20 Ekim 2016 Perşembe

Yalnızlıklar – Hasan Ali Toptaş


Kimileri düşer yalnızlığa,
kimileri yükselir.

Düşenler için ufuk yoktur artık;
bütün renkler beyazdır,
sesler birdir
ve yarın belki’dir,
dün şüphelidir,
bugün nerededir?
Üstelik, sular kaskatıdır,
yönler düğümlenmiştir.
Ve aynadır her şey;
Tozludur anılarla,
kat kat kirdir.

Düşenler için yalnızlık,
durup dinlenmeden akan susuz bir nehirdir.

Yükselenlere eşsiz bir ülkedir yalnızlık;
orada içlerini kazarlar sürekli,
derialtı şehirlerine inerler
ve kendileriyle tanışırlar her gün,
her saat, her dakika, her an,
her canavar
ve her kuzu kendileriyle tanışırlar.
Sonra, kendileriyle
kendilerinde başlayan insanlığın arasına otururlar.
Önlerinde buruşuk örtüler vardır,
yorgun maskeler,
uyuyan özlemler,
tılsımlar sonra
ve masmavi küfleriyle şablonlar
-ki, hepsi düştükleri yalnızlıktan gelmiştir
yükseldikleri yalnızlığa.

Şaşırmışlardır,
şaşırırlar
ve elbette şaşıracağızdır.
Yalnızlık biraz da şaşırmaktır şaşamadıklarımıza.


7 Ekim 2016 Cuma

Doğu Avrupa’da Yolculuk – Gabriel García Márquez


Márquez henüz efsane romanlarının hiçbirini yazmadığı bir dönemde, 1950’li yıllarda, genç bir gazeteci olarak Sovyetler Birliği’ni de kapsayacak bir Doğu Avrupa yolculuğuna çıkar. Doğu Almanya’dan Çekoslovakya’ya, oradan Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği’ne uzanan bu yolculukta sosyalist düzenin sırlar perdesini aralamaya çalışır. Bu ülkelerdeki siyasal ve toplumsal gelişmelerin yansımalarının izlerini, insanların yüzlerinde, sohbetlerinde ve gündelik yaşantılarında sürer. Demir Perde ülkeleri ile dünyanın geri kalanının birbirleri açısından tam bir muamma olduğu bir dönemde yapılan bu yolculuktan ortaya, yazarın kendine özgü sevimli üslubuyla kaleme alınmış bir günce çıkar. Can Yayınları’ndan İnci Kut’un çevirisi ile bu yıl çıkan kitap, hem gezi notları sevenler hem de Márquez hayranları için güzel bir sürpriz oldu. Kitapta altını çizdiğim çok yer var. Kitaba ve yazarın anlatımına dair fikir vermesi için bazılarını aşağıya aldım.
İlk durak olan Doğu Almanya’yı son derece acıklı ve kasvetli buluyor yazar. Berlin’in doğusunu da batısını da gezip notlar alıyor. Sosyalist dünyaya dair gözlemlerini aktarmaya geçmeden önce, muazzam bir kapitalist propaganda unsuru olarak gördüğü Batı Berlin’den şu sözlerle bahsetmekte örneğin:
“… Bunun, Avrupa’nın en ilginç mimarlık deneyimi olduğu söyleniyor. Orası besbelli. Teknik açıdan bakıldığında, Batı Berlin bir şehir değil, bir laboratuar. Yönetim değneği Amerika Birleşik Devletleri’nin elinde. Bu yeniden yapılanmaya yatırılan dolarların miktarı hakkında elimde veri olmadığı gibi, bu yatırımların ne şekilde yapıldığı hakkında da bilgim yok. Ama sonuçlar gözler önünde. Ben, haddim olmayarak, buranın sahte bir şehir olduğunu düşünüyorum. Amerikalı turistler yazın burayı istila ediyorlar, sosyalist dünyaya merakla bakıyorlar ve Birleşik Devletler’den ithal edilip Berlin’de New York’takinden daha ucuza satılan malları satın almak için bu fırsattan yararlanıyorlar…”
Batı Berlin’in bittiği noktada sosyalist dünya başlıyor. Márquez Doğu Berlin’i hayli kederli bulduğunu söylüyor. İnsanlar mutsuz görünmekte ve şehir oldukça bakımsız durumda:
Doğu Berlin’in içine nüfuz edildikçe, bir sistem değişikliğinden fazlası olduğu anlaşılıyor. Brandenburg Kapısı’nın her iki yanında birbirine zıt iki ayrı zihniyet var. Doğu bölgesinde dokunulmadan kalmış az sayıdaki binada top ateşinin yıkıcı izleri hâlâ görülebiliyor. Bombardımanların açtığı gediklerin arkasında kalan, zevksiz ve orta karar kalitede malların satıldığı mağazalar berbat durumda. Üst katları yalnızca iskelet halinde kalmış delik deşik binaların boydan boya uzandığı sokaklar var. İnsanlar hâlâ alt katlarda tıkış tıkış yaşamayı sürdürüyorlar, ne banyo var ne de akan su, çamaşırlar tıpkı Napoli’nin ara sokaklarında olduğu gibi kurusun diye pencerelere asılmış. Geceleri Batı Berlin’i rengârenk kaplayan reklam ışıklarının yerine şehrin doğu tarafında yalnızca kızıl yıldız parlıyor.”
Çekoslavakya ise tam bir sürpriz olur. Sanki sosyalizm buraya hiç uğramamış gibidir. İnsanlar hallerinden memnun görünmekte, Prag ise Sovyet etkisinden neredeyse nasibini almamış izlenimi vermektedir:
“… Hayatından az ya da çok hoşnut olmayan hiçbir Çekle karşılaşmadım ben. Öğrenciler, yabancı edebiyata ve basına uygulanan gereksiz denetim ve yurtdışına seyahat etmekteki güçlükler karşısında hoşnutsuzluklarını zar zor gösteriyorlar.”
“Çek yöneticilerin Moskova’ya en sadık yöneticiler olduğunun söylenmesine rağmen, Sovyet etkisini belirlemek zor. Kızıl yıldız, lokomotiflerin ve kamu binalarının üzerinde duruyor ama iğreti görünmüyor. Biz ortalıkta tek bir Sovyet askeri görmedik. Mermerler ve Moskova’nın kremalı pastaları andıran o kahredici binaları Prag’ın mimari birliğini yok edememiş…”
Polonya’da ise yoksul ama mağrur bir halkla karşılaşıyor. İlginç olan, sosyalist düzene rağmen insanların dinle olan ilişkilerini bir biçimde sürdürüyor olmaları. Aynı anda hem komünist hem Katolik olduğunu söyleyen insanlarla karşılaşıyor Márquez:
“Genel görünüm derin bir yoksulluğu yansıtıyor. Doğu Almanya ve Macaristan’dakinden daha etkileyici bir yoksulluk. Ama Polonyalıların lehine olan bir olgu var: Sürüp giden yokluklara maruz kalmış, savaş yüzünden paramparça olmuş, şehri yeniden inşa etmenin getirdiği zorluklardan ve yöneticilerinin işledikleri hatalardan perişan olmuş bu insanlar, belli bir asalet içinde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Onarım görmüşler ama kırılıp dökülmemişler. Anlatılamayacak derecede yoksul bir halk ama en azından Doğu Almanya’da görülmeyen bir isyankârlık içinde göğüs geriyorlar bu yoksulluğa. Polonyalılar, o eski püskü giysileri ve yıpranmış ayakkabılarının içinde, insanda saygı uyandıran bir şekilde vakarlarını koruyorlar.”
İkinci Dünya Savaşı’nda taş üstünde taş kalmamış hale gelen Varşova’nın yeniden inşa edilmesi ise apayrı bir ulusal çaba gerektirmiş:
“İlk önce şehri kâğıt üzerinde yeniden inşa etmişler: planlarla, fotoğraflarla, tarihî belgelerle. Akademisyenlerden oluşan bir komisyon, yeni şehri eskisinin tıpatıp aynısı olması için, yeniden inşa edilen binaların gerçeğe uygunluğunu denetlemiş. Ortaçağ’dan kalma surları yeniden yapmak için, formülü yüzyıllar önce yok olmuş özel tipte tuğlalar üretmek zorunda kalmışlar.”   
Tarım Fuarı’na katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne geçen yazar orada büyüklük ve boyut algısını zorlayan bir Moskova’yla karşılaşıyor:
“Moskova – dünyanın bu en büyük köyü – insani ölçülerde yapılmamış. Yorucu, şaşırtıcı, ağaçsız bir yer. Ukrayna köylerindeki aynı minik evlerin müthiş boyutlarda büyütülmüş şekli...”
“… Sınıfların ortadan kalkması hayret verici bir şey. Herkes eşit, herkes aynı düzeyde, herkes kötü dikilmiş eski püskü giysiler içinde, ayaklarında kalitesiz ayakkabılar var. Hiç acele etmiyorlar, telaş yok, sanki yaşamak için her şeyi ağırdan alıp tüm vakitlerini kullanıyorlar. Burada da köylerdeki aynı saf, iyi kalpli ve sağlıklı kalabalık kitleler var ama devasa boyutlarda…”
“Böyle bir ülkede oda tiyatrosu oynanması olacak şey değil. Ulusal Opera, Prens İgor operasını Bolşoy Tiyatrosu’nda bir hafta boyunca günde üç seans oynadı ve her birinde birbirinden farklı 600 aktör rol aldı. Hiçbir Sovyet aktörü günde bir kereden fazla sahneye çıkamazmış. Bir sahnede eser tam kadro oynanıyor, ayrıca yarım düzine de kanlı canlı at sahneye çıkıyor. Dört saat süren devasa boyutlardaki bu gösteri, Sovyetler Birliği’nin dışına çıkamaz. Yalnızca dekorları taşımak için bile 60 tren vagonu gerekiyormuş.”
Diğer yandan, fuarın yabancı ziyaretçilerin gözünü boyamak için hazırlanmış cafcaflı, neredeyse kusursuz havasından biraz uzaklaşmayı başardığında, şaşkın ve kararsız bir ülkeyle karşılaşıyor. Halkın son derece sade, iyi kalpli ve içten olduğunu söylüyor ancak dünyayı hiç tanımadıklarını ve ABD’ye karşı korkunç bir aşağılık kompleksine sahip olduklarını da sözlerine ekliyor:
“Haritalar üzerinde çok seyahat eden ve dünya coğrafyasını ezbere bilen Sovyet halkı, gazetelerdeki güncel haberlerden inanılmaz derecede habersiz… Nasıl ki radyoların tek bir düğmesi var, devletin malı olan gazeteler de tek bir dalga üzerinden yayın yapıyor: o da Pravda. Marilyn Monroe’nun kim olduğunu bilen tek bir Sovyet insanına rastlamadım…”
Lenin neredeyse kutsal bir konumda ancak Stalin için aynı şey söylenemez:
“Franz Kafka’nın kitapları Sovyetler Birliği’nde bulunmuyor. Onun, zararlı bir metafiziğin havarisi olduğunu söylüyorlar. Yine de Kafka’nın Stalin’i anlatan en iyi yazar olması mümkün… Moskova’da konuştuğumuz insanlardan hiçbiri onu gördüğünü hatırlamıyor. Kremlin’in balkonunda yılda iki kez görünmesine tanık olanlar, yüksek Sovyet yöneticileri, diplomatlar ve silahlı kuvvetlerden elit birkaç birlikmiş. Bu gösteri sırasında halk Kızıl Meydan’a giremezmiş. Stalin bir tek Kırım’da tatile gitmek için çıkarmış Kremlin’den dışarı… Dinyeper barajlarının inşasına katılmış bir mühendisin anlattığına göre – Stalin iktidarının doruğundayken – öyle bir an gelmiş ki, varlığından kuşku duymaya başlamışlar.”
“… Öldüğünden beri de sistemi çözmeye çalışmaktan başka bir şey yapılmamış. İnşaatları, siyaseti, kamu idaresini, özel ahlakı, sanatı, dil çalışmalarını, bürosundan dışarı adım atmadan, bizzat kendisi denetlemiş… Stalin sisteminin ne olduğunu Moskova’da bana anlattıkları akşam, Kafka’nın eserinde daha önce yazılmamış hiçbir ayrıntıyla karşılaşmadım...”
Kitap, yazarın Macaristan’a dair gözlem ve düşünceleriyle son buluyor. Gezi, 1956 Macar Devrimi’nin hemen ertesi yılına denk geldiğinden, topluma müthiş bir güvensizlik ve paranoya halinin hâkim olduğunu söylüyor. Özellikle de yabancılara karşı… :
“Dünyayı sarsan o olaylardan neredeyse bir yıl sonra, Budapeşte hâlâ oturmamış bir şehirdi. Tramvay yayları yerlerine konmamıştı, ayrıca trafiğe hâlâ kapalı olan geniş alanlar gördüm. Kılıksız, hüzünlü, dalgın kalabalıklar, temel ihtiyaç maddelerini satın alabilmek için ucu görünmeyen kuyruklara giriyorlardı. Tahrip edilen ve yağmalanan dükkânlar henüz inşa aşamasındaydı… Şehir merkezindeki pek az binanın cepheleri hasar görmemiş durumdaydı. Budapeşte halkının binaların içine sığındığını, dört gün ve dört gece boyunca Rus tanklarına karşı mücadele verdiğini sonradan öğrendim.”