22 Şubat 2014 Cumartesi

Her Şey Aydınlandı – Jonathan Safran Foer


Çağdaş Amerikan edebiyatından bir isim daha: Jonathan Safran Foer. 1977 doğumlu Yahudi kökenli yazar Princeton Üniversitesi’nde felsefe okumuş. Her Şey Aydınlandı (Everything is Illuminated) ilk romanı. 2002’de, yazar 25 yaşındayken yayımlanmış ve 2005’te de sinemaya uyarlanmış. Romanın yazılışı, yazarın üniversitede hazırladığı bitirme teziyle başlamış aslında. Nazi kıyımından sağ çıkmayı başarmış dedesi Louis Safran’ın hayatını konu alan tez zaman içinde bir romana dönüşmüş. Kitabın popülaritesi bir hayli yüksek gibi görünüyor. New York Times, kitabı “Kesinlikle birinci sınıf!” diye tanımlarken, The Times Edebiyat Eki, kitabın Philip Roth, James Joyce ve Milan Kundera esintileri taşıdığını söylemiş. Siren Yayınları’ndan çıkan kitabın arka kapağında roman bir “şimdiki zaman klasiği” olarak sunulmuş. Ön kapakta ise, “Ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitaptan biri” denmiş. Vesaire, vesaire…  
Açıkça söylemem gerekirse ben çok etkilenmedim bu romandan. Yordu beni. Çok etkileyici bir konu anlam veremediğim bir kurguyla ve birden çok anlatım biçimiyle heba edilmiş gibi hissettim kitabı okurken. Romanda, Jonathan Safran Foer adlı Yahudi kökenli Amerikalı bir genç elinde eski bir fotoğrafla Ukrayna’ya gider (tıpkı yazarın kendisi gibi). Bir zamanlar Nazilerin elinden kurtulmayı başarmış ve Amerika’ya göç etmiş dedesinin izini sürmeye… Geçmişini aramaya ve geçmişiyle yüzleşmeye gidiyor sözün kısası. Foer’in hikâyesi ile kendisine iz sürerken rehberlik eden Alex ve dedesinin hikâyesi iç içe ilerliyor roman boyunca.
Her iki tarafın hikâyesi de okuyucu açısından son derece ilgi çekici aslında. Ancak bu tek başına yeterli olmuyor işte. Yazar, bir, 1700’lerin sonuna gidiyor, bir, bugüne gelip Jonathan ile Alex’i mektuplaştırıyor, bir, 1940’lara savaş yıllarına gidiyor, bir, iz sürerken kahramanlarımızın başına gelenleri aktarıyor. Tüm bu aktarış biçimi beni çok yordu kitabı okurken. Öyle ki, bir bölümü tamamladıktan sonra bir sonraki bölüme geçme konusunda merak değil isteksizlik duydum her seferinde. Foer geçmişi aktarırken büyülü gerçekçilik devreye giriyor ki, her seferinde aklıma Yüzyıllık Yalnızlık geldi. Márquez bir roman yazmış ve resmen son noktayı koymuş gibi hissettim hep. Evet tamam, Foer de hiç fena aktarmıyor dünü ama, aklım hep o dev referansa gitmeden edemiyor işte.
Beni en çok ne mi etkiledi bu romanda? Alex’in dedesinin içini bir ömür boyu kemirmiş olan büyük sır ve geçmişiyle yüzleşmesi. Bazen çok büyük trajedilere sahne oluyor yaşam. Bu kitap o büyük trajedilerden birini yaşamış insanların hikâyesini anlatıyor. Zaman kaybolmuyor ve geçmişin izleri silinemiyor. Dün ve yarın daima iç içe çünkü.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder