31 Ocak 2016 Pazar

Katalin Sokağı – Magda Szabó


Katalin Sokağı (Katalin utca), 1917 doğumlu Macar yazar Magda Szabó’nun Türkçe’ye çevrilmiş en güzel romanlarından biri… Tıpkı Kapı ve Yavru Ceylan’da olduğu gibi burada da dantel gibi işlenmiş bir hikâye ve karakterler var. Roman, Budapeşte’de, Katalin Sokağı’nda, komşu evlerde yaşayan üç ailenin yaşamının İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla nasıl altüst olduğunu anlatıyor. Ancak romanı bununla sınırlamak yazara da romana da haksızlık olur. Katalin Sokağı bir simge roman boyunca… Mutlu geçen çocukluk dönemine ait kayıp bir cennet…
Çocukluk dönemi bazıları için neden o kadar masalsıdır acaba? Ardından, zorluklarla geçen, hayallerin gerçeğe dönüşmediği bir yaşam geldiği için olabilir mi? Roman kahramanlarımıza da öyle oluyor galiba. Yaşlılık hepsini birer birer ele geçirirken,  çocukluk anıları bütün canlılığıyla peşlerinden geliyor. Hep o kayıp, bir daha geri gelmesi mümkün olmayan zamanları arıyorlar. Katalin Sokağı aynı zamanda bir aşk romanı… Tertemiz başlayan ancak zamana ve koşullara yenilerek tüm saflığını yitiren bir aşkın romanı… Tüm dünya yangın yerine dönmüşken, aşk yaşamı anlamlı kılmaya yeter mi? Sorular, sorular…
Magda Szabó, Macar tarihi açısından büyük önem taşıyan bir dönemi, 1930-1970 arasını romanına arka plan yapmış. Roman boyunca, bu dönemde yaşanan olaylardan doğrudan bir biçimde neredeyse hiç bahsetmiyor. Gerek var mı? Savaşı ve sonrasında yaşananları roman kahramanlarının yaşamları üzerine öylesine büyük bir başarıyla yansıtıyor ki, bir kez daha, Magda Szabó’nun müthiş bir yazar olduğuna hükmediyorsunuz.
 

19 Ocak 2016 Salı

Otel Francfort – David Leavitt


Amerikalı yazar David Leavitt tarafından 2013 yılında yayımlanmış olan Otel Francfort (The Two Hotel Francforts) Lizbon’da geçen çok iddialı olmayan bir kitap. Sene 1940… İkinci Dünya Savaşı başlayalı fazla olmamış. Salazar’ın yönetimindeki Portekiz henüz tarafsızlığını korumakta ancak ne zaman ne olacağı hiç belli değil. Yaşamını tehdit altında hisseden herkes bir şekilde Avrupa’dan kaçma derdinde. Bu koşullarda Lizbon limanı binlerce göçmen için hem güvenli bölge hem de bir çıkış kapısı.
Uzun yıllardır Paris’te yaşamakta olan Amerikalı Winters çifti de Lizbon’da kendilerini ülkelerine götürecek olan gemiyi beklemekteler. Bazen basit bir karşılaşma yaşamımızın tüm akışını değiştiriverir. Winters çifti için de aynen öyle oluyor işte. Avare avare gemilerinin geleceği günü beklerken bir kafede kendileri gibi Amerikalı bir karı koca ile tanışıyorlar. Ve bu tanışma dördünün de yaşamını etkileyecek bir ilişkiyi beraberinde getiriyor.
Kitap, okuyucuyu yaşam, evlilik, cinsellik ve kimlik gibi olgular üzerine bir biçimde düşündürtmeyi başarıyor, bu doğru… Ancak benim açımdan en ilginç yanı, savaşın sıradan bireysel yaşamlar üzerine yarattığı etkiyi hissettirmeyi başarması oldu. Evet, büyük trajediler, büyük yıkımlar ve acılar yok bu kitapta. Hatta gayet keyfi yerinde bir Lizbon var. Ama yine de gerek ana karakterler gerekse de az sayıdaki yan karakter aracılığıyla, kimsenin, en keyfi yerinde olanın bile, uğursuz bir savaşın etkilerinden kaçamayacağını gösteriyor okuyucuya.
Kitaba dair yetersiz bulduğum nokta ise, Lizbon’u hissedememek oldu. Bazen bir yazar hiç bilmediğiniz bir şehri öyle başarılı bir biçimde fon yapar ki kitabına, siz deli gibi o şehri görmek, bilmek istersiniz. Maalesef, David Leavitt bunu yapmaya çalışmışsa da çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Şehre dair tüm semboller bir merak uyandırmaktan çok uzak bir biçimde, hatta yer yer akışı zedeleyecek biçimde serpiştirilmiş romana. 
 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Sessiz Ev - Orhan Pamuk


1983 yılında yayımlanmış olan Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un ikinci romanı. İlki Orhan Kemal Roman Ödülü’nü almış olan Cevdet Bey ve Oğulları… Orhan Pamuk edebiyatına Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı gibi romanlarla giriş yapmış ve yazara pek de ısınamamışsanız, kesinlikle önce Sessiz Ev’i, ardından da Cevdet Bey ve Oğulları’nı okumanızı öneririm. Gerek dil kullanımı, gerekse anlatımıyla farklı bir Orhan Pamuk keşfedeceğinizden emin olabilirsiniz. Daha mesafesiz, daha samimi ve daha az karmaşık…
Gelelim romana… Roman, İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasında geçiyor. 1980’li yılların başı… Fonda sağ-sol çatışmaları… Hikâye, biri lise, diğeri üniversite öğrencisi, en büyükleri de tarihçi üç kardeşin doksanlık babaannelerine yapmış oldukları ziyaret etrafında şekilleniyor. Yaşamının yetmiş yılını, siyasete meraklı doktor kocasının Osmanlı’nın son dönemlerinde sürgün olarak gönderildiği bu küçük kasabada geçirmiş olan yaşlı kadın, huysuz, kötücül ve günah düşüncesiyle kafayı bozmuş takıntılı biri. Evde cüce bir uşakla yaşamakta ki, geriye dönüşler sırasında cüce uşağın aslında üvey oğlu olduğunu öğreniyoruz. Merhumun evdeki hizmetçiden olma iki çocuğundan biri. Roman beş kişinin ağzından, birinci tekil şahısta, yer yer bilinç akışı tekniği ile yazılmış. Bu anlamda, klasik bir romandan söz etmek olası değil. Yazar, geçmişi ve şimdiyi, sırayla, yaşlı kadın, cüce uşak Recep, zengin olma hayalleri kuran liseli torun, hayalperest ve içkici tarih doçenti torun ile Recep’in yeğeni Hasan’ın ağzından anlatmakta… Yaşlı kadının doksan yıllık anıları ile o kısa ziyarette yaşananlar iç içe geçmiş durumda.
Neyi temsil etmekte tüm bu karakterler? Geriye dönüşler sayesinde tanıma fırsatı bulduğumuz dede romanın belki de en ilginç karakteri… Doğu’nun geri kalmışlığından dini sorumlu tutan, eşitlikçi, insancıl ve bir o kadar da hayalperest bu adam, sürgündeki tüm yaşamını ve ailenin kaynaklarını büyük bir ansiklopedi yazma hayali uğruna harcıyor. Karısı ile arasında kapanması mümkün olmayan uçurumlar var. Romanın bir diğer ilginç kişisi cüce uşak… Anılara dönüşler sırasında onun hikâyesini de öğrenme fırsatı buluyoruz. Romandaki tüm karakterlerin kendilerine has düşünceleri, hayalleri ve takıntıları var.  Ortanca torun Nilgün hariç, romandaki tüm ana karakterlerin iç sesine tanıklık etmekteyiz. Yazar, romanın kendisiyle barışık neredeyse tek karakteri olan Nilgün’ü neden diğerlerinden ayırmış? Romanın oldukça sert, vurucu bir finali var. Finalin bunda bir etkisi olabilir mi?
Sessiz Ev, insan doğasına, iyilik ve kötülüğe, yalnızlığa, bitmek bilmeyen Doğu-Batı çatışmasına, hayallere ve aile ilişkilerine dair çok şey söyleyen güzel bir roman. Tüm sadeliği ve samimiyeti içinde, okuduğum en etkileyici Orhan Pamuk kitabı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.