2 Eylül 2015 Çarşamba

Memleketimden İnsan Manzaraları – Nâzım Hikmet


 
Haydarpaşa garında
1941 baharında
            saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
                                    yorgunluk
                                               ve telaş.
Bir adam
           merdivenlerde duruyor
                    bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
                          -Galip Usta-
                                   tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
                                                          5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
                                             10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkânından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
                                               11 yaşında.
“Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar” diye düşündü
                                            15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına”
                                                diye düşündü
                                                    16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü.
                                                       20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?”
                              diye düşündü
                             21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                             22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                             23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                             24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                            50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
               “babamdan bir yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
                        kaptırmış kafasını
                               düşüncelerin en tuhafına:
“Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?”
                                                  diye düşünüyor.
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.

İşte bu dizelerle başlıyor Memleketimden İnsan Manzaraları. 1939’da hapishanedeyken yazmaya başlamış bu muhteşem eseri Nazım Hikmet. Malum nedenlerden, ancak 1960’ların ortalarında, Hikmet’in ölümünün ardından yayımlanabilmiş. Toplam beş bölümden ve binlerce mısradan oluşan eser Şair’in şiirinin de doruğu olarak kabul ediliyor. Ve gerek deneysel biçimi gerekse de gerçekçi içeriği ile Türk edebiyatında bir devrim olarak görülüyor. Defalarca, bıkmadan usanmadan, her seferinde aynı zevki alarak okunacak o büyük eserlerden biri kesinlikle.

Aşağıda yer alan bilgiler Vikipedi’den alıntıdır:
 
1)     Eserin birinci bölümü İstanbul’da, Haydarpaşa Garı’nda 1941 yılında başlar. 15.45’te Eskişehir’e hareket eden trenin 510 numaralı üçüncü mevki vagonunda, 18.38’de Ankara’ya ulaşılana kadar devam eder. Vagonun yolcuları sıradan köylü, asker, işçi ve tutsaklardır. Bazı yolcuların hayat hikâyeleri, dünya görüşleri ve düşündükleri ile bütün destanı takip eder. İkinci kitap başka bir trenin yine Haydarpaşa garından hareket edecek olan yolcularını ele alır. Bu sefer yolcular siyasetçi, diplomat, tüccar, fabrika sahipleridir. Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan bazı bölümler esere alınmıştır. Üçüncü kitap hapishane ve hastanede geçer. Dördüncü kitap Sovyetler Birliği ve Fransa’da faşizme karşı direnenlere değinir. Tamamlanmamış beşinci kitapta, Türk toplumunda savaşın yansımaları, çekilen zorluklar ve katı yaşam koşulları aktarılır.

2)     Şair 1939’da üzerinde çalışmaya başladığında eserin adı “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” idi. Şair, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısını öğrendiğinde yirmi birinci yüzyıl tarihini yazmayı düşündü. Memleketimden İnsan Manzaraları, bu düşüncenin bir ürünü olarak ortaya çıktı. “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’’, 1941’de Bursa Hapishanesi’nde iken yazmaya başladığı Memleketimden İnsan Manzaraları’na bir bölüm olarak girdi.

3)     Şair 1950'de hapisten çıktığında eserin altmış altı bin satır yazılmış olduğunu ifade eder. Ertesi sene ülkeden ayrılırken destanın bazı bölümlerini arkadaşları arasında dağıtır. Bazıları, yakalanma tedirginliği ile ellerindeki bölümleri yakıp yok etmiştir. 1965’te eseri Türkiye'de yayımlandığında elde 17.000 mısra kalmıştır.

 

20 Ağustos 2015 Perşembe

Beni Asla Bırakma – Kazuo Ishiguro


2005 yılında yayımlanmış olan Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) oldukça değişik ve sürpriz bir roman. İsminin akla getirdiği çağrışımlardan hayli uzak, oldukça karanlık ve sert sayılabilecek bir kitap. 1990’ların sonu, İngiltere… Gayet sıradan ve sakin bir cümleyle başlıyor her şey: “Benim adım Kathy H. Otuz bir yaşımdayım ve on yıldan uzun süredir bakıcıyım.” Sonrasında, romanın anlatıcısı ve aynı zamanda başkahramanlarından olan Kathy’nin geriye dönüşlerle tüm yaşamını ve geçmişini gözden geçirişine tanıklık ediyoruz. Özellikle de yaşamının neredeyse büyük bir bölümünü birlikte geçirdiği iki yakın arkadaşı Ruth ve Tommy ile olan ortak geçmişine ve Hailsham’daki yıllarına… Hailsham… Kitabın merkezindeki gizemli yatılı okul.
Kitabın başlarında Kathy Hailsham’dan her bahsedişinde, sadece ayrıcalıklı çocukların okuduğu oldukça özel bir yatılı okul olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak yavaş yavaş okulla ve çocukların okuldaki yaşamlarıyla ilgili garip bir şeylerin olduğunu hissetmeye başlıyor ve hemen ardından çok sert bir gerçekle burun buruna geliyorsunuz. Kitabın gidişatına dair daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Okumak ve bizzat tecrübe etmek gerekir sanırım. Bu arada roman 2010 yılında sinemaya da uyarlanmış. Henüz izlemedim ancak kitaba dair bir dolu ayrıntı filme nasıl yansıtıldı çok merak ediyorum.
Son olarak, kitabın ruhuna dair bir iki şey söylemek istiyorum. Her ne kadar hikâye İngiltere’de geçiyor ve karakterler de İngiliz adlarını taşıyor olsalar da, kitapta İngiliz olmayan bir şeyler var bence. Kitabı okuyanlar da benim gibi mi hissetti ve düşündü acaba? Kitabın ruhu oldukça Doğulu geldi bana. Karakterlerin kaderlerini büyük bir sükûnetle kabul edip yaşamaları, yaşamlarının akışını değiştirmeyi hayal etseler bile, bu yönde herhangi bir radikal adım atmaktan kaçınmaları beni çok etkiledi. İnsanın yazgısı karşısındaki bu teslimiyetçi tutum, bizimki gibi Doğu toplumlarına has bir şey değil mi? Ishiguro Japon asıllı… Beş yaşındayken ailesiyle birlikte İngiltere’ye göç etmiş ve tüm yaşamını orada geçirmiş. Çift kültürlü oluşunun edebiyatına bilinçli ya da bilinçsiz bir etkisi olsa gerek. Açıkçası onun romanını benim açımdan ilginç kılan şeylerden biri de bu. Sözün kısası, Ishiguro’yla yola devam…

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Sovyet Mutfak Sanatı – Yemek ve Hasret Anıları – Anya von Bremzen


Son zamanlarda okuduğum en ilginç, en güzel kitaplardan biri Sovyet Mutfak Sanatı (Mastering the Art of Soviet Cooking). İlk kez 2013 yılında yayımlanmış olan kitabın yazarı Anya von Bremzen ödüllü bir yemek kitabı yazarı. Gerçekten çok ilginç bir yaşamöyküsü var. 1963 yılında Sovyetler Birliği’nde doğuyor. Piyano çalıyor, Sovyet filmlerinde oynuyor ve 1974 yılında on bir yaşındayken, gerçek bir muhalif olan Yahudi asıllı annesiyle birlikte Amerika’ya doğru dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyor. O yıllarda bu büyük bir olay çünkü devlet ancak belli koşullarda göçe izin veriyor. Nitekim Anya ve annesi Larisa da o yıllarda Yahudilere tanınan bir haktan yararlanarak bir daha dönmemek üzere ülkeden ayrılıyorlar. Küçük kız Amerika’da iyi bir müzik okulunda yıllar süren bir eğitimden geçiyor. Tüm hayali ünlü bir piyanist olabilmek… Ancak işler hiç de planladığı gibi gitmiyor. Bileğinde oluşan bir rahatsızlık nedeniyle kariyeri başlamadan bitiyor. Ve tamamen tesadüf eseri, ünlü bir yemek yazarı oluyor. Halen New York’ta yaşamakta olan yazarın İstanbul’da da bir evi varmış.
Gelelim kitaba…  Kitapta her bölüm on yıllık bir zaman dilimini ele almakta. Kitap, Çarlık Rusya’sının son günlerini yaşadığı 1910’lu yıllarla başlıyor ve 1920’li, 30’lu, 40’lı yıllar derken günümüze, Putin’in Rusya’sına kadar geliyor. Görkemli Rus mutfağından, komünist sistemin – kimi zaman da savaşın -  dayattığı koşullarda ortaya çıkan ve gelişen Sovyet mutfağına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Ülkede yaşanan siyasal, toplumsal ve ekonomik olaylar, yazarın aile öyküsüyle ve mutfak anılarıyla iç içe geçiyor. Rus mutfağının kulebyaka gibi görkemli, geleneksel yemeklerinden, savaş ve kıtlık zamanlarında yenen yemeklere, Rus hamburgeri kotletiden, bliniye, Olivier/Rus salatasından Ukrayna kökenli borç çorbasına,  çok ilginç ve komik anekdotlar eşliğinde, muhteşem bir mutfak macerasına çıkarıyor okuyucuyu yazar. Lenin’in meşhur tahıl politikaları, Stalin’in baskı, zulüm yılları, milyonların savaş ve açlık yüzünden öldüğü İkinci Dünya Savaşı yılları, Kruşçev, Brejnev, Gorbaçov, Yeltsin ve tabii ki Putin dönemleri, her döneme damgasını vuran bir dolu trajikomik olay hepsi bu kitapta… Time dergisinin kitaba ilişkin şu yorumu gerçekten kayda değer: “Anya von Bremzen’in daima açlık sınırındaki bir süpergüçte geçen büyüme destanı hem çok eğlenceli hem de yürek parçalayıcı”.
Yazar, kitabın son bölümünü tariflere ayırmış. Her on yıllık dönem için bir yemek tarifi vermiş. Birkaç örnek vermek gerekirse, 1910’lu yıllar için, oldukça zahmetli bir yemek olan kulebyaka tarifini verirken, 1940’larda sadece kartoçkalardan, yani döneme damgasını vuran gıda karnelerinden bahsetmiş. 1960’larda Kruşçev’in çılgın “mısırı benimsetme” seferberliğine gönderme yaparak Moldova usulü mısır ekmeğinin tarifini vermiş. 1970’ler için verdiği tarife ise hepimiz az çok aşinayız. Evet, o leziz Rus salatasından bahsediyorum. Kimimizin talihsizce Amerikan salatası dediği o muhteşem salatanın bir de hikâyesi var. Yazı biraz fazlaca uzadı biliyorum ama battı balık yan gider, kitaptan kısa bir alıntıyla o hikâyeye de değinmiş olalım:
“Sovyet kutlamalarının olmazsa olmazı bu salatamsı Sovyet ikonunun hoş, burjuva bir geçmişi vardır. Ya adı? 1860’larda Moskova’yı şık restoranı L’Hermitage’la kendine hayran bırakmış Fransız şef Lucien Olivier’den almıştır adını. Bu Galyalı’nın özgün salatası ile bizim Sovyet klasiğinin ortak hiçbir yanı yoktu elbette. Onunki orman tavuğu, dil ve kerevit kuyruklarıyla çerçevelenmiş patates ve kornişon tepeciklerinden oluşan ve üzerine le chef’in gizli Provence sosunun döküldüğü abartılı bir natürmorttu. Rus müşterilerinin, bu kıymetli düzenlemesinin tüm malzemelerini tabaklarında karıştırarak bayağılaştırdıklarını görüp dehşete düşüyordu. Bunun üzerine Olivier de yemeğini salata olarak yeniledi. Sonra 1917 yılı geldi. L’Hermitage’ın kepenkleri kapatıldı, tarifleri hor görüldü. Mayakovski’nin tekerlemesini bütün Sovyet çocukları bilirdi: “Ye ananasını, doldur karnını / Son günün yakın, burjuva asalağı!”
Salata 1930’ların ortalarında ikinci bir hayat kazandı; Olivier’nin eski çırağı, Yoldaş İvanov olarak tanınan şef, Stalin dönemi Moskva Oteli’nde tarifi yeniden canlandırdı. Ama Sovyet formunda. Sınıf düşmanı orman tavuğunun yerini bildiğimiz tavuk aldı, ortasına özgün versiyonundaki pembe kerevitin yerine proleter havucu kondu ve başrole patates ile konserve bezelye geldi; ve hepsi, bizim toplu üretilen ekşi Provansal marka mayoneze bulandı.
Bu arada salatanın çeşitlemeleri de, Beyaz Rus göçmenlerle birlikte dünyayı dolaştı. Bugüne değin “Rus salatası” adı altında, Buenos Aires’te et lokantalarında, İstanbul’da tren istasyonlarında veya Kore, İspanyol ya da İran meze çeşitleri arasında rastladım ve hayret ettim. Hayret ettim ve biraz da gururlandım.”
 

19 Temmuz 2015 Pazar

Hayat Böyle Zaten – Orhan Veli Kanık


Bu evin bir köpeği vardı;
Kıvır kıvırdı, adı Çinçon’du, öldü.
Bir de kedisi vardı: Mâviş,
Kayboldu.
Evin kızı gelin oldu.
Küçük Bey sınıfı geçti.
Daha böyle acı, tatlı
Neler oldu bir yıl içinde!
Oldu ya, olanların hepsi böyle…
Hayat böyle zaten!...
(Haziran 1939 / Vatan, 16.11.1952)
 

14 Temmuz 2015 Salı

Günden Kalanlar – Kazuo Ishiguro


Firs (kapıya yaklaşır; kapı koluna eliyle dokunur): Kilitli. Gittiler… (Divana oturur) Beni unuttular… Neyse… Burda otururum… Leonid Andreyiç kürkünü giymemiştir yine, paltoyla çıkmıştır… (Kaygıyla içini çeker) Kabahat bende, bakmadım… Çiçeği burnunda gençlik! (Anlaşılması olanaksız bir şeyler homurdanır) Yaşam geçip gitti, hiç yaşamamışım gibi. (Uzanır) Yatayım. Gücün de kalmadı; hiçbir şeyin kalmadı, hiçbir şeyin… Eh, sen… beceriksiz!... (Kımıltısız yatıp kalır)

Anton Çehov – Vişne Bahçesi

Vişne Bahçesi’nin finalinde, son sözler evin doksanına merdiven dayamış emektar uşağı Firs’den gelir. Tüm yaşamını başkaları için, hep başkalarına hizmet ederek tüketmiş bir yaşamın özeti gibidir bu sözler. Evlerini satıp gitmek zorunda kalan efendileri, artık kullanılamayacak durumda olan eski bir eşya gibi evde unutmuşlardır Firs’i oyunun finalinde. Artık çok geçtir Firs için. Yaşam hiç yaşanmamış gibi uçup gitmiştir ellerinden. Onu bekleyen ölümdür.
Ishiguro’nun 1986 yılında yayımlanmış olan en ünlü romanı Günden Kalanlar (Remains of the Day) bana fena halde Firs’i hatırlattı. Bu kez yer İngiltere, sene 1956… Romanın kahramanı başuşak Stevens, tıpkı Firs gibi tüm yaşamını başkalarına hizmet ederek tüketmiş. Meslek yaşamının önemli bir bölümünü büyük bir malikânede ülke siyasetinde söz sahibi bir İngiliz lorduna hizmet ederek geçirmiş. Mesleğinin en parlak örneklerinden biri Stevens…
Ancak zamanlar değişmekte… İngiltere eski İngiltere değil… Açgözlüce yükselme sırası artık Amerika’da… Nitekim, Stevens’ın çalıştığı malikâne de lordun ölümünün ardından el değiştirmiş. Yeni patron bir Amerikalı… Roman, Stevens’ın eskiden birlikte çalıştığı kahyâyı ziyaret etmek üzere taşraya bir yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. İşte bu yolculuk sırasında tanıyoruz Stevens’ı… Geriye dönüşleri sayesinde, tüm yaşamını nasıl geçirdiğini, son derece katı bir kuralcılık ve idealizmle icra ettiği mesleğine dair neredeyse “takıntılı “ diyebileceğiz düşüncelerini öğreniyoruz. Hep o “vakar” yüzünden hiçbir zaman sözcüklere dökülmemiş, muhtemelen de hiçbir zaman dökülemeyecek pişmanlıklarını, hayal kırıklıklarını ve umutlarını öğreniyoruz.
Günden Kalanlar son zamanlarda okuduğum en sahici romanlardan… Ishiguro’yu Uzak Tepeler’le tanımış ve sevmiştim. Günden Kalanlar ne kadar İngiliz ise, Uzak Tepeler de o kadar Japon’du…  Ishiguro aslında Japon asıllı… Beş yaşındayken ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşınmış. Kendi deyimiyle “berbat” konuşuyormuş Japonca’yı. Tüm yaşamını Japonya’dan ve Japon dilinden bu kadar uzak geçirmiş biri olmasına rağmen, Uzak Tepeler’e sinmiş Japon ruhu beni çok etkilemişti. Bu arada, Günden Kalanlar’ın 1993’te sinemaya uyarlandığını da hatırlatmak isterim. Başrolde Anthony Hopkins ve Emma Thompson var.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Arjantin Rüyası – Tuğrul Türkkan


Arjantin’e olan ilgimin tam olarak ne zaman başladığını hatırlamıyorum. Rus edebiyatı sayesinde Rus kültürüne ilgi duymaya başlamamdan hemen sonra olsa gerek. Biz çocukken yayınlanan ve çok sevilen bir Arjantin dizisi vardı TRT2’de. Manuela… Aşk, entrika, Julio Iglesias’ın muhteşem sesi ve şanslıysak ucundan kıyısından görebildiğimiz Buenos Aires sokakları… Her şey o sevimli diziyle başlamış olabileceği gibi, Julio Cortázar’dan okuduğum ilk kitap olan Bir Sarı Çiçek’in üzerimde yarattığı etkiyle de başlamış olabilir. Tango müziğine duyduğum sevgi ya da Arjantin, Buenos Aires adlarının büyülü tınısı da yeterli olmuş olabilir pekâlâ, kim bilir… Peki ya 1986 Dünya Kupası’nda Arjantin’in İngiltere’yi 2-1 yenmesi? O zamanlar Falkland Adaları mevzusunu henüz bilmiyor olsam da, muhtemelen sezgilerim Arjantin’i tutmam gerektiğini söylüyordu bana… Sözün kısası, hâlâ gitmeyi başaramamış olsam da, Arjantin o ya da bu biçimde hep çağırmakta beni.
Tuğrul Türkkan’ın ilk kitabı Arjantin Rüyası’na kayıtsız kalamamış olmam da hep bu yüzden… Özel bir şirkette bölge satış müdürü olarak çalışan Kerem Laçin’in yollarda yaşadığı bir dizi zorluğun ardından Buenos Aires’e varışıyla başlıyor roman. Havaalanında tesadüfen tanıştığı yeşil gözlü güzel kız ve kızın peşinde olduğu Rosa Verde (Yeşil Gül) Kerem’in tüm Arjantin seyahatinin seyrini değiştirmeye yetiyor. Romantik/melankolik Kerem ile yine tesadüfen tanıştığı hedonist/entelektüel dolandırıcı Babek, genç kızın ve yeşil gülün peşinde, Buenos Aires’ten Patagonya’ya uzanan bir yolculuğa çıkıyorlar. Romanın baştan sona Arjantin’le dolu olması bir yana, kitapta beni en çok etkileyen, yazarın, birbirinin taban tabana zıttı olan – ya da sadece öyle görünen -  iki erkek karakterin ruh dünyalarını yansıtmadaki yetkinliği oldu. Babek’in gizemli halleri, huzursuzluğu ya da Kerem’in kitap boyunca, yer yer geriye dönüşler sayesinde öğrendiğimiz geçmişi ve bunların okuyucuya aktarılışı bir ilk roman için oldukça başarılıydı bence. Herkes az ya da çok bir şeylerden kaçar sanırım. Ve bazen yaşama tutunabilmek için küçük bir neden yeterlidir.    

19 Haziran 2015 Cuma

Çocuğunuza Sınır Koyma – Robert J. Mackenzie


Tavsiye üzerine okuduğum bir kitap Çocuğunuza Sınır Koyma (Setting Limits: How to Raise Responsible, Independent Children by Providing Clear Boundaries). Yazarı psikolog ve aile terapisti Robert Mackenzie. Çocuk eğitimine dair, anne babalar için hazırlanmış ve 1998 yılında yayımlanmış bir kitap. Malûm, çocuk yetiştirmek zor ve son derece önemli bir iş… Hepimiz sağlıklı, kendine güvenen, bağımsız ve sorumluluklarını bilen çocuklar yetiştirmek isteriz. Bu açıdan, bu konuda yapılmış çalışmalar, yazılmış kitaplar yol gösterici olmaları sebebiyle önem taşımakta. Kısaca kitaptan söz etmek istiyorum.
Kitap, çocuğun sınırlarını net bir biçimde koyarak, yanlış davranışlara son vermek için yapılacaklar konusunda yöntemler içeriyor. Sınırların neden önemli olduğu sorusuyla başlıyor. Buna göre, sınırlar çocukların yaşadıkları ortamı kavramalarını sağlamakta. Çocuklar yaşadıkları ortamın kurallarını anlamak, ne kadar ileri gidebileceklerini ve fazla ileri gittiklerinde neler olacağını bilmek isterler. Kontrolün kimde olduğunu bilmeleri önemlidir. Sınırlar koymak, çocuklara keşif yapma ve öğrenme fırsatı vermekte. Sınır koymak dinamik bir süreç… Çocuklar büyüdükçe sınırlar ve kurallar da değişmekte. Ayarlama yapmak, dengeyi sağlamak gerekir. Aşırı kontrollü, kontrolsüz ve tutarsız sınırlar sağlıklı deneme ve keşifleri, sorumluluk kazanmayı engeller. Çocuğun ihtiyacı olan, dengeli bir özgürlüktür.
Peki kurallar nasıl öğretilir? Sözler ve davranışlarla elbette… MacKenzie üç eğitim modelinden söz etmekte. Yumuşak yaklaşım, demokratik yaklaşım ve cezacı yaklaşım… Her biri farklı özgürlük düzeylerini ifade ediyor. Yumuşak yaklaşım sınırsız özgürlüğü, demokratik yaklaşım sınırlı özgürlüğü, cezacı yaklaşım ise özgürlüğün olmadığı sınırları… Cezacı yaklaşımın halen tüm dünyada yaygın biçimde kullanılmakta olduğunu söylüyor kitabın yazarı. Bu yaklaşımda ebeveyn, polis, dedektif, yargıç, gardiyan gibi davranmakta… Hata bulmak, suç belirlemek, suçlamak ve ceza vermekle çocuklara kuralları öğretebileceğini sanıyor. Verilen ceza oldukça ağır ve fiziksel cezayı da içermekte çoğu zaman. Tehdit, alay, küçümseme, suçlama, vurma gibi aşağılayıcı yöntemler sıkça kullanılmakta. Sonuç, doğal olarak ve de maalesef, öfke, inat, intikam, isyan, korku, aşağılanma, sindirilme…
Yumuşak yaklaşım ise cezacı yaklaşıma bir tepki olarak doğuyor. Özellikle de 60’lı ve 70’li yıllarda çok rağbet görüyor. Özgürlük, eşitlik ve karşılıklı saygı prensibine dayalı yeni bir yöntem olarak uygulansa da işler göründüğü kadar kolay olmuyor ve bu yöntem başarısız oluyor. Sebebi de, bu yaklaşımda kesin sınırların olmaması. Bu da, çocukların özgürlüklerini sorumluluk bilinciyle yaşamalarını engelliyor. Uzun açıklamalar, nasihatler, akıl/mantık yürütmeler ve ikna çabaları maalesef işe yaramıyor. Ucu açık mesajlar çocuğu sınırları zorlamaya itiyor. Sözlü mesaj net olmayan bir biçimde dur derken, davranışlarla desteklenmediğinden işe yaramıyor.
Cezacı ve yumuşak yaklaşıma alternatif ise her iki tarafın da kazandığı demokratik yaklaşım. Bu yaklaşımda, çocuklar kuralları net/kesin mesajlarla yani sözlerle ve sözleri destekleyen davranışlarla öğrenmekte. Beklenti ve kurallar açık. Bunlara uygun davranılmazsa ne olacağı belli. Bu sayede çocuk sonuçlara katlanmayı öğrenmekte. Böylece sorumluluk sahibi, kurallara saygılı ve benlik kontrolü olan çocuklar yetiştirmek mümkün. MacKenzie’nin özellikle üzerinde durduğu nokta, sözlerimizle davranışlarımızın birbirini tutmak zorunda olduğu. Aksi halde, çocuklar bizi ciddiye almazlar ve bildiklerini okurlar. Teori ve pratik uyum içimde olmalı bu yaklaşıma göre.
Kitabın son bölümleri, ergenlere sınır koyma, hiperaktivite ve dikkat eksikliği olan (ADD’li) çocuklara yardımcı olma, çocukların ev işlerine katılması ve ev ödevi gibi konulara ayrılmış. Ev işlerinin çocuğa sorumluluk kazandıracağı, erken yaşta başlanmasının da avantaj olduğu söylenmekte. Çocuk bu sayede kendini ailenin bir parçası olarak hissediyor. Ev ödevine ayrılmış bölümde ise ödevin, becerileri geliştirici, sorumluluk, öz disiplin, bağımsızlık, azim ve zaman yönetimi kavramlarını öğretici amacı vurgulanıyor. Anne babaların ev ödevine katkısını ise çocuğun ödev yapmaya düzenli bir zaman ayırmasını sağlamak, düzenli ortam ile gerekli araç gereç sağlamak olarak sınırlamakta. Yardım ise mümkün mertebe az olmalı…
Çocuğunuza Sınır Koyma, kolay okunan, mesajını/derdini çok açık bir biçimde ortaya koyan bir kitap. Gerçek hayattan örneklerle, kendi tecrübeleriyle destekliyor anlattıklarını MacKenzie. Her ne kadar bazı noktalarda çok fazla tekrara düşmüş olsa da, anne babalara ve çocuk eğitimiyle ilgilenen herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

24 Mayıs 2015 Pazar

Piyanist, Besteci, Dünya Yurttaşı Fazıl Say – Jürgen Otten


Jürgen Otten tarafından kaleme alınmış Fazıl Say biyografisi, Ahmet Say imzalı bir Önsöz’le başlıyor. Ahmet Say, dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say’ın doğru bir zamanda, doğru bir ülkede doğduğunu söylüyor ilk cümlesinde. Sonrasında da bunun nedenlerini açıklayarak, Fazıl Say’ın ülkemizdeki “muhalif ve müdahaleci” tutumunun, Türkiye’nin emperyalizm ve yobazlık kıskacından kurtuluşu yolunda verilen mücadeleye sağladığı katkının altını çiziyor. Ardından, 1970 Ankara doğumlu küçük bir çocuğun nasıl dünyaca ünlü büyük bir piyanist ve besteciye, ulusal gururumuz Fazıl Say’a dönüştüğüne tanıklık ediyoruz.
Henüz iki yaşında Mozart melodilerini seslendirebilen küçük bir çocuktan söz ediyor Jürgen Otten kitabında. Ve bu olağanüstü durumun farkına varabilecek donanım ve bilince sahip bir babadan… Böylece, Fazıl Say henüz dört yaşındayken, “piyanistlerin duayeni” olarak kabul edilen Mithat Fenmen’den ders almaya başlar. Önce birkaç dakikayla sınırlı olan dersler, sonra yarım saate çıkar. Asla bir dayatma olmaz. Küçük çocuğun müzik eğitimi son derece kontrollü ve bilinçli bir biçimde yürütülmektedir. Uzun süre nota öğretilmez. Ve en önemlisi de, sırtında bir yüke dönüşmemesi ve ona zarar vermemesi için, asla büyük bir yeteneğe sahip olduğu söylenmez kendisine. Mithat Fenmen tek kuruş almadan sekiz yıl boyunca ders verir Fazıl Say’a. Ardından beş yıl sürecek olan (1982-1987) Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki müzik öğrenimi başlar.
1986 yılı aslında bir dönüm noktası olur Fazıl Say’ın müzik kariyeri açısından.  Alman Kültür Merkezi’nin davetlisi olarak Ankara’ya gelen besteci Aribert Reimann ve piyanist/eğitimci David Levine Say’ı dinler ve büyülenirler. Ve bu karşılaşma Fazıl Say’ın burslu öğrenci olarak Düsseldorf’taki Robert Schumann Müzik Akademisi’ne kabulunü getirir beraberinde. Burada geçen dört yılın ardından, dört yıl da Berlin’de yaşar Fazıl Say. 1995 yılında bir başka önemli olay yaşanır. Uluslararası bir yarışma olan Young Concert Artists International Audition’ta birinci gelir ve 2002’de İstanbul’a taşınıncaya kadar sürecek olan Amerika macerası başlar. 
Sonrası malûm… İstanbul yılları… Çoğumuz az çok biliyoruz. Çılgın bir tempoyla dünyanın dört bir yanında verilen konserler, bir dolu albüm, İstanbul Senfonisi’nden, Nâzım Hikmet Oratoryosu’na, Metin Altıok Ağıtı’ndan, İlk Şarkılar’a büyük bir beğeni ve gururla dinlediğimiz onlarca beste ve haklı olarak giderek artan bir ün… Kitapta sanatçıyla yapılmış iki röportaj ile Dortmund Konser Binası’nın Müdürü Benedikt Stampa ile yapılmış bir röportaj da yer almakta. Aşağıdaki sözler, Say’ı bir dâhi olarak nitelendiren Stampa ile yapılmış olan söyleşiden alınmıştır:
“…. Bir an Mozart’ı gözümde canlandırdığımda, Fazıl Say’ı aslında biraz Wolfgang Amadeus Mozart’a benzetiyorum. Besteci yönüyle olmasa da müzisyenliğiyle. Fazıl Say’ın içinden müzik fışkırıyor; sahnede olduğunda bir medyumdan öte yetenekleri varmış hissine kapılıyorum. İçindeki müziği doğrudan, hiç süzgeçten geçirmeden çıkartıyor; ama bir lav püskürmesi gibi değil, içinden geçenle çılgınca boğuşarak dışarı çıkmasını ve bizim üzerimizden esmesini sağlayan bir kasırga gibi. Asıl büyüleyici yanı da bu zaten. Ve işte böyle bir tarz, alışılmış klasik müzik konserlerinde yok. Öfkeyi anlatım biçimi olarak kullanan piyanistler belki zaman zaman karşımıza çıkabiliyor, fakat onlarda Fazıl’da gördüğümüz mutlak doğallık eksik bana göre. Fazıl, doğuştan müzisyen. Ve bunu da gizlemiyor. Bu nedenle de kalpleri kırabiliyor ve izleyiciler arasında kutuplaşmalara neden olabiliyor. Kimileri tekniğini yetersiz buluyor; kimileri de içinde bazen bir parça küstahlığı barındıran arkaik çalışından rahatsız; ama kimileri de ‘İşte ben de onlardan biriyim’ der gibi duygusallığa hayran. Fazıl Say, Beethoven’ın bugün nasıl çalınabileceğini ve belki de Beethoven’ın, hayatta olsaydı, nasıl çalmak isteyebileceğini bana gösterdi…”

19 Mayıs 2015 Salı

Yine de İyimserlik – Nâzım Hikmet


Kardeşim
sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
 
uçak sağ salim inebilsin meydana

doktor gülerek çıksın ameliyattan
kör çocuğun açılsın gözleri
 
delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken
 
birbirine kavuşsun yavuklular
düğün dernek yapılsın hem de

susuzluk da suya kavuşsun
ekmek de hürriyete

kardeşim
sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
onların dedikleri çıkacak
                 eninde de sonunda da…

                                                         (1946/1949)

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Tüketilen Değerler ve Gençlik – Erdal Atabek


Siz de benim gibi orta yaş ve üstü gruba mensupsanız muhtemelen dünyanın gidişatı konusunda karamsar düşünceler üretmeye meyillisinizdir. Elbette zamanlar değişir, her nesil kendisinden sonra gelenleri acımasızca eleştirmeye bayılır ama ya değişen insanı insan yapan temel değerlerse? Cumhuriyet’teki köşe yazılarından tanıdığım ve büyük bir beğeniyle takip ettiğim Erdal Atabek tarafından kaleme alınmış Tüketilen Değerler ve Gençlik, tüm dünyada yaşanan bir değerler aşınmasından, bir çöküşten söz ediyor. Atabek bir tıp doktoru. Doğru teşhisin tedavi açısından taşıdığı hayati önemi çok iyi biliyor. İnsanlar gibi toplumların da hastalanabileceği gerçeğinden yola çıkarak, teşhis ve saptamalarda bulunuyor kitabında. Bu açıdan, Tüketilen Değerler ve Gençlik bir uyarı niteliği taşımakta… Aşağıdaki satırlar kendisine ait:
“Öncelikle, her kuşak, kendinden sonraki kuşakları ‘değerleri yozlaşmış kuşaklar’ olarak görür ve bu değişime ahlaki bir yük yükleyerek olumsuz bakar ki bunu doğru bulmam. Salt bu açıdan değerlendirmek, ‘eskimiş olanın yeniye bakışı’ gibi nesnellikten uzak bir nitelik taşır. Kendimizi bu duygusallıktan ve bundan kaynaklanan öznellikten korumamız gerektiğini düşünürüm.
Sosyal değerler değişiminin gelişmenin, ilerlemenin doğal bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl bir köy ölçeğinde oluşan sosyal değerler, kent ölçeğinde değişirse, yerel ya da ulusal ölçekli değerler de evrensel ölçülerde değişir; bu doğal karşılamamız gereken bir değişimdir.
Öyleyse bizi tedirgin eden, yadırgatan, ‘böyle olmamalı’ dedirten değişim nedir? Neden kendimizi daha rahat duyumsamıyoruz? Neden bize ‘işte, olması gereken buydu’ dedirtmeyen pek çok şey var?
Tam tersine, ‘birey olmaya çalışırken bencil olanlar’dan söz ediyoruz. ‘Özgürlük bu değil, bu başıboşluk, bu sorumsuzluk’ dedirten yanlış anlama ne? Hepimizi rahatsız eden şu ‘ben daha üstün olmalıyım, ben daha üstünüm, herkes bunu görüp kabul etmeli’ yarışının amansız tozu dumanı nereden geliyor?
İşte anlamaya çalıştığımız budur.”
Erdal Atabek, kitap boyunca, insanı insan yapan değerlerin, sevginin, saygının, güvenin ve dayanışmanın hiçbir anlam ifade etmediği, emeğin, üretici ve yaratıcı olmanın küçümsendiği, her şeyin, herkesin çılgınca tüketildiği bir dünyadan söz ediyor. Paraya tapılan, eşitlik anlayışının yerini üstün olmaya ve bencilliğe bıraktığı, yaşam kalitesinin parayla satın alınabilecek şeylerle ölçüldüğü bir tüketim düzenini anlatıyor. Acımasız kapitalist sistemin tüm dünyada yarattığı bu değerler kaymasının ülkemizdeki yansımalarını da değerlendiriyor elbette. Bu çerçevede, değişen Cumhuriyet değerlerini ve değişimin etkisi altındaki gençliği de ele alıyor. Büyük bir ilgiyle okunan, güzel yazılmış bir kitap Tüketilen Değerler ve Gençlik. Değişen dünya sizi de huzursuz ediyor ve bir sürü soru kafanızı kurcalıyorsa, bu kitabı sevebilirsiniz.

19 Mart 2015 Perşembe

Buruktur Gece – F. Scott Fitzgerald


İşte seninleyim! Gece buruk…
                ………..ama hiç ışık yok burada,

Gökyüzünden esintilerle gelen, çimenli karanlıkların ve

Yosunlu, kıvrımlı yolların içinden sızan ışığın dışında.

 
                                      “Bülbüle Gazel” (John Keats)


İsmiyle John Keats’in Bülbüle Gazel adlı şiirine atıfta bulunan Buruktur Gece (Tender is the Night) kimilerince Fitzgerald’ın gölgede kalmış başyapıtı. Benim içinse son zamanlarda okuduğum en güzel romanlardan biri. 1934 yılında çıkmış olan kitap, Scott Fitzgerald ile büyük aşkı Zelda’nın fırtınalı evliliğinden izler taşıyan otobiyografik bir eser olarak kabul ediliyor. Roman, çiftin de uzun süre kaldığı Fransız Riviera’sında başlıyor. 20’li yılların başı… Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası… İki çocuklu Amerikalı Diver çifti tatil yöresindeki herkesin göz bebeği… Dick Diver doktor… Psikiyatri eğitimi almış, son derece çekici, güçlü ve talihli biri… Karısı Nicole ise çok zengin bir ailenin kızı… Güzel ve inanılmaz ışıltılı… Çevrelerindeki herkeste kaçınılmaz bir imrenme duygusu yaratıyorlar. Görünüşe göre talih onlardan yana… Gerçekten öyle mi acaba?
Romanın ikinci bölümüyle birlikte birden geriye dönüyoruz. Ve işlerin hiç de göründüğü gibi olmadığını anlıyoruz. Dekor birdenbire değişiveriyor. Yaz güneşi, deniz ve çılgın partiler yerini İsviçre’deki bir psikiyatri kliniğine bırakıyor. Başından geçen korkunç bir olayın etkisi altındaki genç Nicole Warren bu klinikte tedavi görmekte. Gerisini tahmin etmek hiç de zor değil. Yeni mezun, geleceği parlak Doktor Diver ile ruh sağlığı pamuk ipliğine bağlı genç Nicole Warren’ın aşkla başlayan ancak giderek karmaşıklaşan evliliğinin hikâyesi…
Üçüncü ve son bölüm ise bir çöküş, bir tükenişi anlatmakta… Sadece bir evliliğin çöküşünü değil, zeki, geleceği parlak bir doktorun, çevresindekilerce hayranlık beslenen, güçlü bir erkeğin fiziksel, ruhsal ve zihinsel tükenişini izliyoruz adım adım. Dengeler birden değişiveriyor. Tüm evliliklerini kocasına bağımlı bir biçimde geçirmiş Nicole’ün kendi deyişiyle “göbek bağını kesişine” tanıklık ediyoruz. Belki artık gücünden beslenebileceği bir Dick Diver kalmadığı için belki de sadece zamanı geldiğinden…
Çok ilginç bir roman Buruktur Gece. Karamsar, hüzünlü ve güzel… Bir dolu soruyla bitiyor. Dick’in çöküşünü sadece Nicole ile açıklamaya çalışmak ne kadar doğru? Kendi zaaflarının bu tükenişte hiç mi rolü yok? Tüm sorular bir yana, etkileyici bir karakter yaratmış yine Fitzgerald. Tıpkı Jay Gatsby’ye kayıtsız kalamayacağınız gibi, bir diğer “kaybeden” olan Dick Diver’a da kayıtsız kalamıyorsunuz.
 

5 Mart 2015 Perşembe

Parfümün Dansı – Tom Robbins


Amerikalı yazar Tom Robbins’in 1985 yılında yayımladığı Parfümün Dansı (Jitterbug Perfume), baştan sona ölümsüzlük fikri ve kokular etrafında dönüyor. Ancak ne yine koku merkezli bir başka roman olan Patrick Süskind’in Koku’su kadar karanlık ve ürkütücü, ne de ölümsüzlük fikrini tam merkezine oturtmuş bir diğer roman olan Simone de Beauvoir’ın Tüm İnsanlar Ölümlüdür’ü kadar karamsar… Onların aksine, hayli matrak ve oldukça neşeli bir kitap Parfümün Dansı
Seattle’da üniversiteden terk garson kız Priscilla, New Orleans’da çekirdekten yetişme parfümcü Madam Devalier ve yardımcısı V’lu, Paris’te ise kozmetik dünyasının büyük patronu LeFever temelde aynı şeyin peşindeler: mükemmel parfümü günün birinde yapabilmek… Tüm bu karakterler romanın başında birbirinden bağımsız gibi görünseler de bir zaman bir yerde yolları fazlasıyla kesişmiş ya da romanın ilerleyen sayfalarında mecburen kesişecek. Tabii tüm bu çılgınlara bir de ölümsüzlüğün sırrına ermiş Alobar-Kudra çifti ile keçi ayaklı zevk ve bereket tanrısı Pan’ı eklemek lazım. Onların kokularla olan ilişkisi de en az diğerleri kadar güçlü elbette.
Tom Robbins tüm bu karakterleri koku ve ölümsüzlük etrafında son derece şaşırtıcı bir biçimde bir araya getirmiş. Bir Seattle’dasınız bir İstanbul’da, bir Hindistan’dasınız bir Ortaçağ Avrupası’nda… Roman, okuyucuyu yarı fantastik tarihsel bir yolculuğa çıkarıyor adeta. Doğa’dan, aşktan ve yaşamdan azar azar uzaklaşan insana dair çok şey söylüyor Parfümün Dansı. Sanırım kitabı benim için en ilginç kılan şey de yazarın, pastoral yaşamın tanrısı Pan’ın gücünü kaybedişini aktarış biçimi oldu. Aristo ve İsa’nın karşısında gücünü azar azar yitiren Pan ile yaşamak için akıl almaz bir irade gösteren Alobar romanın en ilginç karakterleri bana göre… Kitabın arka kapağından şu cümlelerle bitiriyorum yazımı:
“…Bu kitapta hayatlarını bir “deney” olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..”
 

2 Mart 2015 Pazartesi

Kitap Okurken Ben...




İlgiyle takip ettiğim bloglardan Ne Mutlu Türküm Diyene tarafından mimlenmiş bulunuyorum. Konu elbette ki kitaplar… İşte sorular ve verdiğim cevaplar:
Kitap okumak için evde belli bir yerin var mı?
Salonda kütüphanenin hemen yanında bir koltuk var. Son zamanlarda genelde oraya oturarak okuyorum kitaplarımı. Kitaplara yakın olmak beni mutlu ediyor.
Ayraç mı yoksa rastgele bir kağıt parçası mı?
Kesinlikle ayraç… Bazen sayfanın kenarını kıvırdığım da oluyor ama.
Kitap okumayı belirli bir zamanda mı durdurursun yoksa belirli bir bölümde ya da bölüm başında mı durdurursun?
Bir bölümü bitirdiğimde bırakırım genellikle…
Okurken yemek yemek mi bir şeyler içmek mi?
Okurken bir şeyler yemekten çok hoşlanmıyorum. Ama sıcak bir şeyler içmeyi severim. Özellikle de kahve… Mesela Türk kahvesi…
Kitap okurken televizyon seyretmek mi müzik dinlemek mi?
Hiçbiri… Her ikisi de kitaba odaklanmamı engelliyor.
Tek seferde bir kitap mı yoksa birden fazla kitap mı?
Bir kitabı bitirmeden diğerine başladığım çok enderdir. İki ya da daha fazla kitabı aynı anda okuyamıyorum galiba.
Okurken evde mi yoksa her yerde mi okumayı tercih edersin?
Her an her yerde okuyabilirim. Onun için çantamda hep okuyacak bir kitap bulunur.
Kitabın, kafanın içinde yüksek sesle okunması mı yoksa sessizce okunması mı?
Sessizce okunması…
Ciltli kitap mı karton kitap mı?
Hiç fark etmez. Yeter ki bana hitap etsin…
Kitap yazıyor musun?
Yazmıyorum. Sanırım hiçbir zaman da yazmaya cesaret edemeyeceğim.
 

20 Ocak 2015 Salı

Ölüler Evinden Notlar - Dostoyevski


20. yy düşünürlerinden Berdyaev’in Dostoyevski adlı meşhur incelemesi şu sözlerle sona erer:
“Dostoyevski’nin değeri öylesine büyük ki sırf onu yetiştirmiş olmak, dünyada Rus halkının varlığını haklı çıkarmaya yeter; ulusların yargı gününde o Rus halkının tanığı olacaktır.”
Dostoyevski ile ilgili her yazının bir övgü ile başlaması adettendir. En azından benim gibi Dostoyevski severler için… Artık kitaba geçebiliriz sanırım. Edebiyat tarihinde, eserleri ile yaşamöyküsü arasında Dostoyevski’ninki kadar güçlü bir bağ bulunan kaç tane yazar ya da şair vardır acaba? Ya da şöyle sorayım: Dostoyevski’nin eserlerini yaşamöyküsünden bağımsız değerlendirebilmek mümkün müdür? Açıkçası, Dostoyevski söz konusu ise, ben bunun mümkün olabileceğine inanmıyorum. Tüm yaşamını sara hastalığının gölgesinde geçiren yazarın Prens Mışkin gibi, Smerdyakov gibi epileptik karakterler yaratmış olması bir tesadüf olamaz elbet. Babasının bir cinayete kurban gitmesi ile en ünlü eserlerinin, Suç ve Ceza’nın, Karamazof Kardeşler’in, Cinler’in hep bir cinayet etrafında gelişiyor olması peki? Kumar tutkusu ve Polin Suslova ile Kumarbaz romanı arasındaki ilişki? Tüm yaşamı boyunca inançla inançsızlık arasında gidip gelmesi ile Alyoşa ve İvan’ın temsil ettikleri? Ve elbette ki hapis/sürgün yılları ile Ölüler Evinden Notlar arasındaki o güçlü, sarsıcı bağ…
Dostoyeski’nin 1849 yılında idamın kıyısından dönmesi inanması güç, çok büyük, travmatik bir olaydır gerçekten de.  Çar I. Nikola’nın baskıcı yönetimine karşı faaliyetlerde bulunduğu iddiası ile tutuklanan Dostoyevski bir grup arkadaşı ile birlikte ölüm cezasına çarptırılır. Ceza tam infaz edilecekken, Çar’ın af kararı okunur: “Yasa yargılarınca ölüm cezasına çarptırılan suçlular imparator hazretlerinin sonsuz şefaatleri sayesinde bağışlanmışlardır…” İdam cezası, son dakika affı, tüm o cellatlar ve korku dolu bekleyiş, Çar tarafından, “genç beyinsizlere” ders vermek üzere hazırlanmış olan bir mizansen, bir oyundur aslında. Yirmi yıl sonra karısına “Bunun kadar mutlu bir gün anımsamıyorum diyecektir” Dostoyevski. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da er olarak askerlik görevine çevrilir. Affın hemen ardından kardeşine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “…Kardeşim, yenilmedim, cesaretimi yitirmedim. Yaşam her yerde yaşamdır. Yaşam içimizdedir, bizi çevreleyen dünyada değil. Yanımda insanlar olacak… İnsanlar arasında bir insan olmak, sonuna dek böyle kalmak, koşullar ne olursa olsun gücünü yitirmemek, düşmemek, işte yaşam budur, işte yaşamın gerçek anlamı. Ben onu anladım. Bu düşünce etime dek, kanıma dek işledi…”
İşte bu büyük şokun ardından gelir Sibirya’da geçecek olan hapis ve sürgün yılları. Nitekim, Ölüler Evinden Notlar’da anlattığı da aslında o yıllardır. Omsk şehrinin kıyısındaki bir kampta, bir “açık hava” hapishanesinde kürek mahkûmu olarak geçen yıllarının tanıklığını yapar bu kitap. “Ölü Evi” kampın ta kendisidir. Oradaki koşulları, gündelik hayatı, mahkûmların hikâyelerini ve onlarla olan ilişkisini aktarır. Ancak hapishane koşullarından ziyade, asıl ilgilendiği, tüm yaşamı boyunca incelemekten, üzerinde düşünmekten asla vazgeçmeyeceği insan ruhudur şüphesiz. Koşullar son derece çetindir ancak o, “talihsizler” diye söz ettiği mahkûmları gözlemler hiç durmadan. İnsan ruhunun karanlık, kuytu köşelerini, suçu anlamaya çalışır.
1861’de yayımlanan Ölüler Evinden Notlar Dostoyevski’nin yazarlık kariyeri açısından da bir dönüm noktasıdır aslında. 1846’da yayımlanan ve dönemin ünlü eleştirmeni Belinski’nin büyük övgülerini alan ilk romanı İnsancıklar büyük bir ün getirir Dostoyevski’ye. Ancak bu ilk romanın arkasından gelen eserleri, ki aralarında Öteki ve Beyaz Geceler de vardır, beklediği ilgiyi görmez ne yazık ki. Araya o talihsiz yıllar girer ve Ölüler Evinden Notlar gelir. Bir bakıma yazarın edebiyat sahnesine de dönüşünü müjdeler. Nitekim dönüşü muhteşem olur. 1849’da idamın kıyısından dönmeseydi şayet Dostoyevski, bugün o muhteşem kitapların hiçbiri olmayacaktı. Bizler Yeraltından Notlar’ı, Budala’yı, Cinler’i, Suç ve Ceza’yı, Karamazof Kardeşler’i bilmiyor olacaktık.
Sibirya yıllarının Dostoyevski’nin sara hastalığının gelişiminde de önemli rol oynadığı söylenir. Henri Troyat Dostoyevski adlı biyografik çalışmasında şöyle demektedir: “Her nasılsa, Dostoyevski’nin sara hastalığına karşı olan eğiliminin zindanda geliştiğine hiç kuşku yoktur. Birinci nöbet babasının ölümüyle ortaya çıkmış, az ya da çok şiddetli nöbetler Petersburglu genç yazarı oldukça sarsmış olsa da, uğursuz hastalık gerçek gelişimini zindanda göstermiştir. Yine aynı kitapta Henri Troyat, Dostoyevski’nin halkla, Rusya ve İncil ile karşılaşmasının da Sibirya’nın dip bucağında, pis kokulu bir koğuşta kendini gösterdiğini söyler. Troyat bunu üçlü bir mucize olarak tanımlar. Dostoyevski’nin eserlerini bilenler buna hak verecektir.
Ölüler Evinden Notlar’dan bir alıntıyla bitireyim bu yazıyı: “İnsan her şeye alışan bir yaratıktır. İşte onun en iyi tanımı budur bence.”
Son not: Dostoyevski’nin yaşamı ve eserlerine ilgi duyanlara, bu yazıda da yer yer kaynak olarak yararlandığım iki muhteşem kitaptan bahsetmek isterim. Birincisi, Henri Troyat’nın Dostoyevski adlı biyografik çalışması, ikincisi ise İngiliz tarihçi Edward Hallett Carr’ın Dostoyevski isimli incelemesi. İkisi de gerçekten defalarca okunmaya değer.