25 Mayıs 2016 Çarşamba

Fotoğrafta Kadın da Vardı – Heinrich Böll


1972 yılında yayımlanmış olan Fotoğrafta Kadın da Vardı (Gruppenbild mit Dame) daha çok öykücülüğü ile bilinen Nobel Ödüllü Alman yazarı Böll’ün başyapıtı kabul ediliyor. Şu cümlelerle başlıyor kitap: “Olayın birinci bölümündeki dişi kahraman kırk sekiz yaşında bir kadın, Alman, 1,71 boyunda, 68,8 kg ağırlığında (ev giysileriyle), yani ideal kilonun 300-400 gram altında, koyu mavi ile siyah arasında değişen gözleri, hafif kırlaşmış, düz dökülen, başını miğfer gibi saran gür sarı saçları var. Kadının adı Leni Pfeiffer, kızlık adı Gruyten, çalışma süreci denilen o tuhaf süreç içinde, bazen ara vermiş olsa da otuz iki yıl geçirmiş; beş yıl eğitimsiz yardımcı eleman olarak babasının bürosunda, yirmi yedi yıl vasıfsız işçi olarak fidanlık işinde…”
Kitabın ilk cümlelerinden itibaren azar azar tanımaya başladığımız Leni adlı karakter üzerinden Alman toplumunun yaklaşık elli yıllık bir dönemini son derece eleştirel ve alaycı bir dille masaya yatırıyor Böll. 1920’li yılların başından 1970’e uzanan bir dönemi romanına arka plan yapıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan her anlamda yenik çıkmış 1920’lerin Almanya’sından, aralarında Türk işçilerin de bulunduğu yabancı işçilere ev sahipliği yapan Almanya’ya uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Tabii en çok da İkinci Dünya Savaşı yıllarında duruyor. İnsancıl bakış açısını ve üslubunu elden bırakmadan bir toplumun kötülüğe teslim oluşunu gözler önüne seriyor.
Böll çok ilginç bir teknik kullanmış romanında. Kitabın hemen başında 48 yaşında olduğunu söylediği Leni adlı karakterin tüm yaşamını onu bir biçimde tanımış ya da halen tanımakta olan kişilerin tanıklığı aracılığıyla öğreniyoruz. Yazar tüm bu tanıkları çoğu defa birden fazla olmak üzere ziyaret ediyor roman boyunca. Çoğu Leni’den yaşlı olan bu kişilerden Leni’nin dünü ve bugünü hakkında bilgi topluyor. Tıpkı bir bina inşa eder gibi – kimi zaman da bir yapboz yapar gibi – yavaş yavaş ve büyük bir titizlikle inşa ediyor kitabını. Bu sırada, fonda büyük günahlar işlenirken, bir toplumun kötülükle imtihanına tanıklık ediyoruz. Kendi çıkarlarını zerre kadar umursamayan, hatta çoğu zaman onların farkında bile olmayan, neredeyse meleksi Leni karakteri koca bir toplumun günahlarını affettirmeye yetmese de insana olan umudumuzu canlı tutmaya yetiyor.
 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Genç Bir Köy Hekimi – Mihail Bulgakov


Bu güzel kitabın son birkaç yıldır bu kadar popüler olmasında başrollerini Mad Men dizisinin efsane Don Draper’ı Jon Hamm ile Harry Potter’dan bildiğimiz Daniel Radcliffe’in paylaştığı BBC yapımı şu meşhur mini dizinin (A Young Doctor’s Notebook) ne kadar rolü var acaba? Öyle ya da böyle benim gibi kitabı henüz okumamış olanlarda büyük bir merak uyandırdığı kesin. Ayrıca eklemeden geçmeyelim, dizi bir hayli de başarılı. Edebiyat uyarlamalarında sinema ve dizi dünyasının çoğu zaman çuvalladığını düşünenlerdenseniz bir de bu diziyi görün derim. Gelelim Bulgakov’a ve kitabına…
20. yüzyıl Rus edebiyatı 19. yüzyıl Rus edebiyatı kadar muhteşem olmasa da, nihayetinde Bulgakov (1891-1940) gibi önemli isimleri çıkarmayı da başarmış. Köpek Kalbi, Genç Bir Köy Hekimi ve elbette ki Usta ile Margarita’nın Kiev doğumlu yazarı Sovyet rejiminden hayli çekmiş. Kitapları ancak Stalin’in ölümünün ardından yeniden basılabilmişler. Tıpkı Çehov gibi Bulgakov da tıp doktoru. Birinci Dünya Savaşı yıllarında okuldan mezun olur olmaz gönüllü olarak küçük bir köy hastanesinde çalışmaya başlamış. Ancak kısa sürede doktorluğu tamamıyla bırakarak kendini yazmaya adamış.

 
Genç Bir Köy Hekimi’nin ortaya çıkmasında yazarın taşrada genç ve tecrübesiz bir doktor olarak geçirdiği dönemin büyük önemi olsa gerek. Bir yandan, sürüp giden dünya savaşı, 1917 Devrimi ve onu takip eden iç savaş, diğer yandan taşra koşulları, yalnızlık, yoksulluk ve cehaletle belki de ilk karşılaşma… Tüm bunların düşünen ve hisseden genç bir insan üzerinde büyük bir etki yaratması kaçınılmaz. Nitekim, Genç Bir Köy Hekimi de A’dan Z’ye olmasa da otobiyografik unsurlar taşıyor gibi.
Kitap bir roman değil, bir öykü kitabı aslında. Ancak kitapta yer alan dört uzun öykü – Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri, Genç Bir Köy Hekiminin Hatıraları, Ben Öldürdüm ve Morfin – öylesine birbirinin devamı gibi ve birbiriyle ilintili ki, onların ayrı birer öykü değil, bir romanın bölümleri olduğunu düşünüyor insan. Kitabın tıp fakültesini dereceyle bitirmiş Moskovalı genç kahramanı kendini birdenbire taşrada, soğuğun, yalnızlığın ve adını o güne kadar sadece okulda ve kitaplarda duymuş olduğu bir dolu sağlık sorununun ortasında buluyor. Yazarın müthiş bir mizah duygusuyla anlattığı ilk iki öyküdeki neşeli ruh hali, üçüncü öyküyle birlikte yerini yavaş yavaş salt gerçekliğe ve umutsuzluğa bırakmakta. Kitap bittiğinde keşke daha uzun olsaydı diyor insan ve keşke finali daha umutlu olsaydı…