2 Eylül 2015 Çarşamba

Memleketimden İnsan Manzaraları – Nâzım Hikmet


 
Haydarpaşa garında
1941 baharında
            saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
                                    yorgunluk
                                               ve telaş.
Bir adam
           merdivenlerde duruyor
                    bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
                          -Galip Usta-
                                   tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
                                                          5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
                                             10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkânından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
                                               11 yaşında.
“Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar” diye düşündü
                                            15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına”
                                                diye düşündü
                                                    16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü.
                                                       20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?”
                              diye düşündü
                             21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                             22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                             23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                             24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                            50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
               “babamdan bir yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
                        kaptırmış kafasını
                               düşüncelerin en tuhafına:
“Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?”
                                                  diye düşünüyor.
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.

İşte bu dizelerle başlıyor Memleketimden İnsan Manzaraları. 1939’da hapishanedeyken yazmaya başlamış bu muhteşem eseri Nazım Hikmet. Malum nedenlerden, ancak 1960’ların ortalarında, Hikmet’in ölümünün ardından yayımlanabilmiş. Toplam beş bölümden ve binlerce mısradan oluşan eser Şair’in şiirinin de doruğu olarak kabul ediliyor. Ve gerek deneysel biçimi gerekse de gerçekçi içeriği ile Türk edebiyatında bir devrim olarak görülüyor. Defalarca, bıkmadan usanmadan, her seferinde aynı zevki alarak okunacak o büyük eserlerden biri kesinlikle.

Aşağıda yer alan bilgiler Vikipedi’den alıntıdır:
 
1)     Eserin birinci bölümü İstanbul’da, Haydarpaşa Garı’nda 1941 yılında başlar. 15.45’te Eskişehir’e hareket eden trenin 510 numaralı üçüncü mevki vagonunda, 18.38’de Ankara’ya ulaşılana kadar devam eder. Vagonun yolcuları sıradan köylü, asker, işçi ve tutsaklardır. Bazı yolcuların hayat hikâyeleri, dünya görüşleri ve düşündükleri ile bütün destanı takip eder. İkinci kitap başka bir trenin yine Haydarpaşa garından hareket edecek olan yolcularını ele alır. Bu sefer yolcular siyasetçi, diplomat, tüccar, fabrika sahipleridir. Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan bazı bölümler esere alınmıştır. Üçüncü kitap hapishane ve hastanede geçer. Dördüncü kitap Sovyetler Birliği ve Fransa’da faşizme karşı direnenlere değinir. Tamamlanmamış beşinci kitapta, Türk toplumunda savaşın yansımaları, çekilen zorluklar ve katı yaşam koşulları aktarılır.

2)     Şair 1939’da üzerinde çalışmaya başladığında eserin adı “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” idi. Şair, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısını öğrendiğinde yirmi birinci yüzyıl tarihini yazmayı düşündü. Memleketimden İnsan Manzaraları, bu düşüncenin bir ürünü olarak ortaya çıktı. “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’’, 1941’de Bursa Hapishanesi’nde iken yazmaya başladığı Memleketimden İnsan Manzaraları’na bir bölüm olarak girdi.

3)     Şair 1950'de hapisten çıktığında eserin altmış altı bin satır yazılmış olduğunu ifade eder. Ertesi sene ülkeden ayrılırken destanın bazı bölümlerini arkadaşları arasında dağıtır. Bazıları, yakalanma tedirginliği ile ellerindeki bölümleri yakıp yok etmiştir. 1965’te eseri Türkiye'de yayımlandığında elde 17.000 mısra kalmıştır.