27 Mart 2014 Perşembe

Mrs. Dalloway – Virginia Woolf


1925’te yayımlanan Mrs. Dalloway için “Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum, sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçiminde” demiş Virginia Woolf. Woolf’un en tanınmış romanı olan Mrs. Dalloway, “bilinç akışı” olarak adlandırılan tekniğin en yetkin örneklerinden biri sayılmakta bugün. Mîna Urgan, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış olan Virginia Woolf adlı incelemesinde, bazı eleştirmenlerin, Mrs. Dalloway’in, James Joyce’un Ulysses’inin izlerini taşıdığından söz ettiklerinden bahseder. Bunun haklı bir ilişkilendirme olmadığını söyleyen Urgan’a göre, iki kitabın tek ortak yanı, her ikisinin de bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olmalarıdır. Woolf’un bilinç akışı, Joyce’unkinden farklıdır bir kere. Joyce herhangi bir süzme yapmadan, bilinç akışını olduğu gibi verirken, Woolf’ta mantık da işin içindedir. Bilinçaltı ise hiç yoktur. Bu haliyle daha çok Proust’un iç monologlarını andırır. 
Gelelim romanın konusuna… Mrs. Dalloway tek bir yerde, Londra’da geçiyor. 1923 yılının Haziran ayında sıradan bir gün… Yazar, sabahtan geceye, yaklaşık on iki saatlik bir zaman dilimini geçmişe dönüşlerle ele almakta. Akıp gitmekte olan zaman, saatler merkezi bir öneme sahip tüm kitap boyunca. Woolf, romanına The Hours (Saatler) adını vermeyi düşünmüş ilkin. Ancak daha sonra vazgeçmiş ve romanın adı Mrs. Dalloway olmuş. Kitapta herhangi bir olay örgüsü yok. Romanın, birbirlerini tanımayan ve roman boyunca da yolları gerçek anlamda hiç kesişmeyen iki ana karakterinin, Clarissa ile Septimus’un, bu yaklaşık on iki saatlik zaman zarfında, bambaşka iki noktaya, hedefe hazırlandıklarına tanıklık etmekteyiz.
Roman, Clarissa Dalloway’in, sabah saatlerinde, akşam evinde vereceği görkemli parti için çiçek almak üzere çiçekçiye gidişiyle başlamakta. Clarissa, Parlamento üyesi Richard Dalloway ile evlidir. Sıradan, dürüst ve iyi kalpli bir erkektir Richard. Clarissa, duygusal, çok daha karmaşık ve kendisini büyük bir aşkla seven Peter yerine, kendisini seven ancak bunu hiçbir zaman sözcüklere dökemeyen Richard’ı seçmiştir yıllar önce. Richard, düzeni ve gelenekleri temsil ederken, Peter, tüm kültürüne, zekâsına rağmen “hayatta dikiş tutturamamış olmayı” temsil etmektedir. Düzen, gelenek insanı değildir Richard’ın aksine. Clarissa kocasını sever ama ona âşık değildir. Peter’a da âşık değildir aslında. Kadınlara âşık olabilmektedir görünüşe bakılırsa. Geriye dönüşler sırasında, bir zamanlar, bir süreliğine, Sally adındaki yakın bir arkadaşına ilgi duyduğunu öğreniriz.
Romanın diğer başkişisi Septimus Warren Smith adlı genç bir adamdır. Yoksul bir aileden gelen bu genç, kendi imkânlarıyla kendisini geliştirmiş, Londra’da bir memuriyet elde etmiştir. Şiire, edebiyata düşkün bu duygulu gencin yaşamı, Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılmasıyla altüst olur. Savaşta büyük başarılar elde etmiştir ama en yakın dostunu ve hayallerini de orada kaybetmiştir. Onca büyük yıkıma ve acıya tanıklık eden bir gencin, savaştan sonra aynı insan olarak kalması mümkün olabilir mi hiç? Nitekim, adım adım ruh sağlığını yitirecektir Septimus Smith. Woolf’un, kitap boyunca oldukça alaycı bir biçimde eleştirdiği doktorlar, Septimus’a yardım etmek şöyle dursun, hoyratlıkları ve hesapçılıklarıyla genç adamı felâkete daha da yaklaştıracaklardır. Septimus’u bekleyen felâket intihardır. Bu noktada, 1941’de, evlerinin yakınındaki nehre, ceplerini taşlarla doldurarak girip, intihar eden Virginia Woolf’la aynı yazgıyı paylaşır genç adam.
Clarissa sahte bir “hoşnutluk, yaşama sevinci” içinde akşama hazırlanırken, bir diğer deyişle kendisine ihanet ederken, sanrılar içinde kıvranan Septimus, tüm bu sahteliğe, yalana dolana daha fazla katlanamayacağını çoktan sezmiştir. Roman boyunca iki kahramanın yolunun kesiştiği tek an, Clarissa’nın, partisine katılan ruh hekiminden, Septimus Smith adlı genç bir adamın intihar etmiş olduğu haberini aldığı andır. Kendisinin bir türlü yapamadığını yapmıştır bu delikanlı. Kendisi yaşamın sıradan, gündelik başarılarıyla yetinip yaşamını mahvederken, bu delikanlı, yaşama meydan okuyarak özünü korumayı başarmıştır.
Yazımı bitirmeden önce, Mrs. Dalloway’le ilintili bir film ve iki kitaptan söz etmek istiyorum. Kitaplardan biri, yukarıda da değindiğim Minâ Urgan’ın Woolf incelemesi. Sadece akademik çevrelere değil herkese hitap eden güzel bir kitap. Woolf’un yaşamı ve eserleri incelenmiş bu kitapta. Mrs. Dalloway’e de bir bölüm ayrılmış. Kolay anlaşılır bir dille yazılmış ve zevkle okunuyor. İkinci kitap, Michael Cunningham’ın 1999’da Pulitzer Ödülü’nü kazanan Saatler (The Hours) adlı romanı. Film ise, Cunningham’ın romanından uyarlanan ve aynı adı taşıyan, başrollerinde Meryl Streep, Nicole Kidman, Julianne Moore ve Ed Harris’in oynadığı 2002 yapımı film. Üçünü de tavsiye ederim.

12 yorum:

  1. Ben de son zamanlarda Kendine Ait Bir Oda'yı okudum. Bir de bahsettiğiniz filmi izledim. Film çok güzeldi ve beni Virgina Woolf ile ilgili okumaya itti. Mina Urgan'ın böyle bir kitap yazmış olduğunu öğrendim fakat Ankara'daki Dost kitabevinde, Palme'de, Olgunlar Sokak'taki hiçbir kitapçıda bulamadım ve bana artık basılmadığını söylediler. Erkek arkadaşım internet üzerinden sipariş verdi, heyecanla bekliyorum gelmesini.

    Demek film, bir romandan uyarlanmış. O romanı da okumak isterim, bahsettiğiniz Mina Urgan'ın kitabını da. Ve Virginia Woolf'un kitaplarını da. Gerçekten çok etkileyiciydi Kendine Ait Bir Oda. Neden bilmem okurken gözlerimin dolduğu oldu, oysa roman da değil. Yine de çok önemli, çok dokunaklı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İncecik ama etkileyici bir kitap gerçekten. Okunacak kitaplarımızın ve izlenecek filmlerimizin olması ne kadar değerli aslında. İnsanı biraz olsun ayakta tutuyor, yaşama bağlıyor.
      Bu arada, bulamadığınız bir kitap olursa, haberim olsun. Bende olabilir bir ihtimal. Selamlar...

      Sil
    2. Çok doğru söyledikleriniz. Kitaplar olmasa, kediler olmasa dağılıp gideceğim diye korkuyorum bazen.

      Teşekkür ederim.

      Sil
  2. The Hours belki bir yıldır izleme listemde. Kendine Ait Bir Oda'yı ben de çok beğenmiştim. Siz hangi çeviriden okudunuz bilmiyorum ama Kırmızı Kedi'ninki çok iyi. Diğer Woolf kitaplarını da mümkünse İlknur Özdemir çevirisinden okurum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Film gerçekten hiç fena değil. Ben Suğra Öncü'nün çevirisinden okudum. Mrs. Dalloway ise Tomris Uyar çevirisi. Bayağı ünlü bir çeviriymiş anladığım kadarıyla. Elimdeki tüm Woolf'lar İletişim Yayınları'ndan.

      Sil
    2. Ben İletişim'in Kırmızı Kedi'den bu anlamda biraz daha iyi olduğunu okudum.

      Sil
  3. Bayan Dollaway'e kitapçıda her uzandığımda yanıbaşında başka bir kitap görüyor ve onu alıyorum. Oysa epeydir listemde. Hayatın tuhaflığı işte :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Valla öyle. Bazen oluyor böyle şeyler. Benim de başıma gelir :)

      Sil
  4. V. Woolf hiç okumadım henüz. Her zaman bir şeylerin vesile olması gerekiyor. Yukarıdaki yorumcunun dediği gibi her zaman bazı kitapları öncelikle alıyorum, baktığımda bu kadar aldığım yeter deyip çıkınca bir çok yazara yine tanımadan veda ediyorum. Bir gün sıra gelecek umarım.
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok haklısınız. Benim Mario Levi ya da Ayfer Tunç kitaplarını bugüne kadar hiç okumamam da böylesi bir durum aslında. Hep bir başka yazar ya da kitap önceliği kapıyor. Sağlık olsun. Sevgiler.

      Sil
  5. Virginia Woolf benim kendimi bulduğum yazarlardan biri , kafası karışık sanki yazarken , aklı hep meşgul ; bilinç akışı dedikleri şey bence karmaşık bir aklın yapabileceği birşey ve V.W bunu çok iyi başarıyor.
    Hele Dalgalar okuduktan sonra biraz sallayan bir kitap inanılmaz yorucu.
    Birgün V.W dosyası yapmayı düşünüyorum art arda bütün kitaplarını incelemeye almayı..
    Kendimde o gücü bulacağım güne kadar bekleyecekler sanırım :)
    Yazı güzel olmuş bu arada , elinize sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Sizin de bloğunuz hayırlı olsun bu arada :)

      Sil