20 Temmuz 2015 Pazartesi

Sovyet Mutfak Sanatı – Yemek ve Hasret Anıları – Anya von Bremzen


Son zamanlarda okuduğum en ilginç, en güzel kitaplardan biri Sovyet Mutfak Sanatı (Mastering the Art of Soviet Cooking). İlk kez 2013 yılında yayımlanmış olan kitabın yazarı Anya von Bremzen ödüllü bir yemek kitabı yazarı. Gerçekten çok ilginç bir yaşamöyküsü var. 1963 yılında Sovyetler Birliği’nde doğuyor. Piyano çalıyor, Sovyet filmlerinde oynuyor ve 1974 yılında on bir yaşındayken, gerçek bir muhalif olan Yahudi asıllı annesiyle birlikte Amerika’ya doğru dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyor. O yıllarda bu büyük bir olay çünkü devlet ancak belli koşullarda göçe izin veriyor. Nitekim Anya ve annesi Larisa da o yıllarda Yahudilere tanınan bir haktan yararlanarak bir daha dönmemek üzere ülkeden ayrılıyorlar. Küçük kız Amerika’da iyi bir müzik okulunda yıllar süren bir eğitimden geçiyor. Tüm hayali ünlü bir piyanist olabilmek… Ancak işler hiç de planladığı gibi gitmiyor. Bileğinde oluşan bir rahatsızlık nedeniyle kariyeri başlamadan bitiyor. Ve tamamen tesadüf eseri, ünlü bir yemek yazarı oluyor. Halen New York’ta yaşamakta olan yazarın İstanbul’da da bir evi varmış.
Gelelim kitaba…  Kitapta her bölüm on yıllık bir zaman dilimini ele almakta. Kitap, Çarlık Rusya’sının son günlerini yaşadığı 1910’lu yıllarla başlıyor ve 1920’li, 30’lu, 40’lı yıllar derken günümüze, Putin’in Rusya’sına kadar geliyor. Görkemli Rus mutfağından, komünist sistemin – kimi zaman da savaşın -  dayattığı koşullarda ortaya çıkan ve gelişen Sovyet mutfağına doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Ülkede yaşanan siyasal, toplumsal ve ekonomik olaylar, yazarın aile öyküsüyle ve mutfak anılarıyla iç içe geçiyor. Rus mutfağının kulebyaka gibi görkemli, geleneksel yemeklerinden, savaş ve kıtlık zamanlarında yenen yemeklere, Rus hamburgeri kotletiden, bliniye, Olivier/Rus salatasından Ukrayna kökenli borç çorbasına,  çok ilginç ve komik anekdotlar eşliğinde, muhteşem bir mutfak macerasına çıkarıyor okuyucuyu yazar. Lenin’in meşhur tahıl politikaları, Stalin’in baskı, zulüm yılları, milyonların savaş ve açlık yüzünden öldüğü İkinci Dünya Savaşı yılları, Kruşçev, Brejnev, Gorbaçov, Yeltsin ve tabii ki Putin dönemleri, her döneme damgasını vuran bir dolu trajikomik olay hepsi bu kitapta… Time dergisinin kitaba ilişkin şu yorumu gerçekten kayda değer: “Anya von Bremzen’in daima açlık sınırındaki bir süpergüçte geçen büyüme destanı hem çok eğlenceli hem de yürek parçalayıcı”.
Yazar, kitabın son bölümünü tariflere ayırmış. Her on yıllık dönem için bir yemek tarifi vermiş. Birkaç örnek vermek gerekirse, 1910’lu yıllar için, oldukça zahmetli bir yemek olan kulebyaka tarifini verirken, 1940’larda sadece kartoçkalardan, yani döneme damgasını vuran gıda karnelerinden bahsetmiş. 1960’larda Kruşçev’in çılgın “mısırı benimsetme” seferberliğine gönderme yaparak Moldova usulü mısır ekmeğinin tarifini vermiş. 1970’ler için verdiği tarife ise hepimiz az çok aşinayız. Evet, o leziz Rus salatasından bahsediyorum. Kimimizin talihsizce Amerikan salatası dediği o muhteşem salatanın bir de hikâyesi var. Yazı biraz fazlaca uzadı biliyorum ama battı balık yan gider, kitaptan kısa bir alıntıyla o hikâyeye de değinmiş olalım:
“Sovyet kutlamalarının olmazsa olmazı bu salatamsı Sovyet ikonunun hoş, burjuva bir geçmişi vardır. Ya adı? 1860’larda Moskova’yı şık restoranı L’Hermitage’la kendine hayran bırakmış Fransız şef Lucien Olivier’den almıştır adını. Bu Galyalı’nın özgün salatası ile bizim Sovyet klasiğinin ortak hiçbir yanı yoktu elbette. Onunki orman tavuğu, dil ve kerevit kuyruklarıyla çerçevelenmiş patates ve kornişon tepeciklerinden oluşan ve üzerine le chef’in gizli Provence sosunun döküldüğü abartılı bir natürmorttu. Rus müşterilerinin, bu kıymetli düzenlemesinin tüm malzemelerini tabaklarında karıştırarak bayağılaştırdıklarını görüp dehşete düşüyordu. Bunun üzerine Olivier de yemeğini salata olarak yeniledi. Sonra 1917 yılı geldi. L’Hermitage’ın kepenkleri kapatıldı, tarifleri hor görüldü. Mayakovski’nin tekerlemesini bütün Sovyet çocukları bilirdi: “Ye ananasını, doldur karnını / Son günün yakın, burjuva asalağı!”
Salata 1930’ların ortalarında ikinci bir hayat kazandı; Olivier’nin eski çırağı, Yoldaş İvanov olarak tanınan şef, Stalin dönemi Moskva Oteli’nde tarifi yeniden canlandırdı. Ama Sovyet formunda. Sınıf düşmanı orman tavuğunun yerini bildiğimiz tavuk aldı, ortasına özgün versiyonundaki pembe kerevitin yerine proleter havucu kondu ve başrole patates ile konserve bezelye geldi; ve hepsi, bizim toplu üretilen ekşi Provansal marka mayoneze bulandı.
Bu arada salatanın çeşitlemeleri de, Beyaz Rus göçmenlerle birlikte dünyayı dolaştı. Bugüne değin “Rus salatası” adı altında, Buenos Aires’te et lokantalarında, İstanbul’da tren istasyonlarında veya Kore, İspanyol ya da İran meze çeşitleri arasında rastladım ve hayret ettim. Hayret ettim ve biraz da gururlandım.”
 

19 Temmuz 2015 Pazar

Hayat Böyle Zaten – Orhan Veli Kanık


Bu evin bir köpeği vardı;
Kıvır kıvırdı, adı Çinçon’du, öldü.
Bir de kedisi vardı: Mâviş,
Kayboldu.
Evin kızı gelin oldu.
Küçük Bey sınıfı geçti.
Daha böyle acı, tatlı
Neler oldu bir yıl içinde!
Oldu ya, olanların hepsi böyle…
Hayat böyle zaten!...
(Haziran 1939 / Vatan, 16.11.1952)
 

14 Temmuz 2015 Salı

Günden Kalanlar – Kazuo Ishiguro


Firs (kapıya yaklaşır; kapı koluna eliyle dokunur): Kilitli. Gittiler… (Divana oturur) Beni unuttular… Neyse… Burda otururum… Leonid Andreyiç kürkünü giymemiştir yine, paltoyla çıkmıştır… (Kaygıyla içini çeker) Kabahat bende, bakmadım… Çiçeği burnunda gençlik! (Anlaşılması olanaksız bir şeyler homurdanır) Yaşam geçip gitti, hiç yaşamamışım gibi. (Uzanır) Yatayım. Gücün de kalmadı; hiçbir şeyin kalmadı, hiçbir şeyin… Eh, sen… beceriksiz!... (Kımıltısız yatıp kalır)

Anton Çehov – Vişne Bahçesi

Vişne Bahçesi’nin finalinde, son sözler evin doksanına merdiven dayamış emektar uşağı Firs’den gelir. Tüm yaşamını başkaları için, hep başkalarına hizmet ederek tüketmiş bir yaşamın özeti gibidir bu sözler. Evlerini satıp gitmek zorunda kalan efendileri, artık kullanılamayacak durumda olan eski bir eşya gibi evde unutmuşlardır Firs’i oyunun finalinde. Artık çok geçtir Firs için. Yaşam hiç yaşanmamış gibi uçup gitmiştir ellerinden. Onu bekleyen ölümdür.
Ishiguro’nun 1986 yılında yayımlanmış olan en ünlü romanı Günden Kalanlar (Remains of the Day) bana fena halde Firs’i hatırlattı. Bu kez yer İngiltere, sene 1956… Romanın kahramanı başuşak Stevens, tıpkı Firs gibi tüm yaşamını başkalarına hizmet ederek tüketmiş. Meslek yaşamının önemli bir bölümünü büyük bir malikânede ülke siyasetinde söz sahibi bir İngiliz lorduna hizmet ederek geçirmiş. Mesleğinin en parlak örneklerinden biri Stevens…
Ancak zamanlar değişmekte… İngiltere eski İngiltere değil… Açgözlüce yükselme sırası artık Amerika’da… Nitekim, Stevens’ın çalıştığı malikâne de lordun ölümünün ardından el değiştirmiş. Yeni patron bir Amerikalı… Roman, Stevens’ın eskiden birlikte çalıştığı kahyâyı ziyaret etmek üzere taşraya bir yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. İşte bu yolculuk sırasında tanıyoruz Stevens’ı… Geriye dönüşleri sayesinde, tüm yaşamını nasıl geçirdiğini, son derece katı bir kuralcılık ve idealizmle icra ettiği mesleğine dair neredeyse “takıntılı “ diyebileceğiz düşüncelerini öğreniyoruz. Hep o “vakar” yüzünden hiçbir zaman sözcüklere dökülmemiş, muhtemelen de hiçbir zaman dökülemeyecek pişmanlıklarını, hayal kırıklıklarını ve umutlarını öğreniyoruz.
Günden Kalanlar son zamanlarda okuduğum en sahici romanlardan… Ishiguro’yu Uzak Tepeler’le tanımış ve sevmiştim. Günden Kalanlar ne kadar İngiliz ise, Uzak Tepeler de o kadar Japon’du…  Ishiguro aslında Japon asıllı… Beş yaşındayken ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşınmış. Kendi deyimiyle “berbat” konuşuyormuş Japonca’yı. Tüm yaşamını Japonya’dan ve Japon dilinden bu kadar uzak geçirmiş biri olmasına rağmen, Uzak Tepeler’e sinmiş Japon ruhu beni çok etkilemişti. Bu arada, Günden Kalanlar’ın 1993’te sinemaya uyarlandığını da hatırlatmak isterim. Başrolde Anthony Hopkins ve Emma Thompson var.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Arjantin Rüyası – Tuğrul Türkkan


Arjantin’e olan ilgimin tam olarak ne zaman başladığını hatırlamıyorum. Rus edebiyatı sayesinde Rus kültürüne ilgi duymaya başlamamdan hemen sonra olsa gerek. Biz çocukken yayınlanan ve çok sevilen bir Arjantin dizisi vardı TRT2’de. Manuela… Aşk, entrika, Julio Iglesias’ın muhteşem sesi ve şanslıysak ucundan kıyısından görebildiğimiz Buenos Aires sokakları… Her şey o sevimli diziyle başlamış olabileceği gibi, Julio Cortázar’dan okuduğum ilk kitap olan Bir Sarı Çiçek’in üzerimde yarattığı etkiyle de başlamış olabilir. Tango müziğine duyduğum sevgi ya da Arjantin, Buenos Aires adlarının büyülü tınısı da yeterli olmuş olabilir pekâlâ, kim bilir… Peki ya 1986 Dünya Kupası’nda Arjantin’in İngiltere’yi 2-1 yenmesi? O zamanlar Falkland Adaları mevzusunu henüz bilmiyor olsam da, muhtemelen sezgilerim Arjantin’i tutmam gerektiğini söylüyordu bana… Sözün kısası, hâlâ gitmeyi başaramamış olsam da, Arjantin o ya da bu biçimde hep çağırmakta beni.
Tuğrul Türkkan’ın ilk kitabı Arjantin Rüyası’na kayıtsız kalamamış olmam da hep bu yüzden… Özel bir şirkette bölge satış müdürü olarak çalışan Kerem Laçin’in yollarda yaşadığı bir dizi zorluğun ardından Buenos Aires’e varışıyla başlıyor roman. Havaalanında tesadüfen tanıştığı yeşil gözlü güzel kız ve kızın peşinde olduğu Rosa Verde (Yeşil Gül) Kerem’in tüm Arjantin seyahatinin seyrini değiştirmeye yetiyor. Romantik/melankolik Kerem ile yine tesadüfen tanıştığı hedonist/entelektüel dolandırıcı Babek, genç kızın ve yeşil gülün peşinde, Buenos Aires’ten Patagonya’ya uzanan bir yolculuğa çıkıyorlar. Romanın baştan sona Arjantin’le dolu olması bir yana, kitapta beni en çok etkileyen, yazarın, birbirinin taban tabana zıttı olan – ya da sadece öyle görünen -  iki erkek karakterin ruh dünyalarını yansıtmadaki yetkinliği oldu. Babek’in gizemli halleri, huzursuzluğu ya da Kerem’in kitap boyunca, yer yer geriye dönüşler sayesinde öğrendiğimiz geçmişi ve bunların okuyucuya aktarılışı bir ilk roman için oldukça başarılıydı bence. Herkes az ya da çok bir şeylerden kaçar sanırım. Ve bazen yaşama tutunabilmek için küçük bir neden yeterlidir.