13 Mart 2016 Pazar

Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk

İtiraf etmeliyim ki, Orhan Pamuk’un son romanı Kırmızı Saçlı Kadın ne duygusal ne de düşünsel anlamda ilgimi çekti. Özellikle de kısa süre önce okuduğum yazarın ikinci romanı Sessiz Ev gibi usta işi bir romandan sonra…. Roman oldukça vaatkâr bir biçimde başlayıp tanıdık, bildik bir Yeşilçam melodramı gibi sona eriyor. Fonda 80’lerden bugünlere yakın zaman Türkiye’si ve İstanbul’u, baba-oğul ilişkileri üzerine pek de yeni olmayan bir hikâye anlatıyor Orhan Pamuk. Efsanelere düşkün bir kuyucu ustasıyla “okullu” çırağı arasındaki ilgi çekici ilişki tam okuyucuda beklentiyi yükseltmişken, birdenbire olaylar büyüsünü yitiriyor ve hikâye şaşırtıcı bir biçimde sıradanlığa teslim oluyor.

Sophokles’in Kral Oidipus’u ile Firdevsî’nin Şehnâme’sine bol miktarda atıfla, babanın oğlu ya da oğlun babayı öldürmesi konusunu romanının merkezine alıyor yazar. Bu arada, bir Batı tragedyası olan Kral Oidipus’tan yola çıkarak, oğlun babayı katlettiği düzenin aslında otoriteye baş kaldırma, birey olmayı başarabilme durumunu ifade ettiğini söylüyor. Diğer yandan, İranlı Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ının ise Doğu’da kabul gören, babanın oğlu katlettiği, yani oğlun babaya mutlak anlamda itaat ettiği düzeni temsil ettiğini vurguluyor. Bu çıkarım kitapta o kadar sık karşınıza çıkıyor ki, bu kadar çok tekrara gerçekten gerek var mı diye sormadan edemiyorsunuz. Ve keşke bu ilginç konu daha derinlikli bir hikâye ile işlenmiş olsaydı diye düşünüyorsunuz. Bkz. Dostoyevski’nin muhteşem ötesi romanı Karamazov Kardeşler
 
   

7 Mart 2016 Pazartesi

Senyora Berg – Soledad Puértolas



Çağdaş İspanyol Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biri olan Soledad Puértolas, iç dünyası zengin, duyarlı, hayatı yaşamaktan çok düşünmeyi ve izlemeyi tercih eden roman karakterleri yaratmada çok başarılı. Senyora Berg’in (La señora Berg) Mario’su da o karakterlerden biri… Romanın hem anlatıcısı hem de başkahramanı olan Mario Madrid’te yaşayan, orta yaşlı bir erkek. Mimar ve iki çocuklu… Neredeyse tüm yaşamını düşünerek ve gözlem yaparak geçirmiş bir hayalperest… Karamsar bir hayalperest...
Geçmişine, anılarına dönmesiyle, genç Mario’nun arkadaşının annesi ve üst kat komşusu gizemli Senyora Berg’e aşık olduğunu öğreniyoruz. Platonik ve takıntılı bir aşk bu… Hassas bir erkeğin tüm yaşamına ve kadınlarla olan ilişkilerine etki edecek kadar da derin… Senyora Berg bir ideal… Asla ulaşılamayacak, gerçekleşemeyecek bir düş… Mario’nun gözünden bu güzel ve gizemli kadını tanımaya çalışıyoruz. Ancak yanıltmasın. Hikâye aslında Senyora Berg’in değil, Mario’nun hikâyesi… Mario’nun gözünden annesini, kız kardeşini, kendisini terk eden karısını ve kızlarını tanıyoruz. Bu arada, Senora Berg sahneye bir giriyor bir kayboluyor.
Romanı, bütün güzellikleri bir yana, sırf Mario’nun annesiyle olan ilişkilerini değerlendirdiği bölümler için bile okumaya değer. Mario ölmeyi bekleyen annesinin başucunda, aslında yapabilecekken, buna fırsatı varken, annesini hiç tanımaya çalışmamış olduğunu pişmanlıkla fark ediyor. Duygusu çok ağır bir bölüm bu. Yazar büyük bir başarıyla Mario ile empati kurmasını sağlıyor okuyucunun. Ve gizlice soruyor: Sizler en yakınlarınızı gerçekten ne kadar tanıyorsunuz?