20 Ekim 2016 Perşembe

Yalnızlıklar – Hasan Ali Toptaş


Kimileri düşer yalnızlığa,
kimileri yükselir.

Düşenler için ufuk yoktur artık;
bütün renkler beyazdır,
sesler birdir
ve yarın belki’dir,
dün şüphelidir,
bugün nerededir?
Üstelik, sular kaskatıdır,
yönler düğümlenmiştir.
Ve aynadır her şey;
Tozludur anılarla,
kat kat kirdir.

Düşenler için yalnızlık,
durup dinlenmeden akan susuz bir nehirdir.

Yükselenlere eşsiz bir ülkedir yalnızlık;
orada içlerini kazarlar sürekli,
derialtı şehirlerine inerler
ve kendileriyle tanışırlar her gün,
her saat, her dakika, her an,
her canavar
ve her kuzu kendileriyle tanışırlar.
Sonra, kendileriyle
kendilerinde başlayan insanlığın arasına otururlar.
Önlerinde buruşuk örtüler vardır,
yorgun maskeler,
uyuyan özlemler,
tılsımlar sonra
ve masmavi küfleriyle şablonlar
-ki, hepsi düştükleri yalnızlıktan gelmiştir
yükseldikleri yalnızlığa.

Şaşırmışlardır,
şaşırırlar
ve elbette şaşıracağızdır.
Yalnızlık biraz da şaşırmaktır şaşamadıklarımıza.


7 Ekim 2016 Cuma

Doğu Avrupa’da Yolculuk – Gabriel García Márquez


Márquez henüz efsane romanlarının hiçbirini yazmadığı bir dönemde, 1950’li yıllarda, genç bir gazeteci olarak Sovyetler Birliği’ni de kapsayacak bir Doğu Avrupa yolculuğuna çıkar. Doğu Almanya’dan Çekoslovakya’ya, oradan Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği’ne uzanan bu yolculukta sosyalist düzenin sırlar perdesini aralamaya çalışır. Bu ülkelerdeki siyasal ve toplumsal gelişmelerin yansımalarının izlerini, insanların yüzlerinde, sohbetlerinde ve gündelik yaşantılarında sürer. Demir Perde ülkeleri ile dünyanın geri kalanının birbirleri açısından tam bir muamma olduğu bir dönemde yapılan bu yolculuktan ortaya, yazarın kendine özgü sevimli üslubuyla kaleme alınmış bir günce çıkar. Can Yayınları’ndan İnci Kut’un çevirisi ile bu yıl çıkan kitap, hem gezi notları sevenler hem de Márquez hayranları için güzel bir sürpriz oldu. Kitapta altını çizdiğim çok yer var. Kitaba ve yazarın anlatımına dair fikir vermesi için bazılarını aşağıya aldım.
İlk durak olan Doğu Almanya’yı son derece acıklı ve kasvetli buluyor yazar. Berlin’in doğusunu da batısını da gezip notlar alıyor. Sosyalist dünyaya dair gözlemlerini aktarmaya geçmeden önce, muazzam bir kapitalist propaganda unsuru olarak gördüğü Batı Berlin’den şu sözlerle bahsetmekte örneğin:
“… Bunun, Avrupa’nın en ilginç mimarlık deneyimi olduğu söyleniyor. Orası besbelli. Teknik açıdan bakıldığında, Batı Berlin bir şehir değil, bir laboratuar. Yönetim değneği Amerika Birleşik Devletleri’nin elinde. Bu yeniden yapılanmaya yatırılan dolarların miktarı hakkında elimde veri olmadığı gibi, bu yatırımların ne şekilde yapıldığı hakkında da bilgim yok. Ama sonuçlar gözler önünde. Ben, haddim olmayarak, buranın sahte bir şehir olduğunu düşünüyorum. Amerikalı turistler yazın burayı istila ediyorlar, sosyalist dünyaya merakla bakıyorlar ve Birleşik Devletler’den ithal edilip Berlin’de New York’takinden daha ucuza satılan malları satın almak için bu fırsattan yararlanıyorlar…”
Batı Berlin’in bittiği noktada sosyalist dünya başlıyor. Márquez Doğu Berlin’i hayli kederli bulduğunu söylüyor. İnsanlar mutsuz görünmekte ve şehir oldukça bakımsız durumda:
Doğu Berlin’in içine nüfuz edildikçe, bir sistem değişikliğinden fazlası olduğu anlaşılıyor. Brandenburg Kapısı’nın her iki yanında birbirine zıt iki ayrı zihniyet var. Doğu bölgesinde dokunulmadan kalmış az sayıdaki binada top ateşinin yıkıcı izleri hâlâ görülebiliyor. Bombardımanların açtığı gediklerin arkasında kalan, zevksiz ve orta karar kalitede malların satıldığı mağazalar berbat durumda. Üst katları yalnızca iskelet halinde kalmış delik deşik binaların boydan boya uzandığı sokaklar var. İnsanlar hâlâ alt katlarda tıkış tıkış yaşamayı sürdürüyorlar, ne banyo var ne de akan su, çamaşırlar tıpkı Napoli’nin ara sokaklarında olduğu gibi kurusun diye pencerelere asılmış. Geceleri Batı Berlin’i rengârenk kaplayan reklam ışıklarının yerine şehrin doğu tarafında yalnızca kızıl yıldız parlıyor.”
Çekoslavakya ise tam bir sürpriz olur. Sanki sosyalizm buraya hiç uğramamış gibidir. İnsanlar hallerinden memnun görünmekte, Prag ise Sovyet etkisinden neredeyse nasibini almamış izlenimi vermektedir:
“… Hayatından az ya da çok hoşnut olmayan hiçbir Çekle karşılaşmadım ben. Öğrenciler, yabancı edebiyata ve basına uygulanan gereksiz denetim ve yurtdışına seyahat etmekteki güçlükler karşısında hoşnutsuzluklarını zar zor gösteriyorlar.”
“Çek yöneticilerin Moskova’ya en sadık yöneticiler olduğunun söylenmesine rağmen, Sovyet etkisini belirlemek zor. Kızıl yıldız, lokomotiflerin ve kamu binalarının üzerinde duruyor ama iğreti görünmüyor. Biz ortalıkta tek bir Sovyet askeri görmedik. Mermerler ve Moskova’nın kremalı pastaları andıran o kahredici binaları Prag’ın mimari birliğini yok edememiş…”
Polonya’da ise yoksul ama mağrur bir halkla karşılaşıyor. İlginç olan, sosyalist düzene rağmen insanların dinle olan ilişkilerini bir biçimde sürdürüyor olmaları. Aynı anda hem komünist hem Katolik olduğunu söyleyen insanlarla karşılaşıyor Márquez:
“Genel görünüm derin bir yoksulluğu yansıtıyor. Doğu Almanya ve Macaristan’dakinden daha etkileyici bir yoksulluk. Ama Polonyalıların lehine olan bir olgu var: Sürüp giden yokluklara maruz kalmış, savaş yüzünden paramparça olmuş, şehri yeniden inşa etmenin getirdiği zorluklardan ve yöneticilerinin işledikleri hatalardan perişan olmuş bu insanlar, belli bir asalet içinde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Onarım görmüşler ama kırılıp dökülmemişler. Anlatılamayacak derecede yoksul bir halk ama en azından Doğu Almanya’da görülmeyen bir isyankârlık içinde göğüs geriyorlar bu yoksulluğa. Polonyalılar, o eski püskü giysileri ve yıpranmış ayakkabılarının içinde, insanda saygı uyandıran bir şekilde vakarlarını koruyorlar.”
İkinci Dünya Savaşı’nda taş üstünde taş kalmamış hale gelen Varşova’nın yeniden inşa edilmesi ise apayrı bir ulusal çaba gerektirmiş:
“İlk önce şehri kâğıt üzerinde yeniden inşa etmişler: planlarla, fotoğraflarla, tarihî belgelerle. Akademisyenlerden oluşan bir komisyon, yeni şehri eskisinin tıpatıp aynısı olması için, yeniden inşa edilen binaların gerçeğe uygunluğunu denetlemiş. Ortaçağ’dan kalma surları yeniden yapmak için, formülü yüzyıllar önce yok olmuş özel tipte tuğlalar üretmek zorunda kalmışlar.”   
Tarım Fuarı’na katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne geçen yazar orada büyüklük ve boyut algısını zorlayan bir Moskova’yla karşılaşıyor:
“Moskova – dünyanın bu en büyük köyü – insani ölçülerde yapılmamış. Yorucu, şaşırtıcı, ağaçsız bir yer. Ukrayna köylerindeki aynı minik evlerin müthiş boyutlarda büyütülmüş şekli...”
“… Sınıfların ortadan kalkması hayret verici bir şey. Herkes eşit, herkes aynı düzeyde, herkes kötü dikilmiş eski püskü giysiler içinde, ayaklarında kalitesiz ayakkabılar var. Hiç acele etmiyorlar, telaş yok, sanki yaşamak için her şeyi ağırdan alıp tüm vakitlerini kullanıyorlar. Burada da köylerdeki aynı saf, iyi kalpli ve sağlıklı kalabalık kitleler var ama devasa boyutlarda…”
“Böyle bir ülkede oda tiyatrosu oynanması olacak şey değil. Ulusal Opera, Prens İgor operasını Bolşoy Tiyatrosu’nda bir hafta boyunca günde üç seans oynadı ve her birinde birbirinden farklı 600 aktör rol aldı. Hiçbir Sovyet aktörü günde bir kereden fazla sahneye çıkamazmış. Bir sahnede eser tam kadro oynanıyor, ayrıca yarım düzine de kanlı canlı at sahneye çıkıyor. Dört saat süren devasa boyutlardaki bu gösteri, Sovyetler Birliği’nin dışına çıkamaz. Yalnızca dekorları taşımak için bile 60 tren vagonu gerekiyormuş.”
Diğer yandan, fuarın yabancı ziyaretçilerin gözünü boyamak için hazırlanmış cafcaflı, neredeyse kusursuz havasından biraz uzaklaşmayı başardığında, şaşkın ve kararsız bir ülkeyle karşılaşıyor. Halkın son derece sade, iyi kalpli ve içten olduğunu söylüyor ancak dünyayı hiç tanımadıklarını ve ABD’ye karşı korkunç bir aşağılık kompleksine sahip olduklarını da sözlerine ekliyor:
“Haritalar üzerinde çok seyahat eden ve dünya coğrafyasını ezbere bilen Sovyet halkı, gazetelerdeki güncel haberlerden inanılmaz derecede habersiz… Nasıl ki radyoların tek bir düğmesi var, devletin malı olan gazeteler de tek bir dalga üzerinden yayın yapıyor: o da Pravda. Marilyn Monroe’nun kim olduğunu bilen tek bir Sovyet insanına rastlamadım…”
Lenin neredeyse kutsal bir konumda ancak Stalin için aynı şey söylenemez:
“Franz Kafka’nın kitapları Sovyetler Birliği’nde bulunmuyor. Onun, zararlı bir metafiziğin havarisi olduğunu söylüyorlar. Yine de Kafka’nın Stalin’i anlatan en iyi yazar olması mümkün… Moskova’da konuştuğumuz insanlardan hiçbiri onu gördüğünü hatırlamıyor. Kremlin’in balkonunda yılda iki kez görünmesine tanık olanlar, yüksek Sovyet yöneticileri, diplomatlar ve silahlı kuvvetlerden elit birkaç birlikmiş. Bu gösteri sırasında halk Kızıl Meydan’a giremezmiş. Stalin bir tek Kırım’da tatile gitmek için çıkarmış Kremlin’den dışarı… Dinyeper barajlarının inşasına katılmış bir mühendisin anlattığına göre – Stalin iktidarının doruğundayken – öyle bir an gelmiş ki, varlığından kuşku duymaya başlamışlar.”
“… Öldüğünden beri de sistemi çözmeye çalışmaktan başka bir şey yapılmamış. İnşaatları, siyaseti, kamu idaresini, özel ahlakı, sanatı, dil çalışmalarını, bürosundan dışarı adım atmadan, bizzat kendisi denetlemiş… Stalin sisteminin ne olduğunu Moskova’da bana anlattıkları akşam, Kafka’nın eserinde daha önce yazılmamış hiçbir ayrıntıyla karşılaşmadım...”
Kitap, yazarın Macaristan’a dair gözlem ve düşünceleriyle son buluyor. Gezi, 1956 Macar Devrimi’nin hemen ertesi yılına denk geldiğinden, topluma müthiş bir güvensizlik ve paranoya halinin hâkim olduğunu söylüyor. Özellikle de yabancılara karşı… :
“Dünyayı sarsan o olaylardan neredeyse bir yıl sonra, Budapeşte hâlâ oturmamış bir şehirdi. Tramvay yayları yerlerine konmamıştı, ayrıca trafiğe hâlâ kapalı olan geniş alanlar gördüm. Kılıksız, hüzünlü, dalgın kalabalıklar, temel ihtiyaç maddelerini satın alabilmek için ucu görünmeyen kuyruklara giriyorlardı. Tahrip edilen ve yağmalanan dükkânlar henüz inşa aşamasındaydı… Şehir merkezindeki pek az binanın cepheleri hasar görmemiş durumdaydı. Budapeşte halkının binaların içine sığındığını, dört gün ve dört gece boyunca Rus tanklarına karşı mücadele verdiğini sonradan öğrendim.”

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Alman Ekmeği – Bekir Yıldız


1933 Şanlıurfa doğumlu Bekir Yıldız’ın yazma serüveni çok erken yaşta başlamış. 1951 yılında ilk öyküsünü yayımlayan yazarın edebiyatında, özellikle iki konunun ağırlıklı bir yeri var: Almanya’ya işçi olarak giden insanlarımızın oradaki yaşamları, gelişmiş ve neredeyse mekanik bir Batı toplumunda karşılaştıkları sorunlar ile genelde Anadolu, özelde de Güneydoğu Anadolu insanın hayat şartları, acımasız töreler, ağalık sistemi, işsizlik, yoksulluk ve benzeri meseleler…  
1974 yılında yayımlanmış olan Alman Ekmeği bir öykü kitabı. Yıllarca Almanya’da çalışıp yurduna dönmüş bir Türk işçisinin yıllar sonra yeniden Almanya’ya gidişiyle başlıyor. Bu defa amaç biraz da geçmişle hesaplaşma. Her bir öykü dünde kalan bir kapıyı aralıyor. Kiminde bizi yıllarca çalıştığı fabrikaya, kiminde ailesiyle birlikte oturduğu eve, kiminde de çocuklarının gittiği kreşe götürüyor. Bazı Alman arkadaşlarını ve ailelerini tanıyoruz bu arada. Kısa diyaloglar, izlenimler, bir dolu buruk anı ve bireysel acılar… Her biri Alman sistemine, toplumuna dair bir şeyler söylüyor. Fonda ise acımasız bir kapitalist çark… Irk, dil, din tanımadan herkesi mağdur edebilir. Öyküler kısa kısa ancak bir o kadar da sert ve vurucu. Göç edebiyatına ilgi duyanlara…
 

24 Temmuz 2016 Pazar

Bir Cinayet Romanı – Pınar Kür


Bir Cinayet Romanı henüz polisiye türün edebiyatımızda çok da rağbet görmediği bir dönemde yazılmış ilginç bir roman. 1989 yılında yayımlanmış olan kitap her ne kadar bahsi geçen türün tüm özelliklerini taşısa da gerçeklikle kurgunun birbirine dolandığı yapısıyla onlardan bir biçimde ayrılıp post modernizm alanına geçiş yapıyor. Yazarın bolca ortalarda olduğu, romanı yazış sürecine kahramanlarını da – ki burada cinayeti çözecek kişi, katil ve maktulden söz ediyoruz – kattığı ve kurguyla gerçek olanın bir noktadan sonra artık ayırt edilemediği bir yapı söz konusu. Bir yandan cinayet ya da bir dizi cinayetle sonuçlanacak olaylar yazarın müdahaleleri ile yavaş yavaş gelişirken, bir yandan da romanın yazılışına tanıklık ediyoruz.
Kısa, felsefi bir girişle başlıyor hikâye: “Bir cinayet olayı ne zaman başlar? Öldürme düşüncesi aklınıza düştüğünde mi? Öldürme düşüncesini hemen reddedeceğinize ya da kısa bir süre sonra unutacağınıza, yavaş yavaş geliştirmeye koyulduğunuzda mı? Öldürme düşüncesi öldürme kararına dönüştüğünde mi? Öldürme kararı uygulandığında mı? ...” Hemen ardından cinayeti çözmesi beklenen kişiyi kendi ağzından tanıyoruz. Bildik cinayet romanlarından alışık olduğumuz dedektiflere hiç benzemeyen biri bu kişi. Aileden kalma yalıda yaşayan, karısı tarafından terkedilmiş, kendisini mükemmel bir tembel olarak tanımlayan gayet tuzu kuru bir matematik profesörü. Tıpkı romanın diğer kimi kahramanları gibi yazarın geçmişten tanıdığı biri. Onun ardından, cinayete kurban gitmesinin çok büyük bir olasılık olduğunu daha kitabın başında anladığımız L’ye ve katil Y’ye geliyor sıra. Her biri yazarın isteği üzerine günlüklerle katılıyorlar yazma sürecine. Böylece, yazar ve roman kahramanları el ele verip bir cinayet romanı ortaya çıkarıyorlar. Bir Cinayet Romanı kurgusu ile olduğu kadar karakterlerin başarıyla çizilmiş portreleriyle de öne çıkan kitaplardan.

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Ben Ruhi Bey Nasılım – Edip Cansever

Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
Nasılım
Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
Kapıyı iyice kapadım
-Kapadım mı, evet, kapadım-
Çitlenbik ağacının altından geçtim
Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
Dişlerimle sıyırdım
Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
İyice duydum
Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
                                                          
Ben Ruhi Bey Nasılım, Edip Cansever, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2016
 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Fotoğrafta Kadın da Vardı – Heinrich Böll


1972 yılında yayımlanmış olan Fotoğrafta Kadın da Vardı (Gruppenbild mit Dame) daha çok öykücülüğü ile bilinen Nobel Ödüllü Alman yazarı Böll’ün başyapıtı kabul ediliyor. Şu cümlelerle başlıyor kitap: “Olayın birinci bölümündeki dişi kahraman kırk sekiz yaşında bir kadın, Alman, 1,71 boyunda, 68,8 kg ağırlığında (ev giysileriyle), yani ideal kilonun 300-400 gram altında, koyu mavi ile siyah arasında değişen gözleri, hafif kırlaşmış, düz dökülen, başını miğfer gibi saran gür sarı saçları var. Kadının adı Leni Pfeiffer, kızlık adı Gruyten, çalışma süreci denilen o tuhaf süreç içinde, bazen ara vermiş olsa da otuz iki yıl geçirmiş; beş yıl eğitimsiz yardımcı eleman olarak babasının bürosunda, yirmi yedi yıl vasıfsız işçi olarak fidanlık işinde…”
Kitabın ilk cümlelerinden itibaren azar azar tanımaya başladığımız Leni adlı karakter üzerinden Alman toplumunun yaklaşık elli yıllık bir dönemini son derece eleştirel ve alaycı bir dille masaya yatırıyor Böll. 1920’li yılların başından 1970’e uzanan bir dönemi romanına arka plan yapıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan her anlamda yenik çıkmış 1920’lerin Almanya’sından, aralarında Türk işçilerin de bulunduğu yabancı işçilere ev sahipliği yapan Almanya’ya uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Tabii en çok da İkinci Dünya Savaşı yıllarında duruyor. İnsancıl bakış açısını ve üslubunu elden bırakmadan bir toplumun kötülüğe teslim oluşunu gözler önüne seriyor.
Böll çok ilginç bir teknik kullanmış romanında. Kitabın hemen başında 48 yaşında olduğunu söylediği Leni adlı karakterin tüm yaşamını onu bir biçimde tanımış ya da halen tanımakta olan kişilerin tanıklığı aracılığıyla öğreniyoruz. Yazar tüm bu tanıkları çoğu defa birden fazla olmak üzere ziyaret ediyor roman boyunca. Çoğu Leni’den yaşlı olan bu kişilerden Leni’nin dünü ve bugünü hakkında bilgi topluyor. Tıpkı bir bina inşa eder gibi – kimi zaman da bir yapboz yapar gibi – yavaş yavaş ve büyük bir titizlikle inşa ediyor kitabını. Bu sırada, fonda büyük günahlar işlenirken, bir toplumun kötülükle imtihanına tanıklık ediyoruz. Kendi çıkarlarını zerre kadar umursamayan, hatta çoğu zaman onların farkında bile olmayan, neredeyse meleksi Leni karakteri koca bir toplumun günahlarını affettirmeye yetmese de insana olan umudumuzu canlı tutmaya yetiyor.
 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Genç Bir Köy Hekimi – Mihail Bulgakov


Bu güzel kitabın son birkaç yıldır bu kadar popüler olmasında başrollerini Mad Men dizisinin efsane Don Draper’ı Jon Hamm ile Harry Potter’dan bildiğimiz Daniel Radcliffe’in paylaştığı BBC yapımı şu meşhur mini dizinin (A Young Doctor’s Notebook) ne kadar rolü var acaba? Öyle ya da böyle benim gibi kitabı henüz okumamış olanlarda büyük bir merak uyandırdığı kesin. Ayrıca eklemeden geçmeyelim, dizi bir hayli de başarılı. Edebiyat uyarlamalarında sinema ve dizi dünyasının çoğu zaman çuvalladığını düşünenlerdenseniz bir de bu diziyi görün derim. Gelelim Bulgakov’a ve kitabına…
20. yüzyıl Rus edebiyatı 19. yüzyıl Rus edebiyatı kadar muhteşem olmasa da, nihayetinde Bulgakov (1891-1940) gibi önemli isimleri çıkarmayı da başarmış. Köpek Kalbi, Genç Bir Köy Hekimi ve elbette ki Usta ile Margarita’nın Kiev doğumlu yazarı Sovyet rejiminden hayli çekmiş. Kitapları ancak Stalin’in ölümünün ardından yeniden basılabilmişler. Tıpkı Çehov gibi Bulgakov da tıp doktoru. Birinci Dünya Savaşı yıllarında okuldan mezun olur olmaz gönüllü olarak küçük bir köy hastanesinde çalışmaya başlamış. Ancak kısa sürede doktorluğu tamamıyla bırakarak kendini yazmaya adamış.

 
Genç Bir Köy Hekimi’nin ortaya çıkmasında yazarın taşrada genç ve tecrübesiz bir doktor olarak geçirdiği dönemin büyük önemi olsa gerek. Bir yandan, sürüp giden dünya savaşı, 1917 Devrimi ve onu takip eden iç savaş, diğer yandan taşra koşulları, yalnızlık, yoksulluk ve cehaletle belki de ilk karşılaşma… Tüm bunların düşünen ve hisseden genç bir insan üzerinde büyük bir etki yaratması kaçınılmaz. Nitekim, Genç Bir Köy Hekimi de A’dan Z’ye olmasa da otobiyografik unsurlar taşıyor gibi.
Kitap bir roman değil, bir öykü kitabı aslında. Ancak kitapta yer alan dört uzun öykü – Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri, Genç Bir Köy Hekiminin Hatıraları, Ben Öldürdüm ve Morfin – öylesine birbirinin devamı gibi ve birbiriyle ilintili ki, onların ayrı birer öykü değil, bir romanın bölümleri olduğunu düşünüyor insan. Kitabın tıp fakültesini dereceyle bitirmiş Moskovalı genç kahramanı kendini birdenbire taşrada, soğuğun, yalnızlığın ve adını o güne kadar sadece okulda ve kitaplarda duymuş olduğu bir dolu sağlık sorununun ortasında buluyor. Yazarın müthiş bir mizah duygusuyla anlattığı ilk iki öyküdeki neşeli ruh hali, üçüncü öyküyle birlikte yerini yavaş yavaş salt gerçekliğe ve umutsuzluğa bırakmakta. Kitap bittiğinde keşke daha uzun olsaydı diyor insan ve keşke finali daha umutlu olsaydı…

26 Nisan 2016 Salı

Amerikan Sargısı – Fakirt Baykurt


İkinci Dünya Savaşı sona ermiş. Soğuk Savaş başlamış. Malûm, dünya iki kutba ayrılmış. Bir yanda Sovyetler Birliği ve onun uydu devletleri, diğer yanda ise ABD ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu kapitalist lig… ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan hayli palazlanmış olarak çıktığı ve dünya üzerindeki etki alanlarını sağlamlaştırmayı kafasına koyduğu yıllar… NATO, Truman Doktrini, Marshall Planı, Amerikan yardımları ve evet meşhur süttozu…
Fakirt Baykurt, ilk baskısını 1967 yılında yapmış olan Amerikan Sargısı’nda işte o yılları konu edinmiş ve ortaya okuması zevkli, mizahı ve umudu elden bırakmayan bir roman çıkarmış. Elbette bir köy romanı… Hikâye Ankara yakınlarındaki bir köyde geçmekte. Her şey, Ankara’da faaliyet gösteren Amerikan yardım misyonu ile Amerikalılarla iş yaparak giderek zenginleşen bir grup Türk’ün civar köylerden birinde bir pilot proje hayata geçirme kararıyla başlıyor. Buna göre, güzel ama yoksul köye el atılacak, tarım ve hayvancılığı bizzat Amerika’dan getirilecek tohum ve cins hayvanlarla geliştirilecek, nihayetinde de köylü daha modern bir yaşama kavuşacaktır. Projenin başarısı tüm ülkede büyük yankı uyandıracak ve benzer biçimde başka köylerde de uygulamalar başlayacaktır.
Köy halkı daha ilk günden projeye yabancı kalır. Ne projeyi anlar ne de uygulanmasını ister. Her ne kadar köyden kente göçün hız kazandığı yıllar da olsa, köyünden ve yaşamından memnundur. Müthiş bir sağduyu ile işlerine ve özgürlüğüne çomak sokulduğunu, olmayacak duaya amin dendiğini hisseder. Ancak öyle bir oldu bitti karşısındadır ki itiraz etmeye gücü yetmez. Nitekim proje bir biçimde başlar ama işler hiç de planlandığı gibi gitmez. Her şey sarpa sarar. Finalde herkes layığını bulur.
 

13 Mart 2016 Pazar

Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk

İtiraf etmeliyim ki, Orhan Pamuk’un son romanı Kırmızı Saçlı Kadın ne duygusal ne de düşünsel anlamda ilgimi çekti. Özellikle de kısa süre önce okuduğum yazarın ikinci romanı Sessiz Ev gibi usta işi bir romandan sonra…. Roman oldukça vaatkâr bir biçimde başlayıp tanıdık, bildik bir Yeşilçam melodramı gibi sona eriyor. Fonda 80’lerden bugünlere yakın zaman Türkiye’si ve İstanbul’u, baba-oğul ilişkileri üzerine pek de yeni olmayan bir hikâye anlatıyor Orhan Pamuk. Efsanelere düşkün bir kuyucu ustasıyla “okullu” çırağı arasındaki ilgi çekici ilişki tam okuyucuda beklentiyi yükseltmişken, birdenbire olaylar büyüsünü yitiriyor ve hikâye şaşırtıcı bir biçimde sıradanlığa teslim oluyor.

Sophokles’in Kral Oidipus’u ile Firdevsî’nin Şehnâme’sine bol miktarda atıfla, babanın oğlu ya da oğlun babayı öldürmesi konusunu romanının merkezine alıyor yazar. Bu arada, bir Batı tragedyası olan Kral Oidipus’tan yola çıkarak, oğlun babayı katlettiği düzenin aslında otoriteye baş kaldırma, birey olmayı başarabilme durumunu ifade ettiğini söylüyor. Diğer yandan, İranlı Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ının ise Doğu’da kabul gören, babanın oğlu katlettiği, yani oğlun babaya mutlak anlamda itaat ettiği düzeni temsil ettiğini vurguluyor. Bu çıkarım kitapta o kadar sık karşınıza çıkıyor ki, bu kadar çok tekrara gerçekten gerek var mı diye sormadan edemiyorsunuz. Ve keşke bu ilginç konu daha derinlikli bir hikâye ile işlenmiş olsaydı diye düşünüyorsunuz. Bkz. Dostoyevski’nin muhteşem ötesi romanı Karamazov Kardeşler
 
   

7 Mart 2016 Pazartesi

Senyora Berg – Soledad Puértolas



Çağdaş İspanyol Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biri olan Soledad Puértolas, iç dünyası zengin, duyarlı, hayatı yaşamaktan çok düşünmeyi ve izlemeyi tercih eden roman karakterleri yaratmada çok başarılı. Senyora Berg’in (La señora Berg) Mario’su da o karakterlerden biri… Romanın hem anlatıcısı hem de başkahramanı olan Mario Madrid’te yaşayan, orta yaşlı bir erkek. Mimar ve iki çocuklu… Neredeyse tüm yaşamını düşünerek ve gözlem yaparak geçirmiş bir hayalperest… Karamsar bir hayalperest...
Geçmişine, anılarına dönmesiyle, genç Mario’nun arkadaşının annesi ve üst kat komşusu gizemli Senyora Berg’e aşık olduğunu öğreniyoruz. Platonik ve takıntılı bir aşk bu… Hassas bir erkeğin tüm yaşamına ve kadınlarla olan ilişkilerine etki edecek kadar da derin… Senyora Berg bir ideal… Asla ulaşılamayacak, gerçekleşemeyecek bir düş… Mario’nun gözünden bu güzel ve gizemli kadını tanımaya çalışıyoruz. Ancak yanıltmasın. Hikâye aslında Senyora Berg’in değil, Mario’nun hikâyesi… Mario’nun gözünden annesini, kız kardeşini, kendisini terk eden karısını ve kızlarını tanıyoruz. Bu arada, Senora Berg sahneye bir giriyor bir kayboluyor.
Romanı, bütün güzellikleri bir yana, sırf Mario’nun annesiyle olan ilişkilerini değerlendirdiği bölümler için bile okumaya değer. Mario ölmeyi bekleyen annesinin başucunda, aslında yapabilecekken, buna fırsatı varken, annesini hiç tanımaya çalışmamış olduğunu pişmanlıkla fark ediyor. Duygusu çok ağır bir bölüm bu. Yazar büyük bir başarıyla Mario ile empati kurmasını sağlıyor okuyucunun. Ve gizlice soruyor: Sizler en yakınlarınızı gerçekten ne kadar tanıyorsunuz?