18 Temmuz 2017 Salı

Kavgam - Karl Ove Knausgaard


Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın çoktan bir fenomene dönüşen Kavgam (Min Kamp) adlı 6 ciltlik otobiyografisinin ilk kitabı… Duymayan yoktur sanırım. Üç bin küsur sayfalık kitap tüm dünyada çok satanlar listelerini altüst etti. Bizde MonoKL Yayınları ilk dört cildini yayımladı. Kalan iki cilt de muhtemelen yakında çıkar. Kitap hakkında övücü söz etmeyen yok gibi epeydir. Yorumların çoğu da kitabın adeta bağımlılık yarattığı yönünde. Sadece ilk cildini okumuş biri olarak söyleyeyim, bendeki etkisi bu olmadı. İlerleyen ciltlerde durum değişir belki.
Yazar ilk cildi ağırlıklı olarak çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ayırmış. Aile, okul-arkadaş ilişkileri, vasatlıktan sıyrılıp birine, bir şeye dönüşme çabası… Babasıyla arasındaki sıkıntılı ilişki ve ölüm teması özel bir yere sahip. Nitekim ilk cildin neredeyse yarısı babanın kaybı ve sonraki birkaç günde yaşananlara, hissedilenlere ayrılmış. Ki adeta parlıyor buralarda yazar. Zaman akıp gider. Yakınlarımız yaşlanır, birer birer ölür, onlara ait mekânlar, eşyalar da zamana yenik düşer. Geriye kalan hüzündür. Yazar o hüznü derinden hissediyor ve hissettiriyor. Aslında hepimiz bir biçimde zamana yeniliriz ama kavga öyle ya da böyle sürüp gider. Yazar anıların ayrıntılarında kaybolmadığında felsefe ile haşır neşir oluyor. Bazen de zamanda hızlı bir sıçramayla bugününden bahsetmeye başlıyor. Bu geçişler olağan ve hayli yumuşak. Okuyucuyu rahatsız etmiyor.
Son yıllarda Kuzey Edebiyatı çok ilgi görmeye başladı. İsveç polisiyelerinden sonra, Karl Ove Knausgaard dünyası hayli tuttu. Zorlu ilişkiler, bolca yalnızlık, iç gözlem, huzursuz bir iç ses ve akıp giden yaşama dair her şey, bazen fazlasıyla detaylı bir biçimde. Biçim önemlidir diyor bir yerde yazar. Sağlam bir hikâye biçimden yoksunsa harcanıp gider. Bazen anlatacak çok sağlam bir hikâye de olmasa oluyor galiba. Biçim ve anlatım durumu kurtarıyor. Ama tek şartla. Ruh varsa… Knausgaard’da o ruh fazlasıyla var ve anlatım da bence samimi. Kitap bu haliyle iddia edildiği gibi bağımlılık yapmasa da kendini okutmayı başarıyor. Kimi yorumcular, değerinin gelecekte daha iyi anlaşılacağını söylüyor. Bunu zaman gösterecek. Tüketim çağında edebiyat da dönüşüyor galiba. Artık yeni bir Dostoyevski ya da çok uzağa gitmeye gerek yok Márquez beklemek hata mı yoksa? Eski gelenekten Kazuo Ishiguro gibi yazarlarla edebiyatın “yeni tanrıları” Knausgaard gibi isimler yan yana olacak belki de, kim bilir.

16 Mart 2017 Perşembe

Diriliş - Lev Tolstoy

 
1899 yılında yayımlanmış olan Tolstoy’un son romanı Diriliş, Anna Karenina ile Savaş ve Barış’ın ardından yazarın üçüncü büyük romanı kabul ediliyor. Yayımlandığı dönemde, gördüğü ilgi açısından bahsi geçen iki dev eseri geride bırakmış olduğu söylense de, bugün bir parça onların gölgesinde kalmış durumda. Eleştirmenlere bakılırsa, Diriliş, Tolstoy’un alametifarikası olan detaylı betimlemelere sahip olmamasıyla onlardan ayrılıyor. Bu defa Tolstoy daha çok içeriğe ağırlık vermiş durumda.  19. yüzyıl Rusya’sının adalet mekanizmasına, kendisinin de bir parçası olduğu soylu sınıfa, toprak sistemine ve kiliseye yöneltmiş eleştiri oklarını. Öyle ki, kitap yayımlandıktan sonra kilise tarafından aforoz ediliyor. Hem de ne için? Kilise’nin İsa’nın yolundan sapıp gösterişe kapıldığını söylediği için! Bu dönem, Tolstoy’un yaşamında da ilginç şeyler oluyor. Topraklarını köylülere dağıttığı, onlar gibi giyinip, onlar gibi yaşadığı son yılları. Bu açıdan bakıldığında, kitap, yazarın yaşadığı dönüşümün ürünü gibi duruyor. Ki aslında bu dönüşüm o kadar da yeni olmasa gerek. Muhteşem bir öykü olan 1895 tarihli Efendi ile Uşağı fazlasıyla Diriliş ruhu taşımıyor mu sizce de?

Bana kalırsa kitabın bir diğer özelliği de Tolstoy’un ciddi ciddi Dostoyevski krallığına girmesi... Suç, ceza, merhamet, vicdan, Sibirya, hapishaneler, sürgünler, kürek cezaları, ezilen zavallı küçük insanlar ve tüm bunların biraradalığında sanki Ölü Evinden Hatıralar ve Suç ve Ceza’yı anımsatan bir şeyler var. Bir çeşit ruhdaşlık… Ama ciddi bir farkla… Tolstoy’un dünyası ve karakterleri her zaman olduğu gibi burada da oldukça normal ve sağlıklı. Dostoyevski’ye özgü marazi hallere ve tiplere Tolstoy dünyasında yer yok.
Bu kez, Tolstoy romanlarının olmazsa olmazı büyük aşklara, malikânelere, görkemli balolara, Fransızca diyalogların eksik olmadığı sohbetlere de yer yok. Bunların yerini mahkeme salonları, hücreler, hapishaneler ve mahkûmlar almış. Sefalet, adaletsizlik ve acı var bolca. Diriliş, mensubu olduğu sınıfın ikiyüzlülüğünün ayırdına varan bir ruhun uyanışının, gerçeğe ve iyiye yönelişinin hikâyesi… Bir vicdan ve merhamet sorunu bu haliyle… Prens Nehludov’un şahsında, bir yandan soyluların elinde oyuncağa dönmüş din ve adalet sistemini sorgularken, bir yandan da “Başkalarına yardım etmek yaşamı daha anlamlı kılmaya yeter mi?” sorusunu soruyor.