28 Ocak 2014 Salı

Öfke – Philip Roth


Amerikan edebiyatı dendiğinde aklınıza ilk hangi yazarlar gelir? Hemingway, Steinbeck, Fitzgerald, Jack London, Mark Twain? Ya da belki Bukowski, Salinger, Kerouac? Peki ya hayatta olanlardan Paul Auster? Çoğumuzun aklına ilk bu isimler gelir sanırım. Zorlarsam, listeyi belki biraz daha uzatabilirim. Ve artık Philip Roth’u da ekleyerek… Kendisi İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan edebiyatının en üretken ve değerli yazarlarından biri. 1997’de yayımladığı Pastoral Amerika (American Pastoral) ile Pulitzer Ödülü’nü kazanmış. Öfke (Indignation) ise 2008’de yayımlanmış. 81 yaşındaki yazar halen hayatta ve ne mutlu bize ki üretmeye devam ediyor.
Yazar Öfke ile bizi Kore Savaşı yıllarına götürüyor. Sene 1951. Yer New Jersey, Amerika. Romanın başkahramanı Yahudi bir ailenin tek oğlu Marcus Messner. Son derece çalışkan, uyumlu, aklı başında, her anlamda düzgün biri. Üniversiteye yeni girmiş ve hukuk okumak istiyor. Tatillerde de koşer bir kasap dükkanı işleten babasının yanında çalışmakta. Her şey buraya kadar oldukça normal görünse de Marcus’un yaşamında bir şeyler değişmeye başlıyor. Tüm hayatını aklı başında, dengeli biri olarak geçirmiş olan baba, oğlunun başına kötü bir şeylerin gelmesi ihtimaliyle  - ki Kore Savaşı da bunlardan biri – çılgına dönüyor. Tam bir paranoya içinde baskıcı birine dönüşüyor. Marcus da çareyi okuldan kaydını alarak, Ohio’daki küçük ve son derece gelenekçi bir okula transfer olmakta buluyor.
Bu noktada, okuyucu açısından ilginç de bir şey olur. Başkahramanın mezardan bize seslendiğini duyarız. Ölmüş ve salt hafızaya dönüşmüştür Marcus. Sonsuza dek hafızasının içinde hapsolmuş gibidir. Geçmişe dönmekte ve bize hikâyesini anlatmaktadır. Peki ama ne olmuş da bu genç çocuğun yaşamı son bulmuştur? Daha kitabın başında Marcus’un ölmüş olduğunu öğrenmek, kitapla okuyucu arasında, büyük ölçüde meraka dayalı, müthiş bir bağ kurmakta bence. Marcus yeni ortamında daha önce karşılaşmadığı türden meselelerle ve kişilerle yüzleşmek zorunda kalır. Bir sürü irili ufaklı olay, yaşamına giren kişiler ve elbette ki seçimleri Marcus’u okuyucunun bildiği sona doğru hızla yaklaştırır. Tıpkı kötü bir yazgı gibi, her şey, herkes Marcus’un sonunu hazırlar kısacık bir sürede.
Çok güzel bir kitap Öfke. Genç olmaya, savaşın saçmalığına, çevremizi saran ve bizi bunaltan her türlü baskıya, kaygıya, korkuya, bizi ezip yok edebilme gücüne sahip acımasız sisteme, kaygıların nasıl da bulaşıcı olabileceğine ve kadere dair bir roman Öfke.

26 Ocak 2014 Pazar

Kar Yağacak – Levi Henriksen


Norveç edebiyatı ile devam ediyorum. Bu kez Levi Henriksen var sırada. Kitabın girişinde yer alan kısa biyografiye göre, 2004’te yayımlanmış olan Kar Yağacak, yazar ve müzisyen Levi Henriksen’in ilk romanıymış. Yazım tarzı “romantik gerçekçi” olarak nitelendiriliyormuş.  Kitaplarının ana teması ise şöyle tanımlanmakta: Büyük kentin karmaşık yaşamı karşısında kasaba yaşamının sıkışmışlığı ve hayatın dışında kalmışlığı, sert erkeklik halleri ile kolay incinebilirliği. Norveççe’den Beyaz Zenciler’in de çevirmeni olan Banu Gürsaler Syvertsen tarafından çevrilmiş dilimize.  İyi ki de çevrilmiş çünkü bu sayede güzel bir roman ve yeni bir yazarla daha tanışmış olduk. Gelelim romana…
Roman bir cenaze töreniyle başlıyor. Hapisten yeni çıkmış olan Dan, intihar ederek yaşamına son veren erkek kardeşinin cenazesine katılmak üzere kasabasına dönmüştür. Kardeşinin intihar etmiş olduğuna bir türlü inanamamaktadır. Bir yandan, kardeşinin ölümünün ardındaki sır perdesini aralamaya çalışırken, bir yandan da toplumun bir kez hüküm giymiş olanı hayat boyu potansiyel suçlu olarak görmeye hazır olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Yüzleşmek zorunda kaldığı bir diğer şey de yalnızlıktır. Yıllar önce anne ve babasını bir trafik kazasında kaybetmiş olan Dan’ın geride, bakım evindeki yaşlı amcasından başka kimsesi kalmamıştır. Aileden kalma koca çiftlik evinde bir başına geleceğine dair de bir karar almak zorundadır.
Bu kitabı sevdim mi? Evet. Hem sade hem de etkileyici ve hisli bir roman Kar Yağacak. Noel mevsimi, buz gibi soğuk bir hava, sevilen birinin kaybı, uzun, yavaş akıp giden sıkıcı günler, yalnızlık, geleceğin belirsizliği, gitmek, kalmak, aşk, kök salmak, bir yere ait olmak ya da olmamak… Tümü bu kitapta… Yaşama dört elle sarılmak ve kalmak için bazen tek bir neden yeterlidir. İskandinav ülkeleri, kültürü ve edebiyatı sizin de ilginizi çekiyorsa bu kitabı kaçırmayın derim.

17 Ocak 2014 Cuma

Beyaz Zenciler – Ingvar Ambjörnsen


Ayrıntı Yayınları’nın “Yeraltı Edebiyatı” dizisini bilenler bilir. Hani “Asilerin, kaybedenlerin, hayalperestlerin, küfürbazların, günahkârların, beyaz zencilerin…. dili, sesi” diye meşhur bir sloganı vardır. İşte o diziden, yıllardır okumayı sürekli ertelediğim kitaplardan biriydi Beyaz Zenciler (Hvite niggere)… Nihayet okudum ve gerçekten çok beğendim. Romanın yazarı Ambjörnsen’in ilginç bir biyografisi var. 1956’da Norveç’in güneyinde küçük bir kentte doğmuş. 15 yaşında yazar olmaya karar verip, okulu terk etmiş. Bunu takip eden on yıl boyunca uyku tulumunun içinde yaşayıp, bir sürü ülke gezmiş ve her çeşit işte çalışmış. Bu arada şiir yazmış ancak yayınevleri bu şiirlerle pek ilgilenmemiş.
İlk kitabı yazar 25 yaşındayken basılmış. Bundan sonra da her yıl en az bir kitap çıkarmış. Beyaz Zenciler 1986 tarihli. O zamandan beri de Alman eşiyle birlikte Hamburg’da yaşıyormuş. Kitabın başında yer alan kısa biyografide, Ambjörnsen’in “uyuşturucu maddeler yazarı” olarak anıldığı söyleniyor. Yazar, “yerleşik bir toplumdışı” olarak, uyumsuz, eşcinsel, depresif ve yalnız yaşayan kahramanları anlatmasıyla tanınıyormuş. Kitabı okuyunca yazara dair tüm bu bilgiler hiç mi hiç şaşırtıcı gelmiyor zaten. Eh, böyle bir kitabın sabah dokuz akşam beş çalışıp, gayet mazbut bir hayat süren birinden çıkması da beklenemezdi elbet. Neyse, bu kısa tanıtımdan sonra gelelim romana…
Romanı dilimize Banu Gürsaler Syvertsen çevirmiş. Doğrudan Norveççe'den Türkçe'ye, kendi deyimiyle yolu Fransızca ve İngilizce'den dolaştırmadan, çevrilmiş ilk romanmış Beyaz Zenciler. Arkası gelmiş tabii. Çevirisini Syvertsen’in yapmış olduğu bir dolu kitap var bugün raflarda. Bir diğer ilginç not da yazara dair… Kitabın Türkçe yayın hakları yazar tarafından iki adet lületaşı pipo karşılığında verilmiş Ayrıntı Yayınları’na J Neden hiç şaşırmadım acaba? J Neyse, gelelim kitabın konusuna… Romana adını veren beyaz zenciler tüm sistem karşıtlarını, hiçbir ideoloji ve idealle işi olmayanları ifade ediyor. Burjuva düzeninin sunduğu göreceli güvenlikten tiksinen, toplumun dışına kendi seçimleriyle çıkan tüm ayyaşları, keşleri, eşcinselleri, evsizleri, hırsızları, punkları, hipileri, marjinalleri… ifade ediyor yani.
Romanın merkezinde Erling, Rita ve Charly var. Anlatıcı Erling… Rita ve Charly ile çocukluktan arkadaşlar. Üçü de yirmili yaşlarını sürmekteler. Charly şair, Erling yazar, Rita ise resim yapıyor. Üç yetenekli beyaz zenci… Kitap birinci ve ikinci kitap olmak üzere ikiye ayrılmış. Birincide üç arkadaşın bugünü var. Değişik yollardan, tecrübelerden geçip yeniden bir araya gelmişler ve Oslo’dalar. Temiz bir Oslo değil bu elbette. Tam anlamıyla yeraltı... İkinci kitapta ise üçlünün geçmişine dönüyor yazar. Çocukluk günlerinden başlıyor hikâyeyi anlatmaya. Oslo maceraları başlayana dek hangi yollardan geçtiklerine tanıklık ediyoruz. İnsan kitabı elinden bırakmak istemiyor. O kadar sürükleyici… Yer yer gülümsetse de aslında fazlasıyla hüzünlü bir kitap Beyaz Zenciler.
Yazımı yazarın şu sözleriyle bitiriyorum:
“Beni Beyaz Zenciler ve Son Tilki Avı’nı yazmaya iten ‘70’li yıllarda yayımlanan kitaplar oldu. Bu kitaplar blöf doluydu. Uyuşturucu cehennemlerini anlatan uyduruk anı defterleri, filan. Her şeyin bombok çevreler olarak anlatıldığı bu kitaplar beni çok öfkelendiriyordu. İnsan her yerde insandır. İnsan bilmediği şeyleri yazmaya çalışmamalı. Ben bunları hem bildiğim, hem de takıntım olduğu için yazdım.”

10 Ocak 2014 Cuma

Uzak Tepeler – Kazuo Ishiguro


Bu aralar daha önce hiç okumadığım yazarları okuyorum genelde. Kazuo Ishiguro da onlardan biri. İsmi sizi yanıltmasın, kendisi Japon asıllı ama kitaplarını İngiliz dilinde yazıyor. Ki bu da onu Japon edebiyatından ziyade İngiliz edebiyatının bir üyesi yapıyor. Yapıyor mu gerçekten? Ya da tam olarak yapıyor mu? Bu soru hep meşgul etmiştir kafamı. Mesela Nabokov… Rus asıllıdır ama çoğunlukla İngilizce yazmıştır malum. Ya da Trinidad’lı Naipaul örneği… Daha da ilginci, yakın zamanda kitaplarını Fransızca yazmaya başlayan Milan Kundera aslında. Nedir belirleyici olan? Akademi ne diyor mesela? Yanlış hatırlamıyorsam, Elif Şafak da kitaplarından birini İngilizce yazmıştı. Bu kitap Türk edebiyatından bir örnek mi sayılıyor bu durumda da? Dil tek belirleyici mi? Ve daha bir dolu soru geliyor aklıma. Neyse, şimdilik bu soruları bir yana bırakıp biz Ishiguro’ya dönelim.
Kazuo Ishiguro 1954 Nagasaki doğumlu. Beş yaşındayken ailesiyle birlikte İngiltere’ye yerleşmiş ve halen orada yaşamakta. Kent Üniversitesi’nde İngilizce ve felsefe eğitimi almış. Uzak Tepeler (A Pale View of the Hills) ilk romanı. 1982 tarihli. 1989’da yayımlanan Günden Kalanlar (The Remains of the Day) en önemli eseri olarak kabul ediliyor. Bu kitabıyla Booker Ödülü’nü kazanmış ve hatta roman sinemaya uyarlanmış. Yazar hakkındaki bu kısa tanıtımdan sonra gelelim kitaba…
Uzak Tepeler kısa bir roman. Anlatıcı, İngiltere’de yalnız yaşayan yaşlı Japon kadını Etsuko. Yakın zamanda büyük kızı intihar etmiş. Ablasının cenazesine katılmamış olan kız kardeş Niki annesini ziyarete gelir. Anne-kız arasında tuhaf, sebebi anlaşılamayan bir uzaklık, bir iletişimsizlik vardır. Niki annesinin evinde beş gün kalır. Bu beş gün boyunca Etsuko sık sık geçmiş yaşamına, Japonya’daki yıllarına döner. Atom bombasıyla altüst olmuş yaşamlar, yeniden inşa edilen bir şehir ve hayata tutunmaya çalışan insanlar… Etsuko da onlardan biridir. Bu beş gün boyunca, en çok da Nagasaki’deki komşusu Sachiko ile onun küçük kızı arasında geçenleri anımsar. Sachiko ile kızı arasındaki ilişki neden bu kadar önemlidir Etsuko için? Onların ilişkisinden yola çıkarak belki de kendisi ile kızları arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışmaktadır. Ne olursa olsun, düne çok fazla takılıp kalmaması, geleceği düşünmesi gerektiğinin farkındadır. Nagasaki gerçeği ona her şeyden çok bunu öğretmiştir çünkü.
Ben sevdim bu romanı. Sade ve soğukkanlı bir hali var. İnsanın zihnini harekete geçiriyor. Anne-çocuk ilişkisi, sorumluluk-özgürlük çatışması, geçmiş-gelecek ve daha bir dolu ikilem, bir dolu soru... Edebiyatın gücü en çok da bize yaşattığı tecrübeden geliyor galiba. Yaşamınız boyunca belki de hiçbir zaman karşılaşmayacağınız insanlarla, hayatlarla yolunuzu kesiştirip, sizi düne, yarına hatta gerçekliği olmayan dünyalara götürmesi, bilmediğiniz toprakların, denizlerin, dünyaların kokusunu taşıması ne kadar da mucizevî… Bu kitap bana bir kez daha bunları düşündürdü.

8 Ocak 2014 Çarşamba

Korsan Çıkmazı – Nezihe Meriç


Nezihe Meriç (1924-2009) Korsan Çıkmazı ile 1962 TDK Roman Ödülü’nü kazanmış. Yayımlanmış toplam üç romanı var. Daha çok öykücülüğü ile biliniyor. Roman ve öykü dışında, çocuk ve anı kitapları ile oyunları da var. Korsan Çıkmazı Nezihe Meriç’ten okuduğum ilk kitap. İlk sayfalarda kitaba alışmakta güçlük çektim biraz. Bilemiyorum, sanırım Leylâ Erbil’in hemen ardından fazla iyimser ve romantik geldi. Ancak bir kez alışınca da kitabı bir solukta bitirdim. Sevdim. Kendine özgü, yumuşak, incelikli, zarif bir dili ve anlatımı var Nezihe Meriç’in. Kitabın arka kapağında, Korsan Çıkmazı büyüyüşün uzun bir öyküsüdür” denmiş. Romandan çok uzun bir öyküyü andıran bu kitap, Meli ve Berni adlı iki küçük kız çocuğunun büyüyüş hikâyesi en temelde.
Konusuna kısaca değinmek istiyorum. İki iyi arkadaş olan kızların çocukluk dönemi, babalarının memuriyeti sebebiyle Anadolu’da geçer. 1930’ların, 40’ların Türkiye’si… İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmayı başarmış olsak da, savaş korkusu ve yokluk her yeri sarmış durumda. Kızlar, ortaokul ve liseyi okumak üzere, Meli’nin bir akrabasının yanına, Neyyire hala ile Mahir amcanın yaşadığı bir Orta Anadolu kentine gelirler. Onların evinde, tüm yaşamlarına yön verecek olan ilkelerle, dürüst, çalışkan, aydın insanlar olarak yetiştirilirler. Üniversiteyi okumak üzere İstanbul’a gelen Meli ile Berni, bu iki aydın insan sayesinde, kendi ayakları üzerinde durabilen, modern, idealist birer bireye dönüşmüşlerdir.
Her ne kadar iyimser bir hava egemense de kitaba, güzel bir döneme ait bir hikâye değil bu. Zor bir dönemde, mutlu, masalsı bir çocukluk geçirmiş iki kız çocuğunun idealist iki genç kadına dönüşme hikâyesi. İçinden çıktıkları ve içselleştirdikleri değerler sistemi ile dış dünya arasında bir çatışma olmaması mümkün değil. Çatışmak zorunda kaldıkları kâh karamsarlık ve umursamazlık, kâh bağnazlık ve ikiyüzlülük oluyor. Berni’nin kocası ve çocuğuyla birlikte yaşadığı Korsan Çıkmazı’ndaki ev de, böyle zor zamanlarda iki genç kadın için bir huzur ülkesine, bir sığınağa dönüşüyor. Beyoğlu’nda gerçekten de Korsan Çıkmazı adlı bir sokak var. Ancak kitaptaki, gerçek bir mekândan çok hayali bir düş ülkesi gibi…
Kitaptan küçük bir alıntı:
“… En zor işleri yaptırdı bize Neyyire hala. Ayağımızın altına bir tel koyar, tahtaları ovardık. Dünyanın çamaşırını, iki leğene karşılıklı geçer yıkardık Meli’yle. Biz durmadan çalışmanın getirdiği güçlendirici tadı, arkadaşlığı, dostluğu, faydalı adam olmayı, insanlara yardım etmeyi nasıl anlatayım, daha bir dolu olumlu şeyi, işe yaramanın sevincini hep o yıllarda öğrendik. Hep Neyyire haladan. Neyyire hala geri kafalılara, yalancılara illet olurdu. Biz hiç anlamadan, bu yıllar içinde, namuslu, dürüst, dobra dobra insanlar olmayı öğrendik. Öğrendik değil de olduk.”
Kitabın genel havasına, yazarın diline dair küçük bir ipucu gibi bu satırlar. Yazımı kitabın arka kapağından güzel bir alıntıyla bitiriyorum:
“Nezihe Meriç’in 1960 yılında yazdığı bu sıcacık roman, erdemli insanların toplumsal rolünü anlayabilmek için, yeni okumalara her zaman açık. Erdemin anlamının giderek sislendiği yeni zamanlarda da…”

2 Ocak 2014 Perşembe

Eski Sevgili – Leylâ Erbil


Eski Sevgili geçtiğimiz yaz kaybettiğimiz Leylâ Erbil’in en sevilen kitaplarından biri. İlk baskısı 1977’de yapılmış. Söylemeye bile gerek yok, fazlasıyla gerçekçi ve sarkastik. İçinde ikisi kısa, üçü uzun olmak üzere toplam beş öykü var: Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu, Clinton Godson, Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen, Bunak ve Eski Sevgili.
Kitaba adını veren Eski Sevgili adlı novela, yazarın ilk uzun öyküsüymüş. 1973-76 arası yazılmış. Sol ve devrim, devrim umudu öykünün her yerinde. Öykünün başkahramanı, banka emeklisi Nigâr, annesiyle mütevazı bir yaşam sürmekte. Vaktiyle hiç olmayacak biriyle evlenip, birkaç ay içinde de ayrılmış. Çocukluğundan beri kendisini çevresindekilerden farklı görmüş, herkesten yüksek düşünceleri olduğuna inanmış Nigâr, kendince devrimci görüşlere sahip ama hareketin içinde olacak kadar da cesur değil. Sosyalist geçinen alkoliklerle, akşamcılarla meyhanelerde devrim hayali kurmakta. Kadınlığını, toplumun kurallarına sıkı sıkıya boyun eğip yıllarca bastırmış olan Nigâr, eski sevgilisi - evli ve çocuklu - Salih’in ortaya çıkışıyla kendisini bir iç hesaplaşmanın ortasında bulur. Bir yanda kızını yaşlılık günlerinin garantisi olarak gören annesi, bir yanda yaşanmadan geçmiş yıllar ve pişmanlıklar…
Eski Sevgili güzel bir novela ama ben en çok Bunak ve Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen adlı öyküleri sevdim kitapta. Bunak’ta, oğlunu devrimci harekete, Che’ye kaptıran, paşa karısı yaşlı bir annenin, oğlu askerlerce yakalandıktan hemen sonraki bilinç akışına tanıklık ediyoruz. Tek kelimeyle muhteşem bir öykü… Hele finali muazzam… Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen ise, kifayetsizlerden “sanatçı” yaratma işini gayet güzel başaran eleştirmenlerin muhteşem bir karikatürünü çizmekte. Okurken çok eğlendim doğrusu.