20 Ocak 2015 Salı

Ölüler Evinden Notlar - Dostoyevski


20. yy düşünürlerinden Berdyaev’in Dostoyevski adlı meşhur incelemesi şu sözlerle sona erer:
“Dostoyevski’nin değeri öylesine büyük ki sırf onu yetiştirmiş olmak, dünyada Rus halkının varlığını haklı çıkarmaya yeter; ulusların yargı gününde o Rus halkının tanığı olacaktır.”
Dostoyevski ile ilgili her yazının bir övgü ile başlaması adettendir. En azından benim gibi Dostoyevski severler için… Artık kitaba geçebiliriz sanırım. Edebiyat tarihinde, eserleri ile yaşamöyküsü arasında Dostoyevski’ninki kadar güçlü bir bağ bulunan kaç tane yazar ya da şair vardır acaba? Ya da şöyle sorayım: Dostoyevski’nin eserlerini yaşamöyküsünden bağımsız değerlendirebilmek mümkün müdür? Açıkçası, Dostoyevski söz konusu ise, ben bunun mümkün olabileceğine inanmıyorum. Tüm yaşamını sara hastalığının gölgesinde geçiren yazarın Prens Mışkin gibi, Smerdyakov gibi epileptik karakterler yaratmış olması bir tesadüf olamaz elbet. Babasının bir cinayete kurban gitmesi ile en ünlü eserlerinin, Suç ve Ceza’nın, Karamazof Kardeşler’in, Cinler’in hep bir cinayet etrafında gelişiyor olması peki? Kumar tutkusu ve Polin Suslova ile Kumarbaz romanı arasındaki ilişki? Tüm yaşamı boyunca inançla inançsızlık arasında gidip gelmesi ile Alyoşa ve İvan’ın temsil ettikleri? Ve elbette ki hapis/sürgün yılları ile Ölüler Evinden Notlar arasındaki o güçlü, sarsıcı bağ…
Dostoyeski’nin 1849 yılında idamın kıyısından dönmesi inanması güç, çok büyük, travmatik bir olaydır gerçekten de.  Çar I. Nikola’nın baskıcı yönetimine karşı faaliyetlerde bulunduğu iddiası ile tutuklanan Dostoyevski bir grup arkadaşı ile birlikte ölüm cezasına çarptırılır. Ceza tam infaz edilecekken, Çar’ın af kararı okunur: “Yasa yargılarınca ölüm cezasına çarptırılan suçlular imparator hazretlerinin sonsuz şefaatleri sayesinde bağışlanmışlardır…” İdam cezası, son dakika affı, tüm o cellatlar ve korku dolu bekleyiş, Çar tarafından, “genç beyinsizlere” ders vermek üzere hazırlanmış olan bir mizansen, bir oyundur aslında. Yirmi yıl sonra karısına “Bunun kadar mutlu bir gün anımsamıyorum diyecektir” Dostoyevski. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da er olarak askerlik görevine çevrilir. Affın hemen ardından kardeşine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “…Kardeşim, yenilmedim, cesaretimi yitirmedim. Yaşam her yerde yaşamdır. Yaşam içimizdedir, bizi çevreleyen dünyada değil. Yanımda insanlar olacak… İnsanlar arasında bir insan olmak, sonuna dek böyle kalmak, koşullar ne olursa olsun gücünü yitirmemek, düşmemek, işte yaşam budur, işte yaşamın gerçek anlamı. Ben onu anladım. Bu düşünce etime dek, kanıma dek işledi…”
İşte bu büyük şokun ardından gelir Sibirya’da geçecek olan hapis ve sürgün yılları. Nitekim, Ölüler Evinden Notlar’da anlattığı da aslında o yıllardır. Omsk şehrinin kıyısındaki bir kampta, bir “açık hava” hapishanesinde kürek mahkûmu olarak geçen yıllarının tanıklığını yapar bu kitap. “Ölü Evi” kampın ta kendisidir. Oradaki koşulları, gündelik hayatı, mahkûmların hikâyelerini ve onlarla olan ilişkisini aktarır. Ancak hapishane koşullarından ziyade, asıl ilgilendiği, tüm yaşamı boyunca incelemekten, üzerinde düşünmekten asla vazgeçmeyeceği insan ruhudur şüphesiz. Koşullar son derece çetindir ancak o, “talihsizler” diye söz ettiği mahkûmları gözlemler hiç durmadan. İnsan ruhunun karanlık, kuytu köşelerini, suçu anlamaya çalışır.
1861’de yayımlanan Ölüler Evinden Notlar Dostoyevski’nin yazarlık kariyeri açısından da bir dönüm noktasıdır aslında. 1846’da yayımlanan ve dönemin ünlü eleştirmeni Belinski’nin büyük övgülerini alan ilk romanı İnsancıklar büyük bir ün getirir Dostoyevski’ye. Ancak bu ilk romanın arkasından gelen eserleri, ki aralarında Öteki ve Beyaz Geceler de vardır, beklediği ilgiyi görmez ne yazık ki. Araya o talihsiz yıllar girer ve Ölüler Evinden Notlar gelir. Bir bakıma yazarın edebiyat sahnesine de dönüşünü müjdeler. Nitekim dönüşü muhteşem olur. 1849’da idamın kıyısından dönmeseydi şayet Dostoyevski, bugün o muhteşem kitapların hiçbiri olmayacaktı. Bizler Yeraltından Notlar’ı, Budala’yı, Cinler’i, Suç ve Ceza’yı, Karamazof Kardeşler’i bilmiyor olacaktık.
Sibirya yıllarının Dostoyevski’nin sara hastalığının gelişiminde de önemli rol oynadığı söylenir. Henri Troyat Dostoyevski adlı biyografik çalışmasında şöyle demektedir: “Her nasılsa, Dostoyevski’nin sara hastalığına karşı olan eğiliminin zindanda geliştiğine hiç kuşku yoktur. Birinci nöbet babasının ölümüyle ortaya çıkmış, az ya da çok şiddetli nöbetler Petersburglu genç yazarı oldukça sarsmış olsa da, uğursuz hastalık gerçek gelişimini zindanda göstermiştir. Yine aynı kitapta Henri Troyat, Dostoyevski’nin halkla, Rusya ve İncil ile karşılaşmasının da Sibirya’nın dip bucağında, pis kokulu bir koğuşta kendini gösterdiğini söyler. Troyat bunu üçlü bir mucize olarak tanımlar. Dostoyevski’nin eserlerini bilenler buna hak verecektir.
Ölüler Evinden Notlar’dan bir alıntıyla bitireyim bu yazıyı: “İnsan her şeye alışan bir yaratıktır. İşte onun en iyi tanımı budur bence.”
Son not: Dostoyevski’nin yaşamı ve eserlerine ilgi duyanlara, bu yazıda da yer yer kaynak olarak yararlandığım iki muhteşem kitaptan bahsetmek isterim. Birincisi, Henri Troyat’nın Dostoyevski adlı biyografik çalışması, ikincisi ise İngiliz tarihçi Edward Hallett Carr’ın Dostoyevski isimli incelemesi. İkisi de gerçekten defalarca okunmaya değer.