24 Mayıs 2015 Pazar

Piyanist, Besteci, Dünya Yurttaşı Fazıl Say – Jürgen Otten


Jürgen Otten tarafından kaleme alınmış Fazıl Say biyografisi, Ahmet Say imzalı bir Önsöz’le başlıyor. Ahmet Say, dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say’ın doğru bir zamanda, doğru bir ülkede doğduğunu söylüyor ilk cümlesinde. Sonrasında da bunun nedenlerini açıklayarak, Fazıl Say’ın ülkemizdeki “muhalif ve müdahaleci” tutumunun, Türkiye’nin emperyalizm ve yobazlık kıskacından kurtuluşu yolunda verilen mücadeleye sağladığı katkının altını çiziyor. Ardından, 1970 Ankara doğumlu küçük bir çocuğun nasıl dünyaca ünlü büyük bir piyanist ve besteciye, ulusal gururumuz Fazıl Say’a dönüştüğüne tanıklık ediyoruz.
Henüz iki yaşında Mozart melodilerini seslendirebilen küçük bir çocuktan söz ediyor Jürgen Otten kitabında. Ve bu olağanüstü durumun farkına varabilecek donanım ve bilince sahip bir babadan… Böylece, Fazıl Say henüz dört yaşındayken, “piyanistlerin duayeni” olarak kabul edilen Mithat Fenmen’den ders almaya başlar. Önce birkaç dakikayla sınırlı olan dersler, sonra yarım saate çıkar. Asla bir dayatma olmaz. Küçük çocuğun müzik eğitimi son derece kontrollü ve bilinçli bir biçimde yürütülmektedir. Uzun süre nota öğretilmez. Ve en önemlisi de, sırtında bir yüke dönüşmemesi ve ona zarar vermemesi için, asla büyük bir yeteneğe sahip olduğu söylenmez kendisine. Mithat Fenmen tek kuruş almadan sekiz yıl boyunca ders verir Fazıl Say’a. Ardından beş yıl sürecek olan (1982-1987) Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki müzik öğrenimi başlar.
1986 yılı aslında bir dönüm noktası olur Fazıl Say’ın müzik kariyeri açısından.  Alman Kültür Merkezi’nin davetlisi olarak Ankara’ya gelen besteci Aribert Reimann ve piyanist/eğitimci David Levine Say’ı dinler ve büyülenirler. Ve bu karşılaşma Fazıl Say’ın burslu öğrenci olarak Düsseldorf’taki Robert Schumann Müzik Akademisi’ne kabulunü getirir beraberinde. Burada geçen dört yılın ardından, dört yıl da Berlin’de yaşar Fazıl Say. 1995 yılında bir başka önemli olay yaşanır. Uluslararası bir yarışma olan Young Concert Artists International Audition’ta birinci gelir ve 2002’de İstanbul’a taşınıncaya kadar sürecek olan Amerika macerası başlar. 
Sonrası malûm… İstanbul yılları… Çoğumuz az çok biliyoruz. Çılgın bir tempoyla dünyanın dört bir yanında verilen konserler, bir dolu albüm, İstanbul Senfonisi’nden, Nâzım Hikmet Oratoryosu’na, Metin Altıok Ağıtı’ndan, İlk Şarkılar’a büyük bir beğeni ve gururla dinlediğimiz onlarca beste ve haklı olarak giderek artan bir ün… Kitapta sanatçıyla yapılmış iki röportaj ile Dortmund Konser Binası’nın Müdürü Benedikt Stampa ile yapılmış bir röportaj da yer almakta. Aşağıdaki sözler, Say’ı bir dâhi olarak nitelendiren Stampa ile yapılmış olan söyleşiden alınmıştır:
“…. Bir an Mozart’ı gözümde canlandırdığımda, Fazıl Say’ı aslında biraz Wolfgang Amadeus Mozart’a benzetiyorum. Besteci yönüyle olmasa da müzisyenliğiyle. Fazıl Say’ın içinden müzik fışkırıyor; sahnede olduğunda bir medyumdan öte yetenekleri varmış hissine kapılıyorum. İçindeki müziği doğrudan, hiç süzgeçten geçirmeden çıkartıyor; ama bir lav püskürmesi gibi değil, içinden geçenle çılgınca boğuşarak dışarı çıkmasını ve bizim üzerimizden esmesini sağlayan bir kasırga gibi. Asıl büyüleyici yanı da bu zaten. Ve işte böyle bir tarz, alışılmış klasik müzik konserlerinde yok. Öfkeyi anlatım biçimi olarak kullanan piyanistler belki zaman zaman karşımıza çıkabiliyor, fakat onlarda Fazıl’da gördüğümüz mutlak doğallık eksik bana göre. Fazıl, doğuştan müzisyen. Ve bunu da gizlemiyor. Bu nedenle de kalpleri kırabiliyor ve izleyiciler arasında kutuplaşmalara neden olabiliyor. Kimileri tekniğini yetersiz buluyor; kimileri de içinde bazen bir parça küstahlığı barındıran arkaik çalışından rahatsız; ama kimileri de ‘İşte ben de onlardan biriyim’ der gibi duygusallığa hayran. Fazıl Say, Beethoven’ın bugün nasıl çalınabileceğini ve belki de Beethoven’ın, hayatta olsaydı, nasıl çalmak isteyebileceğini bana gösterdi…”

19 Mayıs 2015 Salı

Yine de İyimserlik – Nâzım Hikmet


Kardeşim
sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
 
uçak sağ salim inebilsin meydana

doktor gülerek çıksın ameliyattan
kör çocuğun açılsın gözleri
 
delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken
 
birbirine kavuşsun yavuklular
düğün dernek yapılsın hem de

susuzluk da suya kavuşsun
ekmek de hürriyete

kardeşim
sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
onların dedikleri çıkacak
                 eninde de sonunda da…

                                                         (1946/1949)

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Tüketilen Değerler ve Gençlik – Erdal Atabek


Siz de benim gibi orta yaş ve üstü gruba mensupsanız muhtemelen dünyanın gidişatı konusunda karamsar düşünceler üretmeye meyillisinizdir. Elbette zamanlar değişir, her nesil kendisinden sonra gelenleri acımasızca eleştirmeye bayılır ama ya değişen insanı insan yapan temel değerlerse? Cumhuriyet’teki köşe yazılarından tanıdığım ve büyük bir beğeniyle takip ettiğim Erdal Atabek tarafından kaleme alınmış Tüketilen Değerler ve Gençlik, tüm dünyada yaşanan bir değerler aşınmasından, bir çöküşten söz ediyor. Atabek bir tıp doktoru. Doğru teşhisin tedavi açısından taşıdığı hayati önemi çok iyi biliyor. İnsanlar gibi toplumların da hastalanabileceği gerçeğinden yola çıkarak, teşhis ve saptamalarda bulunuyor kitabında. Bu açıdan, Tüketilen Değerler ve Gençlik bir uyarı niteliği taşımakta… Aşağıdaki satırlar kendisine ait:
“Öncelikle, her kuşak, kendinden sonraki kuşakları ‘değerleri yozlaşmış kuşaklar’ olarak görür ve bu değişime ahlaki bir yük yükleyerek olumsuz bakar ki bunu doğru bulmam. Salt bu açıdan değerlendirmek, ‘eskimiş olanın yeniye bakışı’ gibi nesnellikten uzak bir nitelik taşır. Kendimizi bu duygusallıktan ve bundan kaynaklanan öznellikten korumamız gerektiğini düşünürüm.
Sosyal değerler değişiminin gelişmenin, ilerlemenin doğal bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl bir köy ölçeğinde oluşan sosyal değerler, kent ölçeğinde değişirse, yerel ya da ulusal ölçekli değerler de evrensel ölçülerde değişir; bu doğal karşılamamız gereken bir değişimdir.
Öyleyse bizi tedirgin eden, yadırgatan, ‘böyle olmamalı’ dedirten değişim nedir? Neden kendimizi daha rahat duyumsamıyoruz? Neden bize ‘işte, olması gereken buydu’ dedirtmeyen pek çok şey var?
Tam tersine, ‘birey olmaya çalışırken bencil olanlar’dan söz ediyoruz. ‘Özgürlük bu değil, bu başıboşluk, bu sorumsuzluk’ dedirten yanlış anlama ne? Hepimizi rahatsız eden şu ‘ben daha üstün olmalıyım, ben daha üstünüm, herkes bunu görüp kabul etmeli’ yarışının amansız tozu dumanı nereden geliyor?
İşte anlamaya çalıştığımız budur.”
Erdal Atabek, kitap boyunca, insanı insan yapan değerlerin, sevginin, saygının, güvenin ve dayanışmanın hiçbir anlam ifade etmediği, emeğin, üretici ve yaratıcı olmanın küçümsendiği, her şeyin, herkesin çılgınca tüketildiği bir dünyadan söz ediyor. Paraya tapılan, eşitlik anlayışının yerini üstün olmaya ve bencilliğe bıraktığı, yaşam kalitesinin parayla satın alınabilecek şeylerle ölçüldüğü bir tüketim düzenini anlatıyor. Acımasız kapitalist sistemin tüm dünyada yarattığı bu değerler kaymasının ülkemizdeki yansımalarını da değerlendiriyor elbette. Bu çerçevede, değişen Cumhuriyet değerlerini ve değişimin etkisi altındaki gençliği de ele alıyor. Büyük bir ilgiyle okunan, güzel yazılmış bir kitap Tüketilen Değerler ve Gençlik. Değişen dünya sizi de huzursuz ediyor ve bir sürü soru kafanızı kurcalıyorsa, bu kitabı sevebilirsiniz.