27 Eylül 2014 Cumartesi

Bütün Öyküler – Anton Çehov


Rus edebiyatında hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim iki büyük isimden biri Dostoyevski ise diğeri de Çehov’dur. Dostoyevski’nin dünyası nasıl kendine has ise, Çehov’un dünyası da öyledir. Ülkemizde oyunları iyi bilinir. Vişne Bahçesi, Vanya Dayı ya da Martı kim bilir kaç kez sahnelenmiştir tiyatroda. Gücünü yitirmiş aristokratların, acı çeken aydınların, taşrada yaşamak zorunda kalan ve ölesiye can sıkıntısı çeken insanların ve değişen zamanların hikayesini anlatır bu oyunlarda. Büyük şehir yaşamı, Moskova hep bir özlem, bir hayaldir. Üç Kızkardeş’te şöyle der İrina: “Yirmi dört yaşındayım artık ve uzun zamandır çalışıyorum. Beynim tükendi, kurudum, çirkinleştim, ahmaklaştım, yaşlandım… Ve hepsi boş, hepsi boş, hiçbir doyumum, mutluluğum yok. Oysa zaman geçiyor ve öyle geliyor ki bana, insan gerçek yaşamdan, güzel yaşamdan, gitgide daha uzağa, daha uzağa, bir uçuruma doğru yuvarlanıyor. Umutsuzluk içindeyim.  Nasıl olup da hala yaşadığımı, nasıl olup da hala kendimi öldürmediğimi anlamıyorum…” Amaçsızca yaşanmış yaşam bomboş ve saçmadır Çehov’a göre. Vişne Bahçesi’nin finalinde evin yaşlı, emektar uşağı Firs’in son sözleri dokunur insana: “Yaşam geçip gitti” der ve ekler “Hiç yaşamamışım gibi”. Evet, bezgin ya da mutsuzdur bu insanlar ama son kertede umut da vardır. Gelecek güzel güzlerden bahseder Çehov. Bir inanca sahip olmaktan, çalışmaktan, durmaksızın çalışmaktan söz eder.  

1860 yılında yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir Çehov. Neredeyse tüm yaşamını taşrada doktorluk yaparak, yoksulluğa ve hastalığa tanıklık ederek geçirir. Henüz 44 yaşındayken veremden öldüğünde geride çok sayıda öykü ve tiyatro eseri bırakır. Yaşamından izler taşır bu eserler. Özellikle de öyküleri… İyi bildiği taşrada geçen, kısa, alabildiğine yalın, güçlü öykülerdir bunlar. İnsanın zihninde yer ederler. Kendilerine özgü bir mizah da barındıran hüzünlü öykülerdir bunlar. Çoğu doğayla iç içedir. İnsan ruhunu iyi bilir Çehov. Bir görüşte, üstünkörü bir bakışla anlaşılamayacak kadar karmaşık olduğunu söyler insanın. Tam da bu nedenle, karakterlerine karşı hoyrat değil şefkatlidir daima. Onları hiçbir koşulda yargılamaz. Evet, bu öykülerin pek çok ortak noktası var ama bence en önemli özellikleri insanın ruhuna dokunuyor olmaları, sıcaklıkları, samimiyetleri. Fazla söze gerek yok aslında. Çehov’la yola devam!  

8 yorum:

  1. Kitap yorumlarını okumayı çok seviyorum.
    İyi geceler Seda.

    YanıtlaSil
  2. Gülşah'cığım çok teşekkür ederim bu güzel yorumun için. İyi geceler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Rica ederim, böyle yazım dili iyi olan blogeerları okumayı seviyorum.
      Mesela okumayı çok seviyorum ama yazım diline gelince bu kadar iyi kelimelere dökemiyorum.

      Sil
    2. Kendine haksızlık etmişsin. Çok doğal bir anlatımın var senin. Ki yakalaması hiç kolay değil.

      Sil
  3. Çehov ne yazık ki ülkemizde tiyatro yazarı gibi algılanıyor. Oysa kısa hikayecilikte çığır açmış bir yazardır. Pek çok hikayeci de Çehov'dan esintiler yakalanabilir. İnsanı temel alan hikayeleriyle 19. yüzyıl Rus insanını yakından tanımak mümkün.
    Sevgi ve saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mehmet Bey çok doğru söylüyorsunuz. Bu öykülerde genelde insan, özelde de Rus insanıdır çıkış noktası. 
      Bizde oyunları daha iyi biliniyor gerçekten de. Kış Uykusu filmi sayesinde pek çok kişi öykülerinden de haberdar oldu.
      Selamlar...

      Sil
  4. Benim için de Dostoyevski, Cehov ve Tolstoy Rus Edebiyatı nin en önemli isimlerindendir.
    Sevgiler. ..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çıtayı ne kadar da yükseltmişler değil mi... Sevgiler...

      Sil