1 Ağustos 2016 Pazartesi

Alman Ekmeği – Bekir Yıldız


1933 Şanlıurfa doğumlu Bekir Yıldız’ın yazma serüveni çok erken yaşta başlamış. 1951 yılında ilk öyküsünü yayımlayan yazarın edebiyatında, özellikle iki konunun ağırlıklı bir yeri var: Almanya’ya işçi olarak giden insanlarımızın oradaki yaşamları, gelişmiş ve neredeyse mekanik bir Batı toplumunda karşılaştıkları sorunlar ile genelde Anadolu, özelde de Güneydoğu Anadolu insanın hayat şartları, acımasız töreler, ağalık sistemi, işsizlik, yoksulluk ve benzeri meseleler…  
1974 yılında yayımlanmış olan Alman Ekmeği bir öykü kitabı. Yıllarca Almanya’da çalışıp yurduna dönmüş bir Türk işçisinin yıllar sonra yeniden Almanya’ya gidişiyle başlıyor. Bu defa amaç biraz da geçmişle hesaplaşma. Her bir öykü dünde kalan bir kapıyı aralıyor. Kiminde bizi yıllarca çalıştığı fabrikaya, kiminde ailesiyle birlikte oturduğu eve, kiminde de çocuklarının gittiği kreşe götürüyor. Bazı Alman arkadaşlarını ve ailelerini tanıyoruz bu arada. Kısa diyaloglar, izlenimler, bir dolu buruk anı ve bireysel acılar… Her biri Alman sistemine, toplumuna dair bir şeyler söylüyor. Fonda ise acımasız bir kapitalist çark… Irk, dil, din tanımadan herkesi mağdur edebilir. Öyküler kısa kısa ancak bir o kadar da sert ve vurucu. Göç edebiyatına ilgi duyanlara…
 

24 Temmuz 2016 Pazar

Bir Cinayet Romanı – Pınar Kür


Bir Cinayet Romanı henüz polisiye türün edebiyatımızda çok da rağbet görmediği bir dönemde yazılmış ilginç bir roman. 1989 yılında yayımlanmış olan kitap her ne kadar bahsi geçen türün tüm özelliklerini taşısa da gerçeklikle kurgunun birbirine dolandığı yapısıyla onlardan bir biçimde ayrılıp post modernizm alanına geçiş yapıyor. Yazarın bolca ortalarda olduğu, romanı yazış sürecine kahramanlarını da – ki burada cinayeti çözecek kişi, katil ve maktulden söz ediyoruz – kattığı ve kurguyla gerçek olanın bir noktadan sonra artık ayırt edilemediği bir yapı söz konusu. Bir yandan cinayet ya da bir dizi cinayetle sonuçlanacak olaylar yazarın müdahaleleri ile yavaş yavaş gelişirken, bir yandan da romanın yazılışına tanıklık ediyoruz.
Kısa, felsefi bir girişle başlıyor hikâye: “Bir cinayet olayı ne zaman başlar? Öldürme düşüncesi aklınıza düştüğünde mi? Öldürme düşüncesini hemen reddedeceğinize ya da kısa bir süre sonra unutacağınıza, yavaş yavaş geliştirmeye koyulduğunuzda mı? Öldürme düşüncesi öldürme kararına dönüştüğünde mi? Öldürme kararı uygulandığında mı? ...” Hemen ardından cinayeti çözmesi beklenen kişiyi kendi ağzından tanıyoruz. Bildik cinayet romanlarından alışık olduğumuz dedektiflere hiç benzemeyen biri bu kişi. Aileden kalma yalıda yaşayan, karısı tarafından terkedilmiş, kendisini mükemmel bir tembel olarak tanımlayan gayet tuzu kuru bir matematik profesörü. Tıpkı romanın diğer kimi kahramanları gibi yazarın geçmişten tanıdığı biri. Onun ardından, cinayete kurban gitmesinin çok büyük bir olasılık olduğunu daha kitabın başında anladığımız L’ye ve katil Y’ye geliyor sıra. Her biri yazarın isteği üzerine günlüklerle katılıyorlar yazma sürecine. Böylece, yazar ve roman kahramanları el ele verip bir cinayet romanı ortaya çıkarıyorlar. Bir Cinayet Romanı kurgusu ile olduğu kadar karakterlerin başarıyla çizilmiş portreleriyle de öne çıkan kitaplardan.

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Ben Ruhi Bey Nasılım – Edip Cansever

Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
Nasılım
Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
Kapıyı iyice kapadım
-Kapadım mı, evet, kapadım-
Çitlenbik ağacının altından geçtim
Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
Dişlerimle sıyırdım
Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
İyice duydum
Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
                                                          
Ben Ruhi Bey Nasılım, Edip Cansever, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2016
 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Fotoğrafta Kadın da Vardı – Heinrich Böll


1972 yılında yayımlanmış olan Fotoğrafta Kadın da Vardı (Gruppenbild mit Dame) daha çok öykücülüğü ile bilinen Nobel Ödüllü Alman yazarı Böll’ün başyapıtı kabul ediliyor. Şu cümlelerle başlıyor kitap: “Olayın birinci bölümündeki dişi kahraman kırk sekiz yaşında bir kadın, Alman, 1,71 boyunda, 68,8 kg ağırlığında (ev giysileriyle), yani ideal kilonun 300-400 gram altında, koyu mavi ile siyah arasında değişen gözleri, hafif kırlaşmış, düz dökülen, başını miğfer gibi saran gür sarı saçları var. Kadının adı Leni Pfeiffer, kızlık adı Gruyten, çalışma süreci denilen o tuhaf süreç içinde, bazen ara vermiş olsa da otuz iki yıl geçirmiş; beş yıl eğitimsiz yardımcı eleman olarak babasının bürosunda, yirmi yedi yıl vasıfsız işçi olarak fidanlık işinde…”
Kitabın ilk cümlelerinden itibaren azar azar tanımaya başladığımız Leni adlı karakter üzerinden Alman toplumunun yaklaşık elli yıllık bir dönemini son derece eleştirel ve alaycı bir dille masaya yatırıyor Böll. 1920’li yılların başından 1970’e uzanan bir dönemi romanına arka plan yapıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan her anlamda yenik çıkmış 1920’lerin Almanya’sından, aralarında Türk işçilerin de bulunduğu yabancı işçilere ev sahipliği yapan Almanya’ya uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Tabii en çok da İkinci Dünya Savaşı yıllarında duruyor. İnsancıl bakış açısını ve üslubunu elden bırakmadan bir toplumun kötülüğe teslim oluşunu gözler önüne seriyor.
Böll çok ilginç bir teknik kullanmış romanında. Kitabın hemen başında 48 yaşında olduğunu söylediği Leni adlı karakterin tüm yaşamını onu bir biçimde tanımış ya da halen tanımakta olan kişilerin tanıklığı aracılığıyla öğreniyoruz. Yazar tüm bu tanıkları çoğu defa birden fazla olmak üzere ziyaret ediyor roman boyunca. Çoğu Leni’den yaşlı olan bu kişilerden Leni’nin dünü ve bugünü hakkında bilgi topluyor. Tıpkı bir bina inşa eder gibi – kimi zaman da bir yapboz yapar gibi – yavaş yavaş ve büyük bir titizlikle inşa ediyor kitabını. Bu sırada, fonda büyük günahlar işlenirken, bir toplumun kötülükle imtihanına tanıklık ediyoruz. Kendi çıkarlarını zerre kadar umursamayan, hatta çoğu zaman onların farkında bile olmayan, neredeyse meleksi Leni karakteri koca bir toplumun günahlarını affettirmeye yetmese de insana olan umudumuzu canlı tutmaya yetiyor.
 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Genç Bir Köy Hekimi – Mihail Bulgakov


Bu güzel kitabın son birkaç yıldır bu kadar popüler olmasında başrollerini Mad Men dizisinin efsane Don Draper’ı Jon Hamm ile Harry Potter’dan bildiğimiz Daniel Radcliffe’in paylaştığı BBC yapımı şu meşhur mini dizinin (A Young Doctor’s Notebook) ne kadar rolü var acaba? Öyle ya da böyle benim gibi kitabı henüz okumamış olanlarda büyük bir merak uyandırdığı kesin. Ayrıca eklemeden geçmeyelim, dizi bir hayli de başarılı. Edebiyat uyarlamalarında sinema ve dizi dünyasının çoğu zaman çuvalladığını düşünenlerdenseniz bir de bu diziyi görün derim. Gelelim Bulgakov’a ve kitabına…
20. yüzyıl Rus edebiyatı 19. yüzyıl Rus edebiyatı kadar muhteşem olmasa da, nihayetinde Bulgakov (1891-1940) gibi önemli isimleri çıkarmayı da başarmış. Köpek Kalbi, Genç Bir Köy Hekimi ve elbette ki Usta ile Margarita’nın Kiev doğumlu yazarı Sovyet rejiminden hayli çekmiş. Kitapları ancak Stalin’in ölümünün ardından yeniden basılabilmişler. Tıpkı Çehov gibi Bulgakov da tıp doktoru. Birinci Dünya Savaşı yıllarında okuldan mezun olur olmaz gönüllü olarak küçük bir köy hastanesinde çalışmaya başlamış. Ancak kısa sürede doktorluğu tamamıyla bırakarak kendini yazmaya adamış.

 
Genç Bir Köy Hekimi’nin ortaya çıkmasında yazarın taşrada genç ve tecrübesiz bir doktor olarak geçirdiği dönemin büyük önemi olsa gerek. Bir yandan, sürüp giden dünya savaşı, 1917 Devrimi ve onu takip eden iç savaş, diğer yandan taşra koşulları, yalnızlık, yoksulluk ve cehaletle belki de ilk karşılaşma… Tüm bunların düşünen ve hisseden genç bir insan üzerinde büyük bir etki yaratması kaçınılmaz. Nitekim, Genç Bir Köy Hekimi de A’dan Z’ye olmasa da otobiyografik unsurlar taşıyor gibi.
Kitap bir roman değil, bir öykü kitabı aslında. Ancak kitapta yer alan dört uzun öykü – Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri, Genç Bir Köy Hekiminin Hatıraları, Ben Öldürdüm ve Morfin – öylesine birbirinin devamı gibi ve birbiriyle ilintili ki, onların ayrı birer öykü değil, bir romanın bölümleri olduğunu düşünüyor insan. Kitabın tıp fakültesini dereceyle bitirmiş Moskovalı genç kahramanı kendini birdenbire taşrada, soğuğun, yalnızlığın ve adını o güne kadar sadece okulda ve kitaplarda duymuş olduğu bir dolu sağlık sorununun ortasında buluyor. Yazarın müthiş bir mizah duygusuyla anlattığı ilk iki öyküdeki neşeli ruh hali, üçüncü öyküyle birlikte yerini yavaş yavaş salt gerçekliğe ve umutsuzluğa bırakmakta. Kitap bittiğinde keşke daha uzun olsaydı diyor insan ve keşke finali daha umutlu olsaydı…

26 Nisan 2016 Salı

Amerikan Sargısı – Fakirt Baykurt


İkinci Dünya Savaşı sona ermiş. Soğuk Savaş başlamış. Malûm, dünya iki kutba ayrılmış. Bir yanda Sovyetler Birliği ve onun uydu devletleri, diğer yanda ise ABD ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu kapitalist lig… ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan hayli palazlanmış olarak çıktığı ve dünya üzerindeki etki alanlarını sağlamlaştırmayı kafasına koyduğu yıllar… NATO, Truman Doktrini, Marshall Planı, Amerikan yardımları ve evet meşhur süttozu…
Fakirt Baykurt, ilk baskısını 1967 yılında yapmış olan Amerikan Sargısı’nda işte o yılları konu edinmiş ve ortaya okuması zevkli, mizahı ve umudu elden bırakmayan bir roman çıkarmış. Elbette bir köy romanı… Hikâye Ankara yakınlarındaki bir köyde geçmekte. Her şey, Ankara’da faaliyet gösteren Amerikan yardım misyonu ile Amerikalılarla iş yaparak giderek zenginleşen bir grup Türk’ün civar köylerden birinde bir pilot proje hayata geçirme kararıyla başlıyor. Buna göre, güzel ama yoksul köye el atılacak, tarım ve hayvancılığı bizzat Amerika’dan getirilecek tohum ve cins hayvanlarla geliştirilecek, nihayetinde de köylü daha modern bir yaşama kavuşacaktır. Projenin başarısı tüm ülkede büyük yankı uyandıracak ve benzer biçimde başka köylerde de uygulamalar başlayacaktır.
Köy halkı daha ilk günden projeye yabancı kalır. Ne projeyi anlar ne de uygulanmasını ister. Her ne kadar köyden kente göçün hız kazandığı yıllar da olsa, köyünden ve yaşamından memnundur. Müthiş bir sağduyu ile işlerine ve özgürlüğüne çomak sokulduğunu, olmayacak duaya amin dendiğini hisseder. Ancak öyle bir oldu bitti karşısındadır ki itiraz etmeye gücü yetmez. Nitekim proje bir biçimde başlar ama işler hiç de planlandığı gibi gitmez. Her şey sarpa sarar. Finalde herkes layığını bulur.
 

13 Mart 2016 Pazar

Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk

İtiraf etmeliyim ki, Orhan Pamuk’un son romanı Kırmızı Saçlı Kadın ne duygusal ne de düşünsel anlamda ilgimi çekti. Özellikle de kısa süre önce okuduğum yazarın ikinci romanı Sessiz Ev gibi usta işi bir romandan sonra…. Roman oldukça vaatkâr bir biçimde başlayıp tanıdık, bildik bir Yeşilçam melodramı gibi sona eriyor. Fonda 80’lerden bugünlere yakın zaman Türkiye’si ve İstanbul’u, baba-oğul ilişkileri üzerine pek de yeni olmayan bir hikâye anlatıyor Orhan Pamuk. Efsanelere düşkün bir kuyucu ustasıyla “okullu” çırağı arasındaki ilgi çekici ilişki tam okuyucuda beklentiyi yükseltmişken, birdenbire olaylar büyüsünü yitiriyor ve hikâye şaşırtıcı bir biçimde sıradanlığa teslim oluyor.

Sophokles’in Kral Oidipus’u ile Firdevsî’nin Şehnâme’sine bol miktarda atıfla, babanın oğlu ya da oğlun babayı öldürmesi konusunu romanının merkezine alıyor yazar. Bu arada, bir Batı tragedyası olan Kral Oidipus’tan yola çıkarak, oğlun babayı katlettiği düzenin aslında otoriteye baş kaldırma, birey olmayı başarabilme durumunu ifade ettiğini söylüyor. Diğer yandan, İranlı Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ının ise Doğu’da kabul gören, babanın oğlu katlettiği, yani oğlun babaya mutlak anlamda itaat ettiği düzeni temsil ettiğini vurguluyor. Bu çıkarım kitapta o kadar sık karşınıza çıkıyor ki, bu kadar çok tekrara gerçekten gerek var mı diye sormadan edemiyorsunuz. Ve keşke bu ilginç konu daha derinlikli bir hikâye ile işlenmiş olsaydı diye düşünüyorsunuz. Bkz. Dostoyevski’nin muhteşem ötesi romanı Karamazov Kardeşler
 
   

7 Mart 2016 Pazartesi

Senyora Berg – Soledad Puértolas



Çağdaş İspanyol Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biri olan Soledad Puértolas, iç dünyası zengin, duyarlı, hayatı yaşamaktan çok düşünmeyi ve izlemeyi tercih eden roman karakterleri yaratmada çok başarılı. Senyora Berg’in (La señora Berg) Mario’su da o karakterlerden biri… Romanın hem anlatıcısı hem de başkahramanı olan Mario Madrid’te yaşayan, orta yaşlı bir erkek. Mimar ve iki çocuklu… Neredeyse tüm yaşamını düşünerek ve gözlem yaparak geçirmiş bir hayalperest… Karamsar bir hayalperest...
Geçmişine, anılarına dönmesiyle, genç Mario’nun arkadaşının annesi ve üst kat komşusu gizemli Senyora Berg’e aşık olduğunu öğreniyoruz. Platonik ve takıntılı bir aşk bu… Hassas bir erkeğin tüm yaşamına ve kadınlarla olan ilişkilerine etki edecek kadar da derin… Senyora Berg bir ideal… Asla ulaşılamayacak, gerçekleşemeyecek bir düş… Mario’nun gözünden bu güzel ve gizemli kadını tanımaya çalışıyoruz. Ancak yanıltmasın. Hikâye aslında Senyora Berg’in değil, Mario’nun hikâyesi… Mario’nun gözünden annesini, kız kardeşini, kendisini terk eden karısını ve kızlarını tanıyoruz. Bu arada, Senora Berg sahneye bir giriyor bir kayboluyor.
Romanı, bütün güzellikleri bir yana, sırf Mario’nun annesiyle olan ilişkilerini değerlendirdiği bölümler için bile okumaya değer. Mario ölmeyi bekleyen annesinin başucunda, aslında yapabilecekken, buna fırsatı varken, annesini hiç tanımaya çalışmamış olduğunu pişmanlıkla fark ediyor. Duygusu çok ağır bir bölüm bu. Yazar büyük bir başarıyla Mario ile empati kurmasını sağlıyor okuyucunun. Ve gizlice soruyor: Sizler en yakınlarınızı gerçekten ne kadar tanıyorsunuz?   

22 Şubat 2016 Pazartesi

Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları – Dostoyevski


Dostoyevski 1862 yazında hayatında ilk kez, yirmiden fazla kenti kapsayan bir Batı Avrupa seyahatine çıkar. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Avusturya ve İsviçre’ye yaptığı bu seyahate ilişkin gözlemlerini ertesi yıl “Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları” adlı bir kitapta toplar. İletişim Yayınları’ndan aynı adla çıkan kitabın ilk sayfaları Dostoyevski’nin seyahat ettiği Avrupa şehirlerinden bazılarının – Köln, Berlin, Dresden, Londra, Paris – 19. yüzyılda çekilmiş fotoğraflarına ayrılmış. Ardından gelen “Kronoloji” bölümünde ise yazarın doğumundan ölümüne dek (1821-1881) geçen sürede Rusya’da ve dünyada yaşanan önemli olaylara yer verilmiş. Bu bölümü Joseph Frank’ın Önsöz’ü izlemekte… “Kış Notları: Dostoyevski’nin Avrupa’yla Karşılaşması” adını taşıyan bu yazıda Frank, Dostoyevski’nin yazıları ile novellaları arasında ciddi bir bağ kurmakta… Bu çerçevede, Kış Notları’nı da hemen ardından yayımlanacak olan Yeraltından Notlar’ın bir ilk taslağı, öncülü olarak gördüğünü ifade etmekte… Yazarın seyahat notları boyunca kullandığı oldukça öznel, yer yer son derece öfkeli ve müstehzi dil de Yeraltı Adamı’nın ipuçlarını vermekte okuyucuya Frank’a göre…
Oldukça samimi ve alaycı bir tonda başlamakta Dosteyevski Kış Notları’na: “Dostlarım, sizlere yurtdışı izlenimlerimi anlatayım diye kaç aydır sıkıştırıp duruyorsunuz beni. Oysa, bu diretişinizin beni çıkmaza soktuğundan haberiniz yok. Ne anlatacağım size? Batı üzerine şimdiye dek bilinmeyen, söylenmemiş, yeni ne anlatabilirim? Biz Ruslardan hangimiz (yani hiç değilse dergiydi, gazeteydi okuyanlarımızdan hangimiz, demek istiyorum) Avrupa’yı Rusya’dan iki kat daha iyi bilmeyiz? Ayıp kaçmasın diye iki kat diyorum, aslında on kat daha iyi biliriz Avrupa’yı….” Batı kültürü karşısında Rusya ve Ruslar… Bizlerin Batı ile olan ilişkisini andıran bir şeyler yok mu sizce de? Dostoyevski seyahat notları boyunca Batı’yı - özellikle de Fransızları – ve Batı’nın ikiyüzlü, çıkarcı burjuva düzenini yerden yere vuruyor. Yazarın Slavcı bakışını bilmeyen yoktur sanırım. Nitekim, kitaba da bu Slavcı bakış damgasını vuruyor. Bir yandan Batı’nın hiç onaylamadığı sahte düzenini eleştirirken, bir yandan da Rusların müthiş bir ısrarla Avrupalı olma çabasıyla dalgasını geçiyor.
İşte kitaptan küçük bir alıntı daha: “…Arada bir ‘Tanrım, ne biçim insanlarız biz Ruslar!’ diye geçiriyordum içimden. Gerçekten Rus muyuz? Hangimiz olursa olsun, niçin bu denli güçlü, büyülü çekici bir etkisi oluyor üzerimizde Avrupa’nın? ...Doğrusu, her şeyimiz, bilimimiz de, sanatımız da, toplum düzenimiz de, insanlarımız da, görgümüz de, her şeyimiz oradan, kutsal mucizeler ülkesinden alınma! Yaşayışımız, daha çocukluktan başlayarak Avrupa’nın dünya görüşüne, geleneklerine göre düzenlenmiştir. Hangimizin gücü yeterdi bu gidişe karşı koymaya, bu baskıyı yenmeye? Neden tam Avrupalı olamadık hâlâ? Çünkü (sanırım bu konuda herkes, bazıları seve seve, bazıları da, kuşkusuz diş bileyerek, kabul edeceklerdir bu görüşümü) Avrupalı değiliz… Avrupalı olabilecek kadar olgunlaşmadık henüz… “

31 Ocak 2016 Pazar

Katalin Sokağı – Magda Szabó


Katalin Sokağı (Katalin utca), 1917 doğumlu Macar yazar Magda Szabó’nun Türkçe’ye çevrilmiş en güzel romanlarından biri… Tıpkı Kapı ve Yavru Ceylan’da olduğu gibi burada da dantel gibi işlenmiş bir hikâye ve karakterler var. Roman, Budapeşte’de, Katalin Sokağı’nda, komşu evlerde yaşayan üç ailenin yaşamının İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla nasıl altüst olduğunu anlatıyor. Ancak romanı bununla sınırlamak yazara da romana da haksızlık olur. Katalin Sokağı bir simge roman boyunca… Mutlu geçen çocukluk dönemine ait kayıp bir cennet…
Çocukluk dönemi bazıları için neden o kadar masalsıdır acaba? Ardından, zorluklarla geçen, hayallerin gerçeğe dönüşmediği bir yaşam geldiği için olabilir mi? Roman kahramanlarımıza da öyle oluyor galiba. Yaşlılık hepsini birer birer ele geçirirken,  çocukluk anıları bütün canlılığıyla peşlerinden geliyor. Hep o kayıp, bir daha geri gelmesi mümkün olmayan zamanları arıyorlar. Katalin Sokağı aynı zamanda bir aşk romanı… Tertemiz başlayan ancak zamana ve koşullara yenilerek tüm saflığını yitiren bir aşkın romanı… Tüm dünya yangın yerine dönmüşken, aşk yaşamı anlamlı kılmaya yeter mi? Sorular, sorular…
Magda Szabó, Macar tarihi açısından büyük önem taşıyan bir dönemi, 1930-1970 arasını romanına arka plan yapmış. Roman boyunca, bu dönemde yaşanan olaylardan doğrudan bir biçimde neredeyse hiç bahsetmiyor. Gerek var mı? Savaşı ve sonrasında yaşananları roman kahramanlarının yaşamları üzerine öylesine büyük bir başarıyla yansıtıyor ki, bir kez daha, Magda Szabó’nun müthiş bir yazar olduğuna hükmediyorsunuz.