıp, köyüne varışıyla bitiyor. Arabası bayramın gözbebeği… Tüm hayatını ona kavuşabilmek için geçirmiş, her şeyi ertelemiş. Aşkı, geride bıraktığı Kezban’ı, güzel bir kap yemeği, iyi bir tatili, her şeyi ama her şeyi durmadan ötelemiş. Şimdi tek derdi bir an önce köye varıp vaktiyle arkasından gülen, kendisiyle “deli oğlan, incegül Bayram” diye dalga geçen herkese gücünü gösterebilmek, herkesin saygısını, hayranlığını kazanabilmek… Bir arabayla gelecek o sahte itibarın peşinde Bayram.
Roman baştan sona bir içe yolculuk, iç hesaplaşma romanı. Sayfalar ilerledikçe yavaş yavaş Bayram’ı tanıyor okuyucu. Kapıkule’den giren, arabası için çıldıran Bayram ne kadar da çocuksu! Oysa göründüğü kadar masum mu acaba? Bayram’ı tanıdıkça, içsesini duydukça, bu araba sevdasının kendisine çok pahalıya patladığını görüyoruz. O kadar çok şey feda edilmiş ki Balkız uğruna… Akrabalar, arkadaşlar, sevgili… Birilerinin üstüne basılmış, hakkı yenmiş, birileri kandırılmış, birileri unutulmuş, ihmal edilmiş… Geriye koca bir yalnızlık ve Balkız kalmış. Gerçekten köye dönmeye yüzü var mı Bayram’ın? Peki ya geride bıraktığı köyü, geride bıraktığı insanları yerli yerinde bulabilecek mi acaba? Vicdanı dirlik vermiyor Bayram’a. Kendi gözünde kendisini aklamaya çalıştıkça çuvallıyor Bayram.
Neşeli başlayıp hüzünlü bitiyor roman. Bu hastalıklı tutku, bu her şeye geç kalmışlık, yarım kalmışlık, bu hiçbir yere ait olamama hali mutsuz ediyor okuyucuyu. Ne için tüm bu saçmalık? Romanın final cümlesi her şeyi özetliyor: “Hiçbir yolun ucunda, kimse Bayram’ı beklemiyor.” Kitabın arka kapağından bir cümle ile yazımı bitirmek istiyorum: “Fikrimin İnce Gülü (1976); Adalet Ağaoğlu’nun hem Almanya ve öteki olmak gerçeğine, hem de sistemin insanı neye çevirebildiği üzerine öncü ve farklı bakışıyla öne çıkan ikinci romanı.”
Son not: Ruh Üşümesi, Bir Düğün Gecesi, Romantik Bir Viyana Yazı var sırada kısmetse. Ölmeye Yatmak ise yeniden okunmayı bekliyor rafta.

12 Eylül 2013 Perşembe

Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan

 
Bu kitabı okumayı nicedir istiyordum. Geçen hafta bir kitapçının rafında görünce hemen satın aldım ve kısa bir tatil için gittiğimiz Marmaris’te okumak üzere çantama koydum. Böylece Yusuf Atılgan’ın bu meşhur romanını, belki de romanın ruhuna en uygun ortamda, yani bir otel odasında okumuş oldum. Herkesin otellerle iyi ya da kötü bir ilişkisi vardır. Ne yalan söyleyeyim, ben soğuk ve sıkıcı bulurum otelleri. Uzun süre bir otelde konaklamak zorunda kalsam sanırım mutsuz olurdum. İşte tam da bu düşüncelerle okudum Anayurt Oteli’ni. Türk edebiyatında hiç de yabana atılmayacak bir yere sahip Zebercet’i bir nebze olsun anlamaya çalıştım.  
Anayurt Oteli 1973’te yayımlanmış. Yusuf Atılgan’ın ikinci romanı. İlki 1959 tarihli Aylak Adam. Zaten topu topu üç roman yayımlamış Yusuf Atılgan. İşin takdire şayan yanı, bu romanlardan ikisi, Aylak Adam ve Anayurt Oteli, bugün çoktan kült olmuş durumdalar. Hem bu romanlar hem de bu romanların başkahramanları çağdaş Türk edebiyatında önemli bir yere sahipler. Her ikisinde de çığlık aynı çığlık. Yalnızlık, yabancılaşma, sevgisizlik, anlamsızlık dört bir yanı sarmış durumda. Bir yakınlık, bir sıcaklık, şöyle sahicisinden biraz sevgi çok şeyi değiştirebilir. Çığlık aynı çığlık ama iki romanda atmosfer birbirine taban tabana zıt. Aylak Adam’da hava çokluk güneşli, odalar aydınlık, deniz var, püfür püfür rüzgâr var, iyi kötü umut var. Anayurt Oteli ise karanlık. Roman karanlık, kahramanı karanlık, ortalıkta hastalıklı bir şeyler var. Cinayet kokusu, suç kokusu var. Zebercet tedirgin, okuyucu tedirgin… Roman soğuk ve uzak…
Gelelim konuya… Zebercet bir Anadolu kasabasında (Manisa’da mı bu kasaba?) bulunan istasyona yakın Anayurt Oteli’nin kâtibi. Vaktiyle bir konakmış burası. Zebercet’in annesi o konağa besleme olarak gelmiş. Yıllar yılları izlemiş, konak bir otele dönüşmüş. Önce babası, babasının ölümünden sonra da Zebercet otelin sorumluluğunu üstlenmiş. Sözün kısası, Zebercet’in tüm dünyası bu otel olmuş. Tüm yaşamı burada geçmiş. İlkokuldan sonra okutmamış babası. Yusuf Atılgan romanın başında Zebercet’in dış görünümünü şöyle tarif ediyor:   
“Zebercet: Orta boylu denemez; kısa da değil. Askerliğindeki ölçülere göre boyu bir altmış iki, kilosu elli dört. Şimdilerde, otuz üç yaşında, gene don-gömlek kantara çıksa elli altı ya da elli yedi kiloyu bulur. İki yıldır karın kasları gevşemeye başladı. Başı bedenine göre büyükçe, alnı geniş; saçları, kaşları, gözleri, bıyığı koyu kahverengi; yüzü kuru, biraz aşağıya çekik ama gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının gittiği sabah aynaya baktığında gördüğü kadar değil. Elleri küçük, tırnakları kısa; omuzları, göğsü dar. Yedi aylık doğmuş. 1930 Kasımının 28’inde akşama doğru ağrıları tutmuş anasının…”
Otelde Zebercet’ten başka, bir de ortalıkçı kadın kalıyor. Zebercet kadından tiksiniyor tiksinmesine ama kadının ağır uykusunda ondan yararlanmaktan da geri kalmıyor. Tıpkı bir ölüyle beraber olur gibi… Zebercet’in bu tekdüze, umutsuz, yarınsız yaşamı bir gün ansızın değişiveriyor. Gecikmeli Ankara treniyle gelen ve ertesi gün otelden ayrılan gizemli kadın Zebercet’i yaşama bağlayacak bir nedene dönüşüveriyor birdenbire. Zebercet’in sevme ve sevilme ihtiyacı o kadar büyük ki, takıntılı bir biçimde kadının dönüşünü beklemeye başlıyor. Bu arada, belki de hayatında ilk kez dış görünüşünü değiştiriyor. Bıyıklarını kesip, kendisine yeni giysiler alıyor. Ancak Zebercet kadından umudu kesince işin seyri değişiveriyor. İlk iş oteli kapatıyor. Çaresizlik içinde dış dünyaya açılmayı deniyor ama her haliyle çok ayrıksı… İçinde yıllar yılı azar azar büyümüş tüm marazî duygular birdenbire gün yüzüne çıkıveriyor. Sonrası giderek daha karanlık, giderek daha hastalıklı…
Neredeyse hepimiz Anayurt Oteli’nin 80’lerde sinemaya aktarıldığını biliriz. 1986’da Ömer Kavur tarafından… Macit Koper’in Zebercet yorumu çok başarılıdır. Ortalıkçı kadın rolünü de Serra Yılmaz oynamıştır filmde. Ancak bu kadar başarılı bir casting olabilir herhalde. Romanı okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklardır, eminim. İçimde filmi yeniden izleme isteği doğdu. Bu arada, bu roman bazı çağrışımlar yaptı bende. Birincisi, Shining filmi (roman Stephen King’e ait, yönetmen Stanley Kubrick, başrolde Jack Nicholson)… İzlemeyenlere tavsiye ederim. İkinci çağrışım Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı… Özellikle Zebercet’in kestaneciyle olan sahnesi bana feci halde yeraltı adamını hatırlattı. Son çağrışımsa Albert Camus’nün Yabancı’sı… Tüm o yabancılaşma, anlamsızlık, saçmalık… Yazar roman boyunca Zebercet’i “ne sağ ne ölü” diye tarif ediyor. Ne sağ ne ölü bir insan kendi deyimiyle “olanakların sonuncusuna ulaşınca” ne yapar sahi?
 

11 Eylül 2013 Çarşamba

Bitmeyen Kavga – John Steinbeck


Germinal’in üstüne ne okunur? Tabii ki bir başka grev romanı. Bu defa Amerika’dan ama… 1936 tarihli Bitmeyen Kavga (In Dubious Battle). İlk okumam. John Steinbeck’le tanışmam Fareler ve İnsanlar’la olmuştu. On ya da on birdi yaşım. Sonra İnci geldi. Sonra ise Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe. Fareler ve İnsanlar’ı bir yana koyacak olursak – ki en sevdiğim romanlardan biridir – ben John Steinbeck’i en çok Tatlı Perşembe’den hafızamda kalmış bir sahne ile anarım. Eğer yanlış hatırlamıyorsam ya da zaman içerisinde zihnimde devamlı kurgulayıp bu hale getirmediysem, kitapta bir biyolog vardı. Fahişelik yaparak hayatını kazanmaya çalışan ve teneke bir evde inanılmaz bir yoksulluk içinde yaşayan bir kıza çıkma teklif ediyordu. Biyologun kızı gezmeye götürmek üzere elinde bir buket çiçekle, iki dirhem bir çekirdek teneke evin kapısını çalışı benim için unutulmaz bir sahnedir. Muazzam bir Steinbeck inceliğidir.
Gelelim kitaba… 1930’lu yıllar… Roman, ana karakterlerden Jim Nolan’ın Komünist Parti’ye katılmasıyla başlıyor. Babası yaşamı boyunca adaletsizliğe karşı tek başına kahramanca savaşmış ancak yenik düşmüştür. Jim aynı hatayı tekrarlamamaya kararlıdır. Yaşamında ilk kez kendisini huzurlu hissetmektedir. Çünkü artık bir amacı vardır. Sanırım şu sözler Jim’in psikolojisini anlamaya yeter:
“Tam, zammı hak ettim diyecek ustalığa eriştiğinde seni işten atıp yerine başka birini aldıkları oldu mu hiç? Ya sürekli şirkete sadakatten söz edilen, ama sadakatin gammazlık demek olduğu bir işyerinde çalıştın mı? Lanet olsun, benim kaybedecek hiçbir şeyim yok.”
“Sana bir şey söyleyeyim mi, bizim evimizde hep bir kavga vardı, çoğunlukla açlığa karşı. Babam işverenleriyle boğuşurdu. Ben okulda savaşırdım. Ama daima kaybeden taraf olurduk. Sanırım bir zaman sonra hep kaybetmeye mahkûm olduğumuza inanmaya başladık. Babam, tıpkı bir alay köpek tarafından köşeye kıstırılmış kedi gibi çırpınıyordu. Er geç köpeklerden biri canını alacaktı. Bu umutsuzluğu anlayabiliyor musun? İşte ben o umutsuzluk içinde büyüdüm.”
Böylelikle yolu Mac’le kesişir. Yıllardır kavganın içinde olan, grevden greve dolaşan, insan yönetmeyi bilen, pratik zekâlı, iş bilir ancak bir o kadar da duygusal biridir Mac. Tecrübe kazanması için yanına kattığı Jim’le beraber elma bahçelerindeki mevsimlik işçileri örgütleyip grev başlatmak amacıyla Torgas Vadisi’ne giderler. Ve grevi başlatırlar. İnsanoğlunun “bitmeyen kavga”sını Steinbeck’in deyişiyle…
Bitmeyen Kavga müthiş bir roman. Bir kez başladınız mı elinizden bırakamıyorsunuz. Sonunu tahmin etmesine ediyorsunuz ama bir umut, heyecan içinde okumaya devam ediyorsunuz. Her grev, başlangıcıyla, gelişimiyle, verilen mücadele ve sonuçlarıyla kendine özgüdür elbet. Bu da o binlerce kendine özgü grevden birinin hikâyesi işte. Grev ilerledikçe, koşullar daha da çetin bir hal aldıkça, karakterlerin psikolojileri ve davranışları da değişmeye başlıyor. Ne Jim, ne Mac, ne de romanın diğer ana karakterleri – Doktor Burton, London, Lisa – aynı kalıyorlar. Değişim herkes için kaçınılmaz.
Ne kadar da az Steinbeck okumuşum ben meğer! Gazap Üzümleri, Cennet Çayırları, Altın Kupa, Bilinmeyen Bir Tanrıya, Cennetin Doğusu… Tüm bu kitapları daha okumadım ben. Utanıyorum itiraf ederken. Bir yandan da seviniyorum ama. Daha okunacak ne çok iyi kitap var diye J

2 Eylül 2013 Pazartesi

Germinal – Émile Zola


1860’lı yıllar… Fransa’nın kuzeyinde Montsou kasabası… Voreux maden ocağı… İnsan onuruna yakışmayan çalışma ve yaşam koşulları… Sözcüklere sığmayan bir sefalet, açlık, dram… Sömürü… İşte Germinal… Bu güne kadar yazılmış en güzel, en acı, en gerçekçi romanlardan biri… Fransız edebiyatının incilerinden… En klişe ifadeyle “natüralizmin babası” olarak kabul edilen Zola’nın başyapıtı…
Montsou’daki binlerce maden işçisinin haftalarca süren grevini konu alan Germinal 1885'te yayımlanmış ilk kez. Roman, Etienne Lantier adlı güneyli bir gencin kasabaya varışıyla başlıyor. Lille’de demiryolu işçisi olarak çalışan Etienne ustabaşını tokatladığı için işten kovulunca yollara düşmüştür. Tüm ülkeyi kasıp kavuran bir işsizliğin ortasında günlerce yersiz yurtsuz, aç susuz kendine bir iş arar. Montsou’ya vardığında öylesine çaresiz bir durumdadır ki, istemeye istemeye madene iner. Hırslıdır, idealisttir, çalışkandır. Kısa sürede işi öğrenip ustalaşır ve diğer işçilerin saygısını kazanır.
Bu arada madendeki çalışma koşulları her geçen gün daha da zorlaşmakta, ücretlerse acımasızca düşürülmektedir. İşletmenin kendilerine verdiği küçücük, sefil evlerde yaşayan işçiler kalabalık ailelerini doyuracak ekmeği bile bulamaz hale gelirler. Etienne diğerleri gibi olamayacağını, bir lokma ekmeği bulduğuna şükredip kaderine razı olamayacağını kısa sürede anlamıştır. Zenginlerin, para babalarının kendilerine reva gördükleri yaşam koşullarına duyduğu tiksinti her geçen gün artmaktadır. İlk iş olarak zor zamanlar için bir yardım sandığı kurar. İşçileri yavaş yavaş çevresinde toplamaktadır. Ve grev başlar. Sonrası büyük bir dram… Yüzyıldır susup boyun eğmiş maden işçileri inanılmaz bir dirençle sürdürürler davalarını. Ta ki silahlar konuşup, kan dökülene kadar…
Peki ya umut var mı? “Germinal” sözcüğü Fransızca’da tohumların yeşerdiği zamanı ifade ediyor. Zola, her ne kadar tüm gerçeği olanca çıplaklığı ve acılığıyla gözler önüne serse de, asla karamsar değil. Roman boyunca yer yer ama en çok da finalde o umudu dillendiriyor. Örneğin şu cümlelerde acı gerçek yerini umuda bırakıyor: “Kömür işçilerinin hastalıklarını incelemişti, korkunç ayrıntılarıyla bir bir hepsini saydı döktü: Kansızlık, sıraca, kara bronşit, insanın soluğunu kesen astım, bacakları kötürüm eden romatizma. Bu zavallı insanlar makinelerde öğütülüyor, hayvan sürüleri gibi daracık evlere tıkılıyor, büyük işletmeler tarafından sömürülüyor, kölelik kitabına uyduruluyor, emekçi yığınları, milyonlarca yaratıcı kol ve kafa asker gibi çalıştırılıyordu. Ama maden işçisi de o eski bilgisiz, yerin dibinde ezilen akılsız adam değildi artık. Kömür ocaklarının derinliklerinden bir ordu, gür bir ekin tarlasını andıran bir yurttaş ordusu fışkırıyordu, atılan tohum yeşermekteydi, günün birinde toprağı delip çıkacak, yeryüzünü aydınlığa kavuşturacaktı.”
Roman öylesine büyük bir titizlikle yazılmış ki insan şaşırmadan edemiyor. Zola inanılmaz bir hakimiyetle anlatıyor madeni, oradaki hayatı, tehlikeleri, işçi ailelerinin berbat yaşam koşullarını. Sanki tüm hayatını madene inerek kazanmış bir maden işçisinin rahatlığıyla… 1902’de 62 yaşındayken ölmüş yazar. Kimilerine göre suikast… Ancak hiçbir zaman kanıtlanamamış. Cenazesine kuzeyli maden işçileri de katılmış. Onu “Germinal, Germinal” nidalarıyla uğurlamışlar bu dünyadan. Böylesi bir uğurlama, böylesi bir sevgi, şükran gösterisi herkese nasip olmuyor işte. Sadece maden işçileri için değil, tüm işçiler için Komünist Manifesto kadar değerli Germinal. Edebiyatın yadsınamaz gücü hesaba katılırsa daha da değerli bence.
Biraz da roman karakterlerinden bahsetmek istiyorum. Romanın başkişisi hiç şüphesiz Etienne, ancak yüzyılı aşkın süredir madende çalışan Maheu ailesi de en az onun kadar merkezi bir öneme sahip romanda. Etienne Voreux’de çalışmaya başladıktan kısa süre sonra Maheulerle yakınlaşır, onların kiracısı olur ve aynı yokluğu paylaşır. Dahası, kızları Catherine ile duygusal bir bağ oluşur aralarında ancak sözcüklere zamanında dökülemediğinden iki taraf için de acılı bir ilişki olur bu. Grev sırasında ve sonrasında en çok can kaybı veren aile Maheu ailesi olur. Tıpkı kara bir yazgı gibi ailenin neredeyse tüm fertleri yaşamlarını madende tüketirler ve ölümleri de maden yüzünden olur. 
Germinal’de o kadar çok çatışma var ki… En büyük çatışma şüphesiz güçlü ile zayıf arasında. Maden işçileri ile zalim işveren arasında… Açlığa, yokluğa, yerin yüzlerce metre altında doğaya karşı verilen büyük mücadele var. Etienne’le rakibi Chaval arasında Catherine için verilen savaş var. Etienne’in liderlik için verdiği mücadele var. Kendi içinde kanındaki kötü eğilimlere, şeytana karşı verdiği savaş var. Ve bu romanın bir de unutulmazları var. Final bölümü özellikle hafızalardan kolay kolay silinecek gibi değil. Göçük altında hayatta kalmak için verilen o çılgınca mücadele, çaresizlik, kâh umutlu, kâh umutsuz asırlar süren bekleyiş insanın nefesini kesiyor, gözlerini dolduruyor. “Ölüm gelince feneri söndürür” dermiş madenciler. Bu lafın üstüne ben susuyorum artık.