26 Kasım 2014 Çarşamba

Görmek – José Saramago


2004 yılında yayımlanan Görmek (Ensaio sobre a lucidez), 1995 tarihli Körlük romanının devamı sayılır bir bakıma. Körlük’te, adı belirsiz bir kentin sakinlerinin aniden körlüğe teslim olmalarını ve sonrasında yaşanan trajik gelişmeleri anlatıyordu Saramago. Bu kez ise, yine neresi olduğunu bilmediğimiz bir ülkenin başkentinde bir seçim sonrası yaşananları anlatmakta. Roman, seçim sandıklarının açılıp da oyların yüzde 83’ünün boş olduğunun ortaya çıkmasıyla başlıyor. Bu, hükümet açısından elbette ki kabul edilemez bir durumdur. Mutlaka bir komplonun sonucudur ve şehir halkı cezalandırılmalıdır. Nitekim hızla olağanüstü hal ilân edilir. Sorumluları bulmaya yönelik girişimler fayda vermez. Acilen bir günâh keçisi bulunmalı ve tüm sorumluluk onun üzerine yıkılmalıdır. Körlük romanını okumuş olanlar bilir. Romanda, körlük salgınından kurtulmayı başaran tek bir kişi vardır. Göz doktorunun karısı… Günâh keçisi olarak işte o kadını seçer hükümet. “Madem ki, geçen seferki felakette bir tek o körlükten kurtulmuş, bu olayda mutlaka onun parmağı vardır” diyerek kadının peşine düşerler. Sonrası romanda saklı…
Körlük’te kurbanların hikâyesini anlatıyordu Saramago. Yetkililer de aynı felaketten muzdariplerdi. Herkes aynı hayatta kalma mücadelesinin bir parçasıydı. Temposu çok yüksek bir romandı. Bu defa durum bir hayli farklı. Yetkililerin boş oy karşısındaki abartılı tavırlarına ve durumu kontrol altına alma çabalarına odaklanmış Saramago. Boş oy kullanan şehir halkı hakkında çok şey söylemiyor. Siyasi figürlerin kendi aralarındaki diyaloglarına yer vermiş bolca. Bu da, romanın temposunu düşürüp yer yer sıkıcı hale getirmiş. Neyse ki, Saramago’nun kendine has mizah yüklü üslubu durumu kurtarmakta. Körlük’te tüm trajediye rağmen umut vardı. İnsana olan inancımızı ayakta tutan karakterler vardı romanda. Bu kez de öyle… Zor koşullarda bile sağduyulu ve vicdanlı davranabilen karakterler yaratmış yine Saramago. Romanın sonunu bir parça karanlık ve belirsiz bulsam da umut var. Bir şehrin yeniden “görmeye” başlayan insanlarının öyküsü ilginizi çekiyorsa, mutlaka okuyun derim bu romanı da.    
 

12 Kasım 2014 Çarşamba

Oğlumun Öyküsü – Nadine Gordimer


Oğlumun Öyküsü (My Son’s Story), 1923’te Güney Afrika’da doğmuş olan Nobel’li yazar Nadine Gordimer’in kariyerinde bir dönüm noktası olarak kabul ediliyormuş. Kitabın arka kapağında şöyle denmiş: “Önceki kitaplarında Gordimer, ırk ayrımının şiddetle yaşandığı, ırkçılığa karşı insanüstü bir direncin sürdürüldüğü Güney Afrika’daki Beyazların yaşam tarzını, kara derililere yaptıkları zulmü Beyazların ağzından yazmıştı. Oğlumun Öyküsü’ndeyse hem Beyazlarla Siyahları ayıran somut sınırı aşarak siyahların yaşam koşullarını irdeliyor, hem de romanı Siyahların ağzından, onların bakış açısıyla aktarıyor.” İlginç bir roman Oğlumun Öyküsü. İnsanı aynı anda birden çok konuda düşündürmeyi başaran kitaplardan. Fonda, ırkçılığa karşı verilen o büyük mücadele, iki çocuklu Siyah bir ailenin azar azar çözülüşüne tanıklık etmekteyiz. Direniş, liderlik, aşk, evlilik, aile, aldatma/aldatılma, karı-koca/anne-baba-çocuk ilişkileri büyük bir yetkinlikle ele alınmış Gordimer’in romanında.
Romanın başkahramanı Oğulcuk (Sonny), koşullarına inat kendini geliştirmeyi başarmış siyah bir öğretmen. Cesur ve lider ruhlu… Nitekim, kısa sürede ırkçı yönetime karşı verilen mücadelenin liderlerinden birine dönüşür. Hapse girer. Hapisteyken uluslararası bir insan hakları örgütünün temsilcilerinden beyaz bir kadınla tanışır. Ve birbirlerine aşık olurlar. Bu aşk, tüm yaşamı, öğrenmek/öğretmek, direniş hareketi ve ailesi üçgeninde geçmiş olan Sonny için daha önce hiç tatmamış olduğu yeni heyecanları getirir beraberinde. Bazen geri dönüşü mümkün olmayan bir yola girer insan. Beyaz kadınla yaşadığı aşk da öyle olur Sonny için. Düşüş çift yönlü olacaktır şüphesiz. Bir yandan direniş hareketi içindeki eski gücünü ve itibarını yitirirken, bir yandan da acımasızca aldattığı ailesi tarafından yalnızlığa ve ilgisizliğe terk edilecektir. Elbette ki, aşka da her zaman güven olmaz. Güzel, sade bir roman Oğlumun Öyküsü… Nadine Gordimer’i ilk kez okuyacak olanlara tavsiye edebileceğim iyi bir başlangıç kitabı.
 

26 Ekim 2014 Pazar

İmkânsızın Şarkısı – Haruki Murakami


İmkânsızın Şarkısı (Noruvei no mori), tüm dünyada büyük bir hayran kitlesine sahip Japon yazar Murakami’nin en ünlü ve en çok tavsiye edilen kitabı. Dilimize İmkânsızın Şarkısı olarak çevrilmiş ancak kitap adını Beatles grubunun ünlü şarkısı Norwegian Wood’dan almakta. Kısa bir süre önce Murakami’nin Sahilde Kafka adlı bir diğer romanını okumuş ve pek sevmemiştim. Murakami’yi bilenler bana ısrarla İmkânsızın Şarkısı’nı tavsiye etmişlerdi. Maalesef bu kez de olmadı. Hem de tamı tamına aynı sebeplerden: Fazlasıyla Amerikanvari bir atmosfer, bir türlü ısınamadığım karakterler ve okuduğum her kitapla/yazarla aramda kurulmasını beklediğim yakınlığın bir türlü kurulamaması.
Roman, otuz yedi yaşındaki bir adamın, Vatanabe’nin, üniversite yıllarına götürüyor bizi. Geçmişinde yaşadığı hüzünlü bir aşk hikâyesine tanıklık ediyoruz. Fonda ise Beatles şarkıları ve cılız da olsa, döneme damgasını vuran gençlik hareketleri var. Ancak roman kahramanımız bu hareketlerin dışında, kendi yalnızlığı ve kayıtsızlığı içine gömülmüş durumda. Bir yandan üniversite yaşamına uyum sağlamaya çalışırken, bir yandan da birbirine taban tabana zıt iki genç kadın arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Hikâyenin içinde genç ölümler/intiharlar var. Ölüm ve yaşam, umut ve umutsuzluk ikilikleri romandaki genç kadınlar vasıtasıyla başarıyla verilmiş. Bu zıtlıklar roman boyunca kıyasıya bir rekabet içindeler. Kitabı benim açımdan ilginç kılan tek şey de bu sanırım.
Murakami neden bu kadar popüler bilemiyorum. Okuyucuya konforlu bir okuma imkânı sunuyor olması bir neden olabilir mi acaba? Özellikle de romanlarında yarattığı Murakami dünyası ile… Bu dünyanın kendine özgü ve bir o kadar da sıradan rutinleri - başkalarının evlerinde yatıya kalma, yemek yeme, diş fırçalama, duş alma, kitap okuma, karşılaşmalar/yeni insanlarla tanışmalar, tren/otobüs yolculukları vs. - konunun trajik yanlarını hafifletip okuyucuya nefes aldırıyor sanki. Bunlar benim kişisel görüşlerim elbette. Her Murakami hayranının kendine has bir nedeni vardır mutlaka.
Not: İmkânsızın Şarkısı 2010 yılında sinemaya uyarlanmış. Yemyeşil güzelim sahneler bile maalesef filmi ortalamanın üstüne çıkarmaya yetmedi benim için.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Bütün Öyküler – Anton Çehov


Rus edebiyatında hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim iki büyük isimden biri Dostoyevski ise diğeri de Çehov’dur. Dostoyevski’nin dünyası nasıl kendine has ise, Çehov’un dünyası da öyledir. Ülkemizde oyunları iyi bilinir. Vişne Bahçesi, Vanya Dayı ya da Martı kim bilir kaç kez sahnelenmiştir tiyatroda. Gücünü yitirmiş aristokratların, acı çeken aydınların, taşrada yaşamak zorunda kalan ve ölesiye can sıkıntısı çeken insanların ve değişen zamanların hikayesini anlatır bu oyunlarda. Büyük şehir yaşamı, Moskova hep bir özlem, bir hayaldir. Üç Kızkardeş’te şöyle der İrina: “Yirmi dört yaşındayım artık ve uzun zamandır çalışıyorum. Beynim tükendi, kurudum, çirkinleştim, ahmaklaştım, yaşlandım… Ve hepsi boş, hepsi boş, hiçbir doyumum, mutluluğum yok. Oysa zaman geçiyor ve öyle geliyor ki bana, insan gerçek yaşamdan, güzel yaşamdan, gitgide daha uzağa, daha uzağa, bir uçuruma doğru yuvarlanıyor. Umutsuzluk içindeyim.  Nasıl olup da hala yaşadığımı, nasıl olup da hala kendimi öldürmediğimi anlamıyorum…” Amaçsızca yaşanmış yaşam bomboş ve saçmadır Çehov’a göre. Vişne Bahçesi’nin finalinde evin yaşlı, emektar uşağı Firs’in son sözleri dokunur insana: “Yaşam geçip gitti” der ve ekler “Hiç yaşamamışım gibi”. Evet, bezgin ya da mutsuzdur bu insanlar ama son kertede umut da vardır. Gelecek güzel güzlerden bahseder Çehov. Bir inanca sahip olmaktan, çalışmaktan, durmaksızın çalışmaktan söz eder.  

1860 yılında yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir Çehov. Neredeyse tüm yaşamını taşrada doktorluk yaparak, yoksulluğa ve hastalığa tanıklık ederek geçirir. Henüz 44 yaşındayken veremden öldüğünde geride çok sayıda öykü ve tiyatro eseri bırakır. Yaşamından izler taşır bu eserler. Özellikle de öyküleri… İyi bildiği taşrada geçen, kısa, alabildiğine yalın, güçlü öykülerdir bunlar. İnsanın zihninde yer ederler. Kendilerine özgü bir mizah da barındıran hüzünlü öykülerdir bunlar. Çoğu doğayla iç içedir. İnsan ruhunu iyi bilir Çehov. Bir görüşte, üstünkörü bir bakışla anlaşılamayacak kadar karmaşık olduğunu söyler insanın. Tam da bu nedenle, karakterlerine karşı hoyrat değil şefkatlidir daima. Onları hiçbir koşulda yargılamaz. Evet, bu öykülerin pek çok ortak noktası var ama bence en önemli özellikleri insanın ruhuna dokunuyor olmaları, sıcaklıkları, samimiyetleri. Fazla söze gerek yok aslında. Çehov’la yola devam!  

14 Eylül 2014 Pazar

Yavru Ceylan – Magda Szabó


Macar yazar Magda Szabó’yu bu yıl okuduğum Kapı adlı romanı ile tanımış ve çok sevmiştim. Beni etkileyen yazarların peşine düşerim. Yazarın 1959’da yayımlamış olduğu Yavru Ceylan’ı (Az oz) henüz bitirdim ve çok beğendim. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabın arka kapağında romanın konusu şöyle özetlenmiş: “Yavru Ceylan, kırsal Macaristan’ın acımasız koşullarında yoksul düşmüş seçkin bir ailenin çocuğu olarak yetişen ünlü bir aktrisin, Eszter Encsy’nin Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlayıp komünist rejimin ilk yıllarına uzanan hikâyesi. Kahraman hayatını yoksulluk ve aşağılanmayı tanıdığı çocukluk yıllarından başlayarak, kronolojik olmayan bir dizi iç monologla anlatır. Ayakta kalmak için verdiği sürekli ve sert mücadele onu kararlı, kendine güvenen bir kadın yapmış, ama içini bütün hayatına öldürücü bir zehir gibi bulaşan bir hınçla doldurmuştur. Bu hınç nihayet bulduğu sevgiyi de gölgeleyecektir.”
Kadın hikâyeleri anlatan kadın yazarları seviyorum. Jane Austen’ı, Tomris Uyar’ı, Nina Berberova’yı, Colette’i, Jean Rhys’ı ve diğerlerini… Sanırım Magda Szabó da onlardan biri. Kapı’da Emerenc gibi muhteşem bir kadın karakter yaratmış olan yazar, bu defa da yine son derece ilginç ve güçlü bir roman karakterini sokuyor okuyucusunun dünyasına: Eszter Encsy’i. Yazar aslında tek bir kadın karakter yaratmamış bu romanda. Evet, Eszter ana karakter ama bir de Angela var. Varlığıyla Eszter’in tüm yaşamını zehreden Angela. Adeta Eszter’in anti-tezi… Yoksulluk, ölüm, zor yaşam koşulları, aşağılanma insanları hınçla doldurabilir. Peki ya kıskançlık, haset gibi duygularla? Eszter’in Angela’ya karşı bir yaşam boyu duyduğu o büyük hınç nasıl açıklanabilir? Magda Szabó karmaşık insan ruhuna büyük bir incelikle yaklaşıyor. İyi ki böyle yazarlar var.

5 Eylül 2014 Cuma

Nora, Bir Bebek Evi & Hedda Gabler – Henrik Ibsen


Norveç edebiyatının en büyük isimlerinden biri Henrik Ibsen (1828-1906). Nora, Bir Bebek Evi, Hedda Gabler, Bir Halk Düşmanı, Hortlaklar, Yaban Ördeği gibi oyunlar başta olmak üzere tüm dünyada belki binlerce kez sahnelenmiş birçok ünlü piyesin yazarı. Eleştirel gerçekçi tiyatronun öncüsü kabul ediliyor. Çağdaş tiyatronun en büyük isimlerinden biri… Bu kısa girişten sonra, gelelim benim okuduklarıma…
Her ikisi de ülkemizde sahnelenmiş olan Nora, Bir Bebek Evi ve Hedda Gabler oyunlarının en önemli ortak özelliği her ikisinin de birer kadın karakter etrafında dönüyor olması.  Yazıldıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda, kadın özgürlüğü konusuna müthiş bir bakış getiriyor her ikisi de. Özellikle de Nora, Bir Bebek Evi… Önce babasının, sonra da kocasının evinde el bebek gül bebek bir hayat süren üç çocuklu Nora, günün birinde içinde bulunduğu durumu ve geldiği noktayı tüm çıplaklığıyla görüverir. Artık ne pahasına olursa olsun zincirlerini koparma vakti gelmiştir. Uyanış çok ani ve keskin olur. Oyunun son bölümünde karı-koca arasında geçen diyalog müthiş. Hedda Gabler’de ise Madame Bovary ve Anna Karenina’nın ruhdaşı bir karakter yaratmış Ibsen. Zengin bir ailede, kaprisli ve bencil bir biçimde yetişmiş Hedda Gabler, istemeden yapmış olduğu evlilikte tutkularının ve hırslarının kurbanı olur. Her iki oyun da ikiyüzlü, çıkarlar üzerine kurulmuş evlilik ilişkilerine çok sert bir eleştiri getirmekte.
Norveç edebiyatı demişken, Norveç sinemasını da es geçmeyelim. Başka Sinema’yı duymuşsunuzdur. “Yıl boyunca festival” anlayışıyla geçen sene hayata geçirilen çok güzel bir uygulama. Ay boyunca, alternatif sinemadan dört film, belli sinema salonlarında izlenebiliyor. İstanbul Anadolu yakasında Rexx ya da Moda Sahnesi’nde mesela… Bugün vizyona giren Körlük (Blind) adlı ilginç bir Norveç filmi var. Aniden kör olan genç bir kadının yaşamına odaklanıyor film. Evet, oldukça dramatik ancak mizah filme öylesine ustalıkla sokulmuş ki, üzerinize kasvet çökmeden ayrılıyorsunuz sinemadan.  

1 Eylül 2014 Pazartesi

The View from Castle Rock – Alice Munro


Alice Munro’yu Nobel Edebiyat Ödülü kendisine verilince tanıdım. 1933 Kanada doğumlu yazar daha çok kısa öyküleriyle tanınıyormuş. Yaz başında bir kitapçıda karşıma bir düzine Munro kitabı çıkınca çok da ince eleyip sık dokumadan içlerinden birini seçtim. The View from Castle Rock… 2006’da yayımlanmış. Bir öykü kitabı değil. Kısa kısa bölümlerden oluşan, kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği otobiyografik bir eser. Munro, ailesinin 18. yüzyıl İskoçya’sında başlayıp 20. yüzyıl Kanada’sına uzanan 200 yıllık yakın tarihini anlatıyor. Özellikle belli kişiler ve onların yaşamından kısa kısa kesitler ve anılar etrafında dönüyor kitap. Bu tip hikâyeler bazen çok ilginç ve etkileyici olabilir. Özellikle düşkün olduğum bir tür olmasa da iyi yazılmış bir örneğini zevkle okuyabilirim. Şirin Devrim’in kaleme aldığı Şakir Paşa Ailesi/Şahane Çılgınlar hafızamda yer etmiş çok iyi bir örnektir mesela. Maalesef bu kitap için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Evet, yer yer gerçekten ilgimi ayakta tutan bölümler vardı. Örneğin gemi ile Yeni Dünya’ya göç ve orada tutunma mücadelesi ya da Munro’nun annesinin kürk ticareti yapma çabası gibi… Ancak kitaba bütün olarak baktığımda hissettiğim genel bir tatminsizlik. Yazarın kısa öykü ustası olduğu söyleniyor. Hatta – biraz abartılı bulsam da - yaşayan en büyük kısa öykü yazarı olarak kabul ediliyor. Belki de yeni bir yazarı tanımak için yanlış bir başlangıç yapmışımdır. İlk fırsatta bir öykü kitabını okumalıyım galiba.

31 Ağustos 2014 Pazar

Pastoral Amerika – Philip Roth


1997’de yayımlanan Pastoral Amerika (American Pastoral) Roth’un en ünlü romanı olarak kabul ediliyor. Fonda Vietnam Savaşı’nın sarsıntılarıyla cebelleşen 60’lı yılların Amerika’sı, Roth’un edebi alter egosu yazar Nathan Zuckerman, okuyucuya çok ilginç bir Amerikan rüyası anlatıyor. Tam anlamıyla iflas etmiş bir Amerikan rüyası… Romanın anlatıcısı yazar Zuckerman, lise yıllarından tanıdığı “Sarıkafa” lakaplı bir beysbol yıldızının hikâyesini aktarıyor bize. Her şey bir yükseliş, bir başarı öyküsü gibi başlamakta. Yakışıklı, iyi kalpli, herkesin favorisi Seymour Levov, günü geldiğinde babasının kurduğu eldiven fabrikasının başına geçer. New Jersey güzeliyle evlenip, güzel bir eve taşınan ve baba olan Seymour’un işleri kendisini bile büyüleyecek kadar yolunda gitmektedir. Her şey tam da hayalini kurduğu kadar ışıltılı ve görkemlidir. Ancak öyle bir gün gelir ki, Levov’un tüm yaşamı büyük bir manevi yıkımla altüst olur. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değildir. Bir yerde bir yanlış yapılmıştır ama tam olarak nerede?
Son zamanlarda okuduğum en güzel romanlardan biri Pastoral Amerika. Sadece bireysel bir yükseliş ve düşüş hikâyesi değil elbette. Vietnam Savaşı’nın Amerikan toplumunda yarattığı büyük depremden, göçmen bir Yahudi ailesinin Amerika’da tutunma hikâyesine, anne-baba-çocuk ilişkilerinden, evliliğe, kadere ve hiç kimsenin, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına dair bir dolu şey var bu kitapta. Kim ne derse desin, roman henüz ölmedi.

20 Temmuz 2014 Pazar

Karanlıkta Yolculuk – Jean Rhys


Jean Rhys’ı geçen yaz, Geniş Geniş Bir Deniz ve Dörtlü adlı romanları sayesinde tanımış ve çok sevmiştim. 1934 yılında yayımladığı Karanlıkta Yolculuk (Voyage in the Dark) adlı romanını ise henüz bitirdim ve çok etkilendim. Bu kez yer Londra… Yazarın gözünden soğuk, uzak ve hayli sevimsiz… 20. yüzyılın hemen başı… Batı Hint adalarının birinden Londra’ya gelmiş Anna Morgan şehirde tutunmaya çalışıyor. Henüz on dokuz yaşında, beş parasız ve yapayalnız. Kısa süren ve hiç de umut vaat etmeyen bir tiyatro macerasının ardından yaşamına giren bir dizi erkek ve giderek çoğalan umutsuzluk ve yalnızlık… Bütün çaba yaşamı anlamlı kılacak bir umuda tutunabilmek, kimsesizlik ve o berbat yalnızlıktan kurtulabilmek için… Biraz sevgi, biraz güvence her şeyi değiştirebilir ama Anna o kadar şanslı olabilecek mi? Anna, okuduğum diğer Rhys romanlarındaki kadın karakterlere o kadar benziyor ki… Hep aynı yalnızlık, hep aynı çaresizlik ve bekleyiş… Yaşamı, gittiği yere kadar bir yük gibi taşıyış… Oradan oraya savruluş… Ve o uzak diyara, o uzak adaya ve çocukluğa duyulan sonsuz özlem…

20 Mayıs 2014 Salı

istanbul şehri ağlıyor – Attilâ İlhan


…………
yalnız sen yağma yağmur vurma kalbime kalbime
bulutlar seni almasın karanlık kana girmesin
çıkmaz bir yol sefere çıkmaz olası rüzgâr
şimdi bütün türkiye bir anne gibi uyumuş
ah benim anadolu’m ah benim türkiye’m
yarana merhem olsam gözlerimi sürsem
bu çocuklar merinos fabrikası’nın işçileri bursa’dan
bunlar kömür kesilmiş kalbini söker yeraltından

söndürme lambamı rüzgâr bulutlar beni almasın
kaldırımlar dinleniyor başını toprağa koymuş
ne zincirler örmüşüz gözyaşlarından
bırakın istanbul şehri kana kana ağlasın

27 Nisan 2014 Pazar

Üç İstanbul – Mithat Cemal Kuntay


Daha önce, edebiyat profesörü ve yazar Didem Uslu’nun Caddebostan Kültür Merkezi’nde yürütmekte olduğu okuma atölyesinden söz etmiştim. Hatta bu yılın okuma listesini de bloğumda yayımlamıştım. Didem Uslu’nun hazırladığı listeler gerçekten çok değerli benim için. Atölyelere katılamasam da listelerde yer alan ve daha önce okumamış olduğum kitapları mutlaka okumaya çalışıyorum. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul adlı romanı da onlardan biri. Romandan bana kalanlara geçmeden önce yazarından söz etmek istiyorum çok kısaca.
Mithat Cemal Kuntay 1885 İstanbul doğumlu. Hukuk öğrenimi görmüş, Hukuk Mektebi’nde ders vermiş ve Adalet Bakanlığı’nda çalışmış. Bu arada, şiirler, oyunlar yazmış, inceleme ve araştırma kitapları yayımlamış. 1938 yılında çıkan Üç İstanbul yazarın tek romanı ve Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri ve bu dönemlere tanıklık eden üç İstanbul… Önce Abdülhamit’in 33 yıl süren istibdat yönetimi altındaki İstanbul, ardından İttihat ve Terakki dönemi İstanbul’u, son olarak da Mütareke yılları ve işgal İstanbul’u…
Romanın başkahramanı avukat ve “yazar” Adnan Bey… İstanbul büyük değişimlere sahne olurken, tüm “yüce duygu ve düşüncelerine” rağmen, kendisini, zaaflarının, şahsi menfaatlerinin ve yüzeyselliğinin esiri olmaktan bir türlü kurtaramayan Adnan Bey’in ve çevresindeki onlarca karakterin yaşamına tanıklık ediyoruz. Her ne kadar Mithat Cemal Kuntay (1885-1956) yaşadığı, tanıklık ettiği dönemi yazmış olsa da, bugünden bakıldığında, Üç İstanbul tarihi bir roman. Konusuyla, diliyle, gözlem gücüyle, üslubuyla, yaratmış olduğu onlarca karakter ve bu karakterlerin ruhsal çözümlemeleriyle çok etkileyici bir roman. Karakterlerini böylesine başarılı bir acı alayla okuyucusuna sunan çok fazla yazar okumadım ben. Çok etkiledi beni bu sarkastik dil.
Ve tabii ki İstanbul… Romanın bir diğer başkahramanı… Nasıl bir şehir bu İstanbul? Nelere tanıklık etmiş yüzyıllardır? Şaşırıyor insan düşündükçe. Sözü uzatmayayım. On numara bir roman Üç İstanbul… Geç okudum ama iyi ki okudum. Romanı hiçbir değişiklik ve sadeleştirmeye gitmeden yayımlayan Oğlak Yayınları’na da ayrıca teşekkürler…
 

15 Nisan 2014 Salı

Romantik Bir Viyana Yazı – Adalet Ağaoğlu


ROMANTİK Bir Viyana Yazı, Adalet Ağaoğlu’nun son romanı… 1993’te çıkmış ve 1997’de Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü’ne lâyık görülmüş. Kitabın aslında iki ismi varmış: Romantik (ve) Bir Viyana Yazı… Arka arkaya söylendiklerinde gayet anlamlı ve kitabın ruhuna da aykırı düşmeyen bir bütünlük ortaya çıktığından, insan yanılgıya düşüyor. Dahası, romanın bir yerinde, yazar, “romantik” sözcüğüyle de oynuyor ve onu “roman-tik” olarak da düşünebileceğimizi ima ediyor. Ve kelimeye bu haliyle kendine göre bir anlam yüklüyor. Sözün kısası, alışılmışın dışında, sözcük oyunlarıyla bezeli bir kitap adı seçmiş Adalet Ağaoğlu.
Gelelim romanın konusuna… Romanın başkahramanı, Kamil Kaya adlı emekli bir tarih öğretmeni… Hiç evlenmemiş, Kastamonu’dan Kütahya’ya, Konya’dan Kırşehir’e hep K harfiyle başlayan illerde otuz yıl boyunca tarih öğretmenliği yapmış olan Kamil Kaya’nın tek bir hayali var, o da, dünya gözüyle Viyana’yı görebilmek… Öğrencilerinin “hayalci hoca” adını taktığı Kamil Kaya, aslında adım başı rastlamaya alışık olmadığımız bir öğretmen. Tarihin sadece savaşlardan, fetihlerden ve zaferlerden ibaret olmadığı, yemekten, giyim kuşama, sanattan, eğlenceye her boyutuyla, her ayrıntısıyla ele alınması ve okutulması gerektiği tezini savunuyor. Doğru düzgün bir haritası bile olmayan sınıflarda, otuz yıl boyunca derslerini, bin bir hikâye, bin bir hayalle zenginleştirip anlatıyor öğrencilerine. Nitekim, “hayalci” lakabı da buradan geliyor.
Kamil Kaya’nın “Viyana düşü”, ancak emekliliğinde, “emekli ikramiyesi” ile gerçekleşiyor. Tarihle bugünün el ele verdiği Viyana’da, gerçekle hayalin birbirine karıştığı bir öykünün başkahramanına dönüşüyor Kamil Kaya. Adeta sırra kadem basıyor. Ve roman belli bir noktadan itibaren sanki bir polisiyeye dönüşüyor. Barok’tan faşizme, Kafka’dan Milena’ya, Klimt’ten Alma Mahler’e uzanan fantastik bir Viyana sunuyor okuyucuya Adalet Ağaoğlu. Kitabın başkahramanı ne kadar ilginç ise, anlatıcısı da o kadar gizemli. Yazı Viyana’da geçiren, devamlı notlar alan ve sanki yazacağı romanın başkişisini arayan bir yazar bu anlatıcı. Aradığı Kamil Kaya olabilir mi acaba? Finalini biraz karmaşık bulsam da, zevkle okuduğumu itiraf etmeliyim.
 

7 Nisan 2014 Pazartesi

İstanbul Bir Masaldı - Mario Levi



İstanbul Bir Masaldı, 1957 İstanbul doğumlu Mario Levi’nin ilk romanı. İlk kitabı 1986’da yayımlanmış olan Bir Yalnız Adam: Jacques Brel. Üniversite bitirme tezinden hareketle yazdığı bu kitap, hem roman hem biyografi özellikleri taşıyormuş. Bu kitabın ardından, iki öykü kitabı ve bir anlatı yayımlamış Mario Levi: Bir Şehre Gidememek, Madam Floridis Dönmeyebilir ve En Güzel Aşk Hikâyemiz. İstanbul Bir Masaldı ise 1999’da çıkmış ve bir sonraki yıl kendisine Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandırmış.
Yazarın, dedesine ithaf ettiği 800 sayfalık bu uzun roman tıpkı bir masal gibi, bir şiir gibi… Levi, İstanbullu bir Yahudi ailesinin tarihini, Mösyö Jak ve Madam Roza’nın dört nesillik uzun tarihini, tıpkı hüzün dolu bir masal anlatırmışçasına aktarıyor okuyucuya. Artık kanıksadığınız bir burukluk ve hüzünle, bir solukta okuyup bitiriyorsunuz tüm romanı. Fonda, artık çok gerilerde kalmış şiir gibi bir İstanbul, yazarın, incitmekten korkarcasına, büyük bir özen ve şefkatle yaklaştığı “insanlarının”, “insanlarımızın” hikâyesine tanıklık ediyoruz.
Gerçekten de, yazarın, kendine has, upuzun, duygu ve düşünce yüklü cümlelerle, sabırla inşa ettiği bir masal bu kitap. Bazen bir kitabı çok beğenirsiniz de, başkalarına anlatırken, överken hep bir şeyler eksik kalır ya, şu anda onu hissediyorum. Duygusu çok yoğun bir roman İstanbul Bir Masaldı. Bir dolu düşünce, bir dolu duygu uyandırdı bende. Hayat, umutlar, düşler, sevinçler kadar acılar, yalnızlıklar, pişmanlıklar, kayıplar demek… Tüm o hayatları okurken, en çok bunu düşündüm. Yaşamın hızına kendimizi kaptırıp, ne çok insanımızı ihmal ediyoruz. Eksiliyoruz sürekli, hep bir şeylere, birilerine geç ya da eksik kalıyoruz. Bazı tatlar, ne bileyim, bazen bir patlıcan kızartması, bazen sadece Kurban bayramlarında yenen bir anneanne yemeği hep çok gerilerde kalıyor. Küçücük bir koku, o günleri anımsatmaya yetiyor bazen ama hep bir burukluk kalıyor geriye. Zamanı geriye döndüremeyeceğimizi biliyoruz.
Ve tabii ki yazgı… Bazı insanların yaşamları, yaşadıkları, kaderle açıklanmaz da neyle açıklanabilir? Bu kitaptan bana bir dolu karakter kaldı. Hepsi çok canlı… İstanbul, onlarsız eksik ve mahzun kalırdı. Madam Roza, Olga, Mösyö Rober, Avram Efendi ve diğerleri… Hepsinin hikâyesinde hüzün var ama kimileri hep kaybetmeye yazgılı galiba. Onun için, en çok Kirkor Amca, Hüsnü ve Mimiko’yu sevdim ben sanırım. Kitaptan küçücük bir alıntı, kitabın ruhunu hissettirmeye yeter mi acaba?
“…Madam Roza’nın gül reçeli hiçbir zaman unutulamayacaktı bu durumda… Hiçbir zaman… O sıcaklığı sonuna kadar koruma umuduyla… Onun zeytinyağlı, hafif tatlı enginarı da unutulmayacaktı, kıymalı, karamel soslu kabak dolmasıyla, kabağın kabuklarından yapılan, ekşimtırak, sarımsaklı ‘kaşkarikas’ları da… Onun karabiberli pırasa köftesi de unutulamayacaktı, ıspanaklı kurufasulyesi de, sakızlı beyaz tatlısı da, Pesah akşamları için hazırladığı kuru üzümlü hurma tatlısı da… O evlerin giderek yitirilen, değerleri ancak yitirildikten sonra anlaşılan tatları, kokuları, renkleri, daha da önemlisi yaşayan ‘parçalarıydı’ o yemekler…”

27 Mart 2014 Perşembe

Mrs. Dalloway – Virginia Woolf


1925’te yayımlanan Mrs. Dalloway için “Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum, sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçiminde” demiş Virginia Woolf. Woolf’un en tanınmış romanı olan Mrs. Dalloway, “bilinç akışı” olarak adlandırılan tekniğin en yetkin örneklerinden biri sayılmakta bugün. Mîna Urgan, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış olan Virginia Woolf adlı incelemesinde, bazı eleştirmenlerin, Mrs. Dalloway’in, James Joyce’un Ulysses’inin izlerini taşıdığından söz ettiklerinden bahseder. Bunun haklı bir ilişkilendirme olmadığını söyleyen Urgan’a göre, iki kitabın tek ortak yanı, her ikisinin de bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olmalarıdır. Woolf’un bilinç akışı, Joyce’unkinden farklıdır bir kere. Joyce herhangi bir süzme yapmadan, bilinç akışını olduğu gibi verirken, Woolf’ta mantık da işin içindedir. Bilinçaltı ise hiç yoktur. Bu haliyle daha çok Proust’un iç monologlarını andırır. 
Gelelim romanın konusuna… Mrs. Dalloway tek bir yerde, Londra’da geçiyor. 1923 yılının Haziran ayında sıradan bir gün… Yazar, sabahtan geceye, yaklaşık on iki saatlik bir zaman dilimini geçmişe dönüşlerle ele almakta. Akıp gitmekte olan zaman, saatler merkezi bir öneme sahip tüm kitap boyunca. Woolf, romanına The Hours (Saatler) adını vermeyi düşünmüş ilkin. Ancak daha sonra vazgeçmiş ve romanın adı Mrs. Dalloway olmuş. Kitapta herhangi bir olay örgüsü yok. Romanın, birbirlerini tanımayan ve roman boyunca da yolları gerçek anlamda hiç kesişmeyen iki ana karakterinin, Clarissa ile Septimus’un, bu yaklaşık on iki saatlik zaman zarfında, bambaşka iki noktaya, hedefe hazırlandıklarına tanıklık etmekteyiz.
Roman, Clarissa Dalloway’in, sabah saatlerinde, akşam evinde vereceği görkemli parti için çiçek almak üzere çiçekçiye gidişiyle başlamakta. Clarissa, Parlamento üyesi Richard Dalloway ile evlidir. Sıradan, dürüst ve iyi kalpli bir erkektir Richard. Clarissa, duygusal, çok daha karmaşık ve kendisini büyük bir aşkla seven Peter yerine, kendisini seven ancak bunu hiçbir zaman sözcüklere dökemeyen Richard’ı seçmiştir yıllar önce. Richard, düzeni ve gelenekleri temsil ederken, Peter, tüm kültürüne, zekâsına rağmen “hayatta dikiş tutturamamış olmayı” temsil etmektedir. Düzen, gelenek insanı değildir Richard’ın aksine. Clarissa kocasını sever ama ona âşık değildir. Peter’a da âşık değildir aslında. Kadınlara âşık olabilmektedir görünüşe bakılırsa. Geriye dönüşler sırasında, bir zamanlar, bir süreliğine, Sally adındaki yakın bir arkadaşına ilgi duyduğunu öğreniriz.
Romanın diğer başkişisi Septimus Warren Smith adlı genç bir adamdır. Yoksul bir aileden gelen bu genç, kendi imkânlarıyla kendisini geliştirmiş, Londra’da bir memuriyet elde etmiştir. Şiire, edebiyata düşkün bu duygulu gencin yaşamı, Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılmasıyla altüst olur. Savaşta büyük başarılar elde etmiştir ama en yakın dostunu ve hayallerini de orada kaybetmiştir. Onca büyük yıkıma ve acıya tanıklık eden bir gencin, savaştan sonra aynı insan olarak kalması mümkün olabilir mi hiç? Nitekim, adım adım ruh sağlığını yitirecektir Septimus Smith. Woolf’un, kitap boyunca oldukça alaycı bir biçimde eleştirdiği doktorlar, Septimus’a yardım etmek şöyle dursun, hoyratlıkları ve hesapçılıklarıyla genç adamı felâkete daha da yaklaştıracaklardır. Septimus’u bekleyen felâket intihardır. Bu noktada, 1941’de, evlerinin yakınındaki nehre, ceplerini taşlarla doldurarak girip, intihar eden Virginia Woolf’la aynı yazgıyı paylaşır genç adam.
Clarissa sahte bir “hoşnutluk, yaşama sevinci” içinde akşama hazırlanırken, bir diğer deyişle kendisine ihanet ederken, sanrılar içinde kıvranan Septimus, tüm bu sahteliğe, yalana dolana daha fazla katlanamayacağını çoktan sezmiştir. Roman boyunca iki kahramanın yolunun kesiştiği tek an, Clarissa’nın, partisine katılan ruh hekiminden, Septimus Smith adlı genç bir adamın intihar etmiş olduğu haberini aldığı andır. Kendisinin bir türlü yapamadığını yapmıştır bu delikanlı. Kendisi yaşamın sıradan, gündelik başarılarıyla yetinip yaşamını mahvederken, bu delikanlı, yaşama meydan okuyarak özünü korumayı başarmıştır.
Yazımı bitirmeden önce, Mrs. Dalloway’le ilintili bir film ve iki kitaptan söz etmek istiyorum. Kitaplardan biri, yukarıda da değindiğim Minâ Urgan’ın Woolf incelemesi. Sadece akademik çevrelere değil herkese hitap eden güzel bir kitap. Woolf’un yaşamı ve eserleri incelenmiş bu kitapta. Mrs. Dalloway’e de bir bölüm ayrılmış. Kolay anlaşılır bir dille yazılmış ve zevkle okunuyor. İkinci kitap, Michael Cunningham’ın 1999’da Pulitzer Ödülü’nü kazanan Saatler (The Hours) adlı romanı. Film ise, Cunningham’ın romanından uyarlanan ve aynı adı taşıyan, başrollerinde Meryl Streep, Nicole Kidman, Julianne Moore ve Ed Harris’in oynadığı 2002 yapımı film. Üçünü de tavsiye ederim.

18 Mart 2014 Salı

Yılanların Öcü - Fakir Baykurt


1950-1970 yılları arasında, özellikle Köy Enstitüsü kökenli yazarlar tarafından kaleme alınan eserler “köy romanı” olarak tanımlanmış. Bu dönemde, Talip Apaydın’dan Kemal Bilbaşar’a, Abbas Sayar’dan Fakir Baykurt’a pek çok isim, köylünün yoksulluğunu, cehaletini, çaresizliğini, kırsalda sürdürülen yaşamın zorluklarını, toprak sorunlarını, ağalık düzeni ve sömürüyü anlatan romanlar yazmışlar. Köy romanı, her ne kadar, 1980’li yıllardan itibaren “kent romanı” karşısında tutunamamaya başlasa da, bir döneme damgasını vurmuş ve ilgiyle okunmuş. Köylünün sosyo-ekonomik sorunlarını gerçekçi bir bakışla ele alan bu romanların en önemlilerinden biri Yaşar Kemal’in İnce Memed’i ise, diğeri de Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü adlı romanıdır herhalde. 
Kendisi de bir Köy Enstitüsü mezunu olan Fakir Baykurt, Yılanların Öcü adlı ünlü romanını 1958 yılında yayımlamış. Burdur’un Karataş köyünde yaşayan yoksul mu yoksul Kara Bayram ve ailesinin başına gelenleri konu alır roman. Babadan kalma tek göz evde üç çocuğu, karısı ve yaşlı anasıyla yaşayan Bayram, yıllarca borç ödeyerek 40 dönümlük bir toprağa kavuşmuştur. Tüm malı mülkü bu küçücük toprakla, bir öküz ve bir inekten ibarettir. Tüm yoksulluklarına rağmen, gelecekten umutlu yuvarlanıp giderlerken birdenbire tüm huzurları kaçıverir. Köyün muhtarı, kolladığı adamlardan birine, Kara Bayram’ın evinin önündeki alanı satar. Hela ve gübrelikler evlerin ardına verildiği için, köy yerinde kimse evinin önüne ev yapılsın istemez. Kara Bayram yoksul ve “arkasız” olduğu için seçilmiştir. Ses çıkarmayacağı, boyun eğeceği düşünülür. Ancak Bayram’ın yaşlı anası Irazca, öyle oldubittiye kolay kolay pabuç bırakacak cinsten değildir. Nitekim, toprağa temel atılır atılmaz kızılca kıyamet kopar.
Yılanların Öcü, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmış, iki kez de sinemaya uyarlanmış. Biri 1961’de Metin Erksan tarafından, diğeriyse 1985’te Şerif Gören tarafından. Yıllara meydan okuyan bir Türk edebiyatı klasiği İnsanın olduğu yerde küçük hesaplar, çıkar ilişkileri, adam kollamalar ve adaletsizlikler son bulmuyor. Fakir Baykurt’un bu meşhur romanı, köy yerindeki o sömürü düzenini anlatıyor. Kitabın başında, yazar tarafından 1962’de kaleme alınmış “Yılanların Öcü Üstüne Meclisteki Tartışma” adlı güzel bir yazı var. “Müstehcen” olduğu iddiasıyla kovuşturmaya uğrayan, Meclis’te tartışılan kitabını ve tüm bu süreci anlatıyor Fakir Baykurt. “Sanatçı onuru” nasıl oluyor ve korunuyor, ders olarak okutulsa yeridir. Hem kitabı hem de o güzel yazıyı, okumamış olanlara tavsiye ederim.   

15 Mart 2014 Cumartesi

Türk Edebiyatının Klasikleri


Notos Edebiyat Dergisi 44. sayısında, aralarında küçük İskender’den Sevin Okyay’a, Yekta Kopan’dan Ayfer Tunç’a tam 249 yazarın bulunduğu bir seçici gruba, çok tartışılan ve her daim çok tartışılacak bir soruyu, Türk Edebiyatının Klasikleri Nelerdir? sorusunu yöneltmiş. Ve ortaya 40 kitaplık aşağıdaki liste çıkmış:
1)      İnce Memed – Yaşar Kemal
2)      Tutunamayanlar – Oğuz Atay
3)      Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar
4)      Memleketimden İnsan Manzaraları – Nâzım Hikmet
5)      Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali
6)      Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan
7)      Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar
8)      Alemdağ’da Var Bir Yılan – Sait Faik Abasıyanık
9)      Yunus Emre Divanı
10)   Aşk-ı Memnu – Halit Ziya Uşaklıgil
11)   Kara Kitap – Orhan Pamuk
12)   Çalıkuşu – Reşat Nuri Güntekin
13)   Bereketli Topraklar Üzerinde – Orhan Kemal
14)   Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali
15)   Aylak Adam – Yusuf Atılgan
16)   Yaban – Yakup Kadri Karaosmanoğlu
17)   Dede Korkut Kitabı
18)   Kendi Gök Kubbemiz – Yahya Kemal Beyatlı
19)   Seyahatname – Evliya Çelebi
20)   Eylül – Mehmet Rauf
21)   Devlet Ana – Kemal Tahir
22)   Bir Gün Tek Başına – Vedat Türkali
23)   Hüsn-ü Aşk – Şeyh Galip
24)   Sevgili Arsız Ölüm – Latife Tekin
25)   Fuzulî Divanı
26)   Mai ve Siyah – Halit Ziya Uşaklıgil
27)   Benim Adım Kırmızı – Orhan Pamuk
28)   Ölmeye Yatmak – Adalet Ağaoğlu
29)   Sinekli Bakkal – Halide Edip Adıvar
30)   Dokuzuncu Hariciye Koğuşu – Peyami Safa
31)   Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar
32)   Semaver – Sait Faik Abasıyanık
33)   Bir Düğün Gecesi – Adalet Ağaoğlu
34)   Çocuk ve Allah – Fazıl Hüsnü Dağlarca
35)   Bütün Şiirleri – Orhan Veli Kanık
36)   Araba Sevdası – Recaizade Mahmud Ekrem
37)   Üvercinka – Cemal Süreya
38)   Bütün Şiirleri – Karacaoğlan
39)   Parasız Yatılı - Füruzan
40)   Yenişehir’de Bir Öğle Vakti – Sevgi Soysal
 
Son not: 249 kişi toplam 392 kitap adı vermiş. Önerilen kitaplar en çok önerilenlerden başlanarak sıralanmış. Bu 40 kitaplık liste böyle oluşmuş. İnce Memed katılımcıların %60’ının listesinde yer almış.

4 Mart 2014 Salı

Boris Godunov – Aleksandr Puşkin


Boris Godunov, Puşkin tarafından 1825’te yazılmış. Maalesef sansür nedeniyle 1865’e kadar sahnelenememiş. Yani 38 yaşında bir düelloda yaşamını yitiren yazarına oyununun sahnelendiğini görmek nasip olmamış. Puşkin, Boris Godunov’u Shakespeare’in tarihi tragedyalarından esinlenerek kaleme almış. Kısaca oyunun konusundan söz etmek istiyorum. Korkunç İvan döneminde boyarlık ünvanını elde eden Tatar asıllı Boris Godunov, yedi yaşındaki veliaht Çareviç Dimitri’yi öldürterek tahta geçer. Gerek halk gerekse soylular Dimitri’nin öldürülmesinin ardında Boris Godunov’un olduğundan şüphelenmektedirler. Nitekim, Boris Godunov da vicdan azabı çekmekte ancak gerektiğinde ikitidarını korumak adına zulme başvurmaktan geri kalmamaktadır. İşte bu ortamda genç bir papaz, veliaht Dimitri olduğunu iddia ederek Litvanya’ya gider ve Moskova’ya karşı herkesi kışkırtır. Halk Dimitri’nin ölmemiş olduğuna hemen inanır ve onu desteklemeye başlar. Bu açık tehdit karşısında endişeler içinde kıvranmaya başlayan Boris Godunov giderek daha da zalimleşir. Oyunun gidişatını ve finalini elbette söylemiyorum. Puşkin tarafından çok güzel yazılmış bir piyes. Bu arada not düşmekte fayda var. Boris Godunov gerçek bir tarihi şahsiyet. 1598-1605 yılları arasında Rus Çarı sıfatıyla ülkeyi yönetmiş. Oyun onun iktidar dönemini, o dönemin kanlı oyunlarını, hesap kitaplarını konu almakta. Son bir not daha ekleyip yazımı bitiriyorum. Boris Godunov, Rus besteci Mussorgsky tarafından 1868-1869 yılları arasında bestelenmiş. Hem Mussorgsky’nin başyapıtı olarak kabul edilmekte, hem de dünyanın en ünlü operalarından biri sayılmakta.
 

2 Mart 2014 Pazar

66. Sone – William Shakespeare


Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e,
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

(Çeviren: Can Yücel)

26 Şubat 2014 Çarşamba

Vahşetin Çağrısı – Jack London


Jack London’ı Martin Eden ile tanıdım. İşçi sınıfından genç ve azimli bir çocuğun, âşık olduğu üst sınıfa mensup kıza lâyık olabilmek için giriştiği yazar olma/sınıf atlama mücadelesini anlatır Martin Eden. Öylesine amansız ve ölümüne bir mücadeledir ki bu, romanın finali de tüm o inanılmaz savaş kadar vurucu olur. Çok etkilemiştir beni bu roman. Hâlâ da en sevdiğim kitaplar arasında ön sıralardadır yeri. Jack London’ın en olgun eseri olarak kabul edilir.
Bazı yazarların ne kadar da ilginç ve maceralı bir yaşam öyküsü oluyor. Jack London (1876-1916) da onlardan biri. İstiridye avcılığından, gemilerde tayfalığa ve altın aramaya kadar bir dolu iş yapmış. Doğayla mücadele ve ciddi beden gücü gerektiren işler yapan insanların bir yandan da entelektüel kapasitelerini kullanmaları, çılgınca okuyup yazmaları beni hep çok büyülemiştir. Tüm o mücadele arasında yazabilmek ve yazma iradesi gösterebilmek kolay iş olmasa gerek. Jack London tüm o tecrübeleri yazıya dökenlerden aslında. Yazar, 1897’de altın aramak için Kanada’ya gitmiş ve orada bir yıl kalmış. Döndükten sonra orada yaşadıklarını anlatan roman ve öyküler yazmış. 1903 yılında yayımlanan Vahşetin Çağrısı (The Call of the Wild) da böyle ortaya çıkmış.
Vahşetin Çağrısı, baştan sona, Buck adlı bir köpeğin hikâyesini anlatır. Güney eyaletlerinden birinde bir yargıcın evinde mutlu mesut yaşayan Buck kaçırılarak kızak köpeği olmak üzere Kuzeylilere satılır. Roman, evcil bir köpeğin, vahşi-doğal yaşam koşullarına uyum sağlayabilmek için geçirdiği akıl almaz dönüşümü harikulade bir biçimde aktarmakta okuyucuya. Her ne kadar çocukluk dönemi okumalarında sıkça rastlansa da, içerdiği bir dolu şiddet sahnesi ile yetişkinlere daha uygun bir kitap bence. Bu yaşımda okuduğum için pişman değilim açıkçası. Geç olsun, güç olmasın. Bir köpeğin zekâsını ve sadakatini bir kez daha takdir etmek için bile okumaya değer.
 

22 Şubat 2014 Cumartesi

Her Şey Aydınlandı – Jonathan Safran Foer


Çağdaş Amerikan edebiyatından bir isim daha: Jonathan Safran Foer. 1977 doğumlu Yahudi kökenli yazar Princeton Üniversitesi’nde felsefe okumuş. Her Şey Aydınlandı (Everything is Illuminated) ilk romanı. 2002’de, yazar 25 yaşındayken yayımlanmış ve 2005’te de sinemaya uyarlanmış. Romanın yazılışı, yazarın üniversitede hazırladığı bitirme teziyle başlamış aslında. Nazi kıyımından sağ çıkmayı başarmış dedesi Louis Safran’ın hayatını konu alan tez zaman içinde bir romana dönüşmüş. Kitabın popülaritesi bir hayli yüksek gibi görünüyor. New York Times, kitabı “Kesinlikle birinci sınıf!” diye tanımlarken, The Times Edebiyat Eki, kitabın Philip Roth, James Joyce ve Milan Kundera esintileri taşıdığını söylemiş. Siren Yayınları’ndan çıkan kitabın arka kapağında roman bir “şimdiki zaman klasiği” olarak sunulmuş. Ön kapakta ise, “Ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitaptan biri” denmiş. Vesaire, vesaire…  
Açıkça söylemem gerekirse ben çok etkilenmedim bu romandan. Yordu beni. Çok etkileyici bir konu anlam veremediğim bir kurguyla ve birden çok anlatım biçimiyle heba edilmiş gibi hissettim kitabı okurken. Romanda, Jonathan Safran Foer adlı Yahudi kökenli Amerikalı bir genç elinde eski bir fotoğrafla Ukrayna’ya gider (tıpkı yazarın kendisi gibi). Bir zamanlar Nazilerin elinden kurtulmayı başarmış ve Amerika’ya göç etmiş dedesinin izini sürmeye… Geçmişini aramaya ve geçmişiyle yüzleşmeye gidiyor sözün kısası. Foer’in hikâyesi ile kendisine iz sürerken rehberlik eden Alex ve dedesinin hikâyesi iç içe ilerliyor roman boyunca.
Her iki tarafın hikâyesi de okuyucu açısından son derece ilgi çekici aslında. Ancak bu tek başına yeterli olmuyor işte. Yazar, bir, 1700’lerin sonuna gidiyor, bir, bugüne gelip Jonathan ile Alex’i mektuplaştırıyor, bir, 1940’lara savaş yıllarına gidiyor, bir, iz sürerken kahramanlarımızın başına gelenleri aktarıyor. Tüm bu aktarış biçimi beni çok yordu kitabı okurken. Öyle ki, bir bölümü tamamladıktan sonra bir sonraki bölüme geçme konusunda merak değil isteksizlik duydum her seferinde. Foer geçmişi aktarırken büyülü gerçekçilik devreye giriyor ki, her seferinde aklıma Yüzyıllık Yalnızlık geldi. Márquez bir roman yazmış ve resmen son noktayı koymuş gibi hissettim hep. Evet tamam, Foer de hiç fena aktarmıyor dünü ama, aklım hep o dev referansa gitmeden edemiyor işte.
Beni en çok ne mi etkiledi bu romanda? Alex’in dedesinin içini bir ömür boyu kemirmiş olan büyük sır ve geçmişiyle yüzleşmesi. Bazen çok büyük trajedilere sahne oluyor yaşam. Bu kitap o büyük trajedilerden birini yaşamış insanların hikâyesini anlatıyor. Zaman kaybolmuyor ve geçmişin izleri silinemiyor. Dün ve yarın daima iç içe çünkü.  

11 Şubat 2014 Salı

Cennet Kayıp – Cees Nooteboom


Daha önce hiç okumadığım yazarları okumaya devam ediyorum. Onlardan biri de Hollandalı gazeteci - yazar Cees Nooteboom. 1933 Lahey doğumlu. Romanlarının yanı sıra özellikle şiirleri ve gezi yazılarıyla tanınıyor. Cennet Kayıp (Paradijs verloren) son dönem eserlerinden. 2004’te yayımlanmış. Kitap iki ana bölüm ve pek çok alt bölümden oluşuyor. Alman kökenli Brezilyalı genç bir kadın ile Hollandalı orta yaşlı bir kitap eleştirmeninin ilişkisi üzerine bir roman bu. İki kısa karşılaşma ile sınırlı bir ilişki bu aslında. İlk bölüm sadece genç kadına ayrılmış. Önce onu tanıyoruz. Eleştirmenle ilk karşılaşması bu ilk bölümde oluyor. Yer Avustralya. Bu bölümde meleklere ve aborjinlere özel bir vurgu var. Kadının hikâyesi ile ilintili biçimde elbette. İkinci bölümde ise erkeği tanıyoruz. Bu kez yer Avusturya. İkinci karşılaşma bu bölümde gerçekleşiyor. Tamamen tesadüfi, sıradan karşılaşmalar bunlar. Tatminsiz sürüp giden yaşamlara gerçek bir renk katamayacak kadar sıradan… Kitabın arka kapağında “arayış ve hayal kırıklığı üzerine zarif bir post-modern anlatı” denmiş roman için. Açıkçası çok ilgimi çekmedi bu kitap. Sanırım yeni bir yazarla tanışmak için yanlış bir ilk seçim oldu. Ama pes etmiş değilim elbette. Yazarın gezi kitaplarından biriyle yola devam.
 

8 Şubat 2014 Cumartesi

an gelir – Attilâ İlhan

…………
 
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür

7 Şubat 2014 Cuma

Gerilim romanları & Erol Çelik ve yeni kitabı Ağlatan


Gerilim kitaplarıyla aranız nasıldır? Erol Çelik’ten dördüncü kitabı “Ağlatan”ın çıktığını haber veren bir mail alana kadar gerilim romanları hakkında ne kadar da az şey bildiğimi fark etmemiştim. Evet, hafızamı biraz zorlarsam dünyaca ünlü birkaç yazar ve kitap ismi söyleyebilirim ama ne yazık ki hepsi bu. Hele ki bu türde eser veren Türk yazarlarını hiç tanımıyormuşum meğer. Erol Çelik onlardan biri. Daha önce üç öykü kitabı yayımlanmış: Heyula, Satranç ve Şövalye, 19 Numaralı Koltuk. Son kitabı Ağlatan ise artık raflarda. 1973 doğumlu yazar özel bir televizyon kanalında çalışmakta. Yayımlanmış kitapları dışında, kendisinin yazıp yönettiği filmleri de var. Gerilim türünün meraklılarına duyurulur. Aşağıdaki kısa alıntı kitapla ilgili tanıtım yazılarından. Oldukça ilgi uyandırıcı görünüyor. Merak ettim kitabı. Sanırım okuma listelerimde farklı türlere de yer verme zamanım geliyor J
 
“Çorak toprakların ortasında yemyeşil bir köy. Etrafında hiç deniz bulunmayan ama deniz feneri bulunan bir köy. Ağlayarak tedavi olan köylüler. Deniz fenerine mahkum yaşlı bir kadın. Karakterleri birbirlerinden çok farklı bir sürü ayyaş. Topal bir hancı. Asla sönmemesi gereken ışık. Ruhları kararmış adamlar. Yolu yanlışlıkla bu köye düşen bir gazeteci. Gerçekleri öğrenmek isterken, gerçek olmasını istediği olaylara sürüklenen bir gazeteci. Genç bir kızın kaderinde yaşamak isteyen ama gerçeği kaybeden bir gazeteci.”
 

28 Ocak 2014 Salı

Öfke – Philip Roth


Amerikan edebiyatı dendiğinde aklınıza ilk hangi yazarlar gelir? Hemingway, Steinbeck, Fitzgerald, Jack London, Mark Twain? Ya da belki Bukowski, Salinger, Kerouac? Peki ya hayatta olanlardan Paul Auster? Çoğumuzun aklına ilk bu isimler gelir sanırım. Zorlarsam, listeyi belki biraz daha uzatabilirim. Ve artık Philip Roth’u da ekleyerek… Kendisi İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan edebiyatının en üretken ve değerli yazarlarından biri. 1997’de yayımladığı Pastoral Amerika (American Pastoral) ile Pulitzer Ödülü’nü kazanmış. Öfke (Indignation) ise 2008’de yayımlanmış. 81 yaşındaki yazar halen hayatta ve ne mutlu bize ki üretmeye devam ediyor.
Yazar Öfke ile bizi Kore Savaşı yıllarına götürüyor. Sene 1951. Yer New Jersey, Amerika. Romanın başkahramanı Yahudi bir ailenin tek oğlu Marcus Messner. Son derece çalışkan, uyumlu, aklı başında, her anlamda düzgün biri. Üniversiteye yeni girmiş ve hukuk okumak istiyor. Tatillerde de koşer bir kasap dükkanı işleten babasının yanında çalışmakta. Her şey buraya kadar oldukça normal görünse de Marcus’un yaşamında bir şeyler değişmeye başlıyor. Tüm hayatını aklı başında, dengeli biri olarak geçirmiş olan baba, oğlunun başına kötü bir şeylerin gelmesi ihtimaliyle  - ki Kore Savaşı da bunlardan biri – çılgına dönüyor. Tam bir paranoya içinde baskıcı birine dönüşüyor. Marcus da çareyi okuldan kaydını alarak, Ohio’daki küçük ve son derece gelenekçi bir okula transfer olmakta buluyor.
Bu noktada, okuyucu açısından ilginç de bir şey olur. Başkahramanın mezardan bize seslendiğini duyarız. Ölmüş ve salt hafızaya dönüşmüştür Marcus. Sonsuza dek hafızasının içinde hapsolmuş gibidir. Geçmişe dönmekte ve bize hikâyesini anlatmaktadır. Peki ama ne olmuş da bu genç çocuğun yaşamı son bulmuştur? Daha kitabın başında Marcus’un ölmüş olduğunu öğrenmek, kitapla okuyucu arasında, büyük ölçüde meraka dayalı, müthiş bir bağ kurmakta bence. Marcus yeni ortamında daha önce karşılaşmadığı türden meselelerle ve kişilerle yüzleşmek zorunda kalır. Bir sürü irili ufaklı olay, yaşamına giren kişiler ve elbette ki seçimleri Marcus’u okuyucunun bildiği sona doğru hızla yaklaştırır. Tıpkı kötü bir yazgı gibi, her şey, herkes Marcus’un sonunu hazırlar kısacık bir sürede.
Çok güzel bir kitap Öfke. Genç olmaya, savaşın saçmalığına, çevremizi saran ve bizi bunaltan her türlü baskıya, kaygıya, korkuya, bizi ezip yok edebilme gücüne sahip acımasız sisteme, kaygıların nasıl da bulaşıcı olabileceğine ve kadere dair bir roman Öfke.