18 Temmuz 2017 Salı

Kavgam - Karl Ove Knausgaard


Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın çoktan bir fenomene dönüşen Kavgam (Min Kamp) adlı 6 ciltlik otobiyografisinin ilk kitabı… Duymayan yoktur sanırım. Üç bin küsur sayfalık kitap tüm dünyada çok satanlar listelerini altüst etti. Bizde MonoKL Yayınları ilk dört cildini yayımladı. Kalan iki cilt de muhtemelen yakında çıkar. Kitap hakkında övücü söz etmeyen yok gibi epeydir. Yorumların çoğu da kitabın adeta bağımlılık yarattığı yönünde. Sadece ilk cildini okumuş biri olarak söyleyeyim, bendeki etkisi bu olmadı. İlerleyen ciltlerde durum değişir belki.
Yazar ilk cildi ağırlıklı olarak çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ayırmış. Aile, okul-arkadaş ilişkileri, vasatlıktan sıyrılıp birine, bir şeye dönüşme çabası… Babasıyla arasındaki sıkıntılı ilişki ve ölüm teması özel bir yere sahip. Nitekim ilk cildin neredeyse yarısı babanın kaybı ve sonraki birkaç günde yaşananlara, hissedilenlere ayrılmış. Ki adeta parlıyor buralarda yazar. Zaman akıp gider. Yakınlarımız yaşlanır, birer birer ölür, onlara ait mekânlar, eşyalar da zamana yenik düşer. Geriye kalan hüzündür. Yazar o hüznü derinden hissediyor ve hissettiriyor. Aslında hepimiz bir biçimde zamana yeniliriz ama kavga öyle ya da böyle sürüp gider. Yazar anıların ayrıntılarında kaybolmadığında felsefe ile haşır neşir oluyor. Bazen de zamanda hızlı bir sıçramayla bugününden bahsetmeye başlıyor. Bu geçişler olağan ve hayli yumuşak. Okuyucuyu rahatsız etmiyor.
Son yıllarda Kuzey Edebiyatı çok ilgi görmeye başladı. İsveç polisiyelerinden sonra, Karl Ove Knausgaard dünyası hayli tuttu. Zorlu ilişkiler, bolca yalnızlık, iç gözlem, huzursuz bir iç ses ve akıp giden yaşama dair her şey, bazen fazlasıyla detaylı bir biçimde. Biçim önemlidir diyor bir yerde yazar. Sağlam bir hikâye biçimden yoksunsa harcanıp gider. Bazen anlatacak çok sağlam bir hikâye de olmasa oluyor galiba. Biçim ve anlatım durumu kurtarıyor. Ama tek şartla. Ruh varsa… Knausgaard’da o ruh fazlasıyla var ve anlatım da bence samimi. Kitap bu haliyle iddia edildiği gibi bağımlılık yapmasa da kendini okutmayı başarıyor. Kimi yorumcular, değerinin gelecekte daha iyi anlaşılacağını söylüyor. Bunu zaman gösterecek. Tüketim çağında edebiyat da dönüşüyor galiba. Artık yeni bir Dostoyevski ya da çok uzağa gitmeye gerek yok Márquez beklemek hata mı yoksa? Eski gelenekten Kazuo Ishiguro gibi yazarlarla edebiyatın “yeni tanrıları” Knausgaard gibi isimler yan yana olacak belki de, kim bilir.

16 Mart 2017 Perşembe

Diriliş - Lev Tolstoy

 
1899 yılında yayımlanmış olan Tolstoy’un son romanı Diriliş, Anna Karenina ile Savaş ve Barış’ın ardından yazarın üçüncü büyük romanı kabul ediliyor. Yayımlandığı dönemde, gördüğü ilgi açısından bahsi geçen iki dev eseri geride bırakmış olduğu söylense de, bugün bir parça onların gölgesinde kalmış durumda. Eleştirmenlere bakılırsa, Diriliş, Tolstoy’un alametifarikası olan detaylı betimlemelere sahip olmamasıyla onlardan ayrılıyor. Bu defa Tolstoy daha çok içeriğe ağırlık vermiş durumda.  19. yüzyıl Rusya’sının adalet mekanizmasına, kendisinin de bir parçası olduğu soylu sınıfa, toprak sistemine ve kiliseye yöneltmiş eleştiri oklarını. Öyle ki, kitap yayımlandıktan sonra kilise tarafından aforoz ediliyor. Hem de ne için? Kilise’nin İsa’nın yolundan sapıp gösterişe kapıldığını söylediği için! Bu dönem, Tolstoy’un yaşamında da ilginç şeyler oluyor. Topraklarını köylülere dağıttığı, onlar gibi giyinip, onlar gibi yaşadığı son yılları. Bu açıdan bakıldığında, kitap, yazarın yaşadığı dönüşümün ürünü gibi duruyor. Ki aslında bu dönüşüm o kadar da yeni olmasa gerek. Muhteşem bir öykü olan 1895 tarihli Efendi ile Uşağı fazlasıyla Diriliş ruhu taşımıyor mu sizce de?

Bana kalırsa kitabın bir diğer özelliği de Tolstoy’un ciddi ciddi Dostoyevski krallığına girmesi... Suç, ceza, merhamet, vicdan, Sibirya, hapishaneler, sürgünler, kürek cezaları, ezilen zavallı küçük insanlar ve tüm bunların biraradalığında sanki Ölü Evinden Hatıralar ve Suç ve Ceza’yı anımsatan bir şeyler var. Bir çeşit ruhdaşlık… Ama ciddi bir farkla… Tolstoy’un dünyası ve karakterleri her zaman olduğu gibi burada da oldukça normal ve sağlıklı. Dostoyevski’ye özgü marazi hallere ve tiplere Tolstoy dünyasında yer yok.
Bu kez, Tolstoy romanlarının olmazsa olmazı büyük aşklara, malikânelere, görkemli balolara, Fransızca diyalogların eksik olmadığı sohbetlere de yer yok. Bunların yerini mahkeme salonları, hücreler, hapishaneler ve mahkûmlar almış. Sefalet, adaletsizlik ve acı var bolca. Diriliş, mensubu olduğu sınıfın ikiyüzlülüğünün ayırdına varan bir ruhun uyanışının, gerçeğe ve iyiye yönelişinin hikâyesi… Bir vicdan ve merhamet sorunu bu haliyle… Prens Nehludov’un şahsında, bir yandan soyluların elinde oyuncağa dönmüş din ve adalet sistemini sorgularken, bir yandan da “Başkalarına yardım etmek yaşamı daha anlamlı kılmaya yeter mi?” sorusunu soruyor.
 

20 Ekim 2016 Perşembe

Yalnızlıklar – Hasan Ali Toptaş


Kimileri düşer yalnızlığa,
kimileri yükselir.

Düşenler için ufuk yoktur artık;
bütün renkler beyazdır,
sesler birdir
ve yarın belki’dir,
dün şüphelidir,
bugün nerededir?
Üstelik, sular kaskatıdır,
yönler düğümlenmiştir.
Ve aynadır her şey;
Tozludur anılarla,
kat kat kirdir.

Düşenler için yalnızlık,
durup dinlenmeden akan susuz bir nehirdir.

Yükselenlere eşsiz bir ülkedir yalnızlık;
orada içlerini kazarlar sürekli,
derialtı şehirlerine inerler
ve kendileriyle tanışırlar her gün,
her saat, her dakika, her an,
her canavar
ve her kuzu kendileriyle tanışırlar.
Sonra, kendileriyle
kendilerinde başlayan insanlığın arasına otururlar.
Önlerinde buruşuk örtüler vardır,
yorgun maskeler,
uyuyan özlemler,
tılsımlar sonra
ve masmavi küfleriyle şablonlar
-ki, hepsi düştükleri yalnızlıktan gelmiştir
yükseldikleri yalnızlığa.

Şaşırmışlardır,
şaşırırlar
ve elbette şaşıracağızdır.
Yalnızlık biraz da şaşırmaktır şaşamadıklarımıza.


7 Ekim 2016 Cuma

Doğu Avrupa’da Yolculuk – Gabriel García Márquez


Márquez henüz efsane romanlarının hiçbirini yazmadığı bir dönemde, 1950’li yıllarda, genç bir gazeteci olarak Sovyetler Birliği’ni de kapsayacak bir Doğu Avrupa yolculuğuna çıkar. Doğu Almanya’dan Çekoslovakya’ya, oradan Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği’ne uzanan bu yolculukta sosyalist düzenin sırlar perdesini aralamaya çalışır. Bu ülkelerdeki siyasal ve toplumsal gelişmelerin yansımalarının izlerini, insanların yüzlerinde, sohbetlerinde ve gündelik yaşantılarında sürer. Demir Perde ülkeleri ile dünyanın geri kalanının birbirleri açısından tam bir muamma olduğu bir dönemde yapılan bu yolculuktan ortaya, yazarın kendine özgü sevimli üslubuyla kaleme alınmış bir günce çıkar. Can Yayınları’ndan İnci Kut’un çevirisi ile bu yıl çıkan kitap, hem gezi notları sevenler hem de Márquez hayranları için güzel bir sürpriz oldu. Kitapta altını çizdiğim çok yer var. Kitaba ve yazarın anlatımına dair fikir vermesi için bazılarını aşağıya aldım.
İlk durak olan Doğu Almanya’yı son derece acıklı ve kasvetli buluyor yazar. Berlin’in doğusunu da batısını da gezip notlar alıyor. Sosyalist dünyaya dair gözlemlerini aktarmaya geçmeden önce, muazzam bir kapitalist propaganda unsuru olarak gördüğü Batı Berlin’den şu sözlerle bahsetmekte örneğin:
“… Bunun, Avrupa’nın en ilginç mimarlık deneyimi olduğu söyleniyor. Orası besbelli. Teknik açıdan bakıldığında, Batı Berlin bir şehir değil, bir laboratuar. Yönetim değneği Amerika Birleşik Devletleri’nin elinde. Bu yeniden yapılanmaya yatırılan dolarların miktarı hakkında elimde veri olmadığı gibi, bu yatırımların ne şekilde yapıldığı hakkında da bilgim yok. Ama sonuçlar gözler önünde. Ben, haddim olmayarak, buranın sahte bir şehir olduğunu düşünüyorum. Amerikalı turistler yazın burayı istila ediyorlar, sosyalist dünyaya merakla bakıyorlar ve Birleşik Devletler’den ithal edilip Berlin’de New York’takinden daha ucuza satılan malları satın almak için bu fırsattan yararlanıyorlar…”
Batı Berlin’in bittiği noktada sosyalist dünya başlıyor. Márquez Doğu Berlin’i hayli kederli bulduğunu söylüyor. İnsanlar mutsuz görünmekte ve şehir oldukça bakımsız durumda:
Doğu Berlin’in içine nüfuz edildikçe, bir sistem değişikliğinden fazlası olduğu anlaşılıyor. Brandenburg Kapısı’nın her iki yanında birbirine zıt iki ayrı zihniyet var. Doğu bölgesinde dokunulmadan kalmış az sayıdaki binada top ateşinin yıkıcı izleri hâlâ görülebiliyor. Bombardımanların açtığı gediklerin arkasında kalan, zevksiz ve orta karar kalitede malların satıldığı mağazalar berbat durumda. Üst katları yalnızca iskelet halinde kalmış delik deşik binaların boydan boya uzandığı sokaklar var. İnsanlar hâlâ alt katlarda tıkış tıkış yaşamayı sürdürüyorlar, ne banyo var ne de akan su, çamaşırlar tıpkı Napoli’nin ara sokaklarında olduğu gibi kurusun diye pencerelere asılmış. Geceleri Batı Berlin’i rengârenk kaplayan reklam ışıklarının yerine şehrin doğu tarafında yalnızca kızıl yıldız parlıyor.”
Çekoslavakya ise tam bir sürpriz olur. Sanki sosyalizm buraya hiç uğramamış gibidir. İnsanlar hallerinden memnun görünmekte, Prag ise Sovyet etkisinden neredeyse nasibini almamış izlenimi vermektedir:
“… Hayatından az ya da çok hoşnut olmayan hiçbir Çekle karşılaşmadım ben. Öğrenciler, yabancı edebiyata ve basına uygulanan gereksiz denetim ve yurtdışına seyahat etmekteki güçlükler karşısında hoşnutsuzluklarını zar zor gösteriyorlar.”
“Çek yöneticilerin Moskova’ya en sadık yöneticiler olduğunun söylenmesine rağmen, Sovyet etkisini belirlemek zor. Kızıl yıldız, lokomotiflerin ve kamu binalarının üzerinde duruyor ama iğreti görünmüyor. Biz ortalıkta tek bir Sovyet askeri görmedik. Mermerler ve Moskova’nın kremalı pastaları andıran o kahredici binaları Prag’ın mimari birliğini yok edememiş…”
Polonya’da ise yoksul ama mağrur bir halkla karşılaşıyor. İlginç olan, sosyalist düzene rağmen insanların dinle olan ilişkilerini bir biçimde sürdürüyor olmaları. Aynı anda hem komünist hem Katolik olduğunu söyleyen insanlarla karşılaşıyor Márquez:
“Genel görünüm derin bir yoksulluğu yansıtıyor. Doğu Almanya ve Macaristan’dakinden daha etkileyici bir yoksulluk. Ama Polonyalıların lehine olan bir olgu var: Sürüp giden yokluklara maruz kalmış, savaş yüzünden paramparça olmuş, şehri yeniden inşa etmenin getirdiği zorluklardan ve yöneticilerinin işledikleri hatalardan perişan olmuş bu insanlar, belli bir asalet içinde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Onarım görmüşler ama kırılıp dökülmemişler. Anlatılamayacak derecede yoksul bir halk ama en azından Doğu Almanya’da görülmeyen bir isyankârlık içinde göğüs geriyorlar bu yoksulluğa. Polonyalılar, o eski püskü giysileri ve yıpranmış ayakkabılarının içinde, insanda saygı uyandıran bir şekilde vakarlarını koruyorlar.”
İkinci Dünya Savaşı’nda taş üstünde taş kalmamış hale gelen Varşova’nın yeniden inşa edilmesi ise apayrı bir ulusal çaba gerektirmiş:
“İlk önce şehri kâğıt üzerinde yeniden inşa etmişler: planlarla, fotoğraflarla, tarihî belgelerle. Akademisyenlerden oluşan bir komisyon, yeni şehri eskisinin tıpatıp aynısı olması için, yeniden inşa edilen binaların gerçeğe uygunluğunu denetlemiş. Ortaçağ’dan kalma surları yeniden yapmak için, formülü yüzyıllar önce yok olmuş özel tipte tuğlalar üretmek zorunda kalmışlar.”   
Tarım Fuarı’na katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne geçen yazar orada büyüklük ve boyut algısını zorlayan bir Moskova’yla karşılaşıyor:
“Moskova – dünyanın bu en büyük köyü – insani ölçülerde yapılmamış. Yorucu, şaşırtıcı, ağaçsız bir yer. Ukrayna köylerindeki aynı minik evlerin müthiş boyutlarda büyütülmüş şekli...”
“… Sınıfların ortadan kalkması hayret verici bir şey. Herkes eşit, herkes aynı düzeyde, herkes kötü dikilmiş eski püskü giysiler içinde, ayaklarında kalitesiz ayakkabılar var. Hiç acele etmiyorlar, telaş yok, sanki yaşamak için her şeyi ağırdan alıp tüm vakitlerini kullanıyorlar. Burada da köylerdeki aynı saf, iyi kalpli ve sağlıklı kalabalık kitleler var ama devasa boyutlarda…”
“Böyle bir ülkede oda tiyatrosu oynanması olacak şey değil. Ulusal Opera, Prens İgor operasını Bolşoy Tiyatrosu’nda bir hafta boyunca günde üç seans oynadı ve her birinde birbirinden farklı 600 aktör rol aldı. Hiçbir Sovyet aktörü günde bir kereden fazla sahneye çıkamazmış. Bir sahnede eser tam kadro oynanıyor, ayrıca yarım düzine de kanlı canlı at sahneye çıkıyor. Dört saat süren devasa boyutlardaki bu gösteri, Sovyetler Birliği’nin dışına çıkamaz. Yalnızca dekorları taşımak için bile 60 tren vagonu gerekiyormuş.”
Diğer yandan, fuarın yabancı ziyaretçilerin gözünü boyamak için hazırlanmış cafcaflı, neredeyse kusursuz havasından biraz uzaklaşmayı başardığında, şaşkın ve kararsız bir ülkeyle karşılaşıyor. Halkın son derece sade, iyi kalpli ve içten olduğunu söylüyor ancak dünyayı hiç tanımadıklarını ve ABD’ye karşı korkunç bir aşağılık kompleksine sahip olduklarını da sözlerine ekliyor:
“Haritalar üzerinde çok seyahat eden ve dünya coğrafyasını ezbere bilen Sovyet halkı, gazetelerdeki güncel haberlerden inanılmaz derecede habersiz… Nasıl ki radyoların tek bir düğmesi var, devletin malı olan gazeteler de tek bir dalga üzerinden yayın yapıyor: o da Pravda. Marilyn Monroe’nun kim olduğunu bilen tek bir Sovyet insanına rastlamadım…”
Lenin neredeyse kutsal bir konumda ancak Stalin için aynı şey söylenemez:
“Franz Kafka’nın kitapları Sovyetler Birliği’nde bulunmuyor. Onun, zararlı bir metafiziğin havarisi olduğunu söylüyorlar. Yine de Kafka’nın Stalin’i anlatan en iyi yazar olması mümkün… Moskova’da konuştuğumuz insanlardan hiçbiri onu gördüğünü hatırlamıyor. Kremlin’in balkonunda yılda iki kez görünmesine tanık olanlar, yüksek Sovyet yöneticileri, diplomatlar ve silahlı kuvvetlerden elit birkaç birlikmiş. Bu gösteri sırasında halk Kızıl Meydan’a giremezmiş. Stalin bir tek Kırım’da tatile gitmek için çıkarmış Kremlin’den dışarı… Dinyeper barajlarının inşasına katılmış bir mühendisin anlattığına göre – Stalin iktidarının doruğundayken – öyle bir an gelmiş ki, varlığından kuşku duymaya başlamışlar.”
“… Öldüğünden beri de sistemi çözmeye çalışmaktan başka bir şey yapılmamış. İnşaatları, siyaseti, kamu idaresini, özel ahlakı, sanatı, dil çalışmalarını, bürosundan dışarı adım atmadan, bizzat kendisi denetlemiş… Stalin sisteminin ne olduğunu Moskova’da bana anlattıkları akşam, Kafka’nın eserinde daha önce yazılmamış hiçbir ayrıntıyla karşılaşmadım...”
Kitap, yazarın Macaristan’a dair gözlem ve düşünceleriyle son buluyor. Gezi, 1956 Macar Devrimi’nin hemen ertesi yılına denk geldiğinden, topluma müthiş bir güvensizlik ve paranoya halinin hâkim olduğunu söylüyor. Özellikle de yabancılara karşı… :
“Dünyayı sarsan o olaylardan neredeyse bir yıl sonra, Budapeşte hâlâ oturmamış bir şehirdi. Tramvay yayları yerlerine konmamıştı, ayrıca trafiğe hâlâ kapalı olan geniş alanlar gördüm. Kılıksız, hüzünlü, dalgın kalabalıklar, temel ihtiyaç maddelerini satın alabilmek için ucu görünmeyen kuyruklara giriyorlardı. Tahrip edilen ve yağmalanan dükkânlar henüz inşa aşamasındaydı… Şehir merkezindeki pek az binanın cepheleri hasar görmemiş durumdaydı. Budapeşte halkının binaların içine sığındığını, dört gün ve dört gece boyunca Rus tanklarına karşı mücadele verdiğini sonradan öğrendim.”

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Alman Ekmeği – Bekir Yıldız


1933 Şanlıurfa doğumlu Bekir Yıldız’ın yazma serüveni çok erken yaşta başlamış. 1951 yılında ilk öyküsünü yayımlayan yazarın edebiyatında, özellikle iki konunun ağırlıklı bir yeri var: Almanya’ya işçi olarak giden insanlarımızın oradaki yaşamları, gelişmiş ve neredeyse mekanik bir Batı toplumunda karşılaştıkları sorunlar ile genelde Anadolu, özelde de Güneydoğu Anadolu insanın hayat şartları, acımasız töreler, ağalık sistemi, işsizlik, yoksulluk ve benzeri meseleler…  
1974 yılında yayımlanmış olan Alman Ekmeği bir öykü kitabı. Yıllarca Almanya’da çalışıp yurduna dönmüş bir Türk işçisinin yıllar sonra yeniden Almanya’ya gidişiyle başlıyor. Bu defa amaç biraz da geçmişle hesaplaşma. Her bir öykü dünde kalan bir kapıyı aralıyor. Kiminde bizi yıllarca çalıştığı fabrikaya, kiminde ailesiyle birlikte oturduğu eve, kiminde de çocuklarının gittiği kreşe götürüyor. Bazı Alman arkadaşlarını ve ailelerini tanıyoruz bu arada. Kısa diyaloglar, izlenimler, bir dolu buruk anı ve bireysel acılar… Her biri Alman sistemine, toplumuna dair bir şeyler söylüyor. Fonda ise acımasız bir kapitalist çark… Irk, dil, din tanımadan herkesi mağdur edebilir. Öyküler kısa kısa ancak bir o kadar da sert ve vurucu. Göç edebiyatına ilgi duyanlara…
 

24 Temmuz 2016 Pazar

Bir Cinayet Romanı – Pınar Kür


Bir Cinayet Romanı henüz polisiye türün edebiyatımızda çok da rağbet görmediği bir dönemde yazılmış ilginç bir roman. 1989 yılında yayımlanmış olan kitap her ne kadar bahsi geçen türün tüm özelliklerini taşısa da gerçeklikle kurgunun birbirine dolandığı yapısıyla onlardan bir biçimde ayrılıp post modernizm alanına geçiş yapıyor. Yazarın bolca ortalarda olduğu, romanı yazış sürecine kahramanlarını da – ki burada cinayeti çözecek kişi, katil ve maktulden söz ediyoruz – kattığı ve kurguyla gerçek olanın bir noktadan sonra artık ayırt edilemediği bir yapı söz konusu. Bir yandan cinayet ya da bir dizi cinayetle sonuçlanacak olaylar yazarın müdahaleleri ile yavaş yavaş gelişirken, bir yandan da romanın yazılışına tanıklık ediyoruz.
Kısa, felsefi bir girişle başlıyor hikâye: “Bir cinayet olayı ne zaman başlar? Öldürme düşüncesi aklınıza düştüğünde mi? Öldürme düşüncesini hemen reddedeceğinize ya da kısa bir süre sonra unutacağınıza, yavaş yavaş geliştirmeye koyulduğunuzda mı? Öldürme düşüncesi öldürme kararına dönüştüğünde mi? Öldürme kararı uygulandığında mı? ...” Hemen ardından cinayeti çözmesi beklenen kişiyi kendi ağzından tanıyoruz. Bildik cinayet romanlarından alışık olduğumuz dedektiflere hiç benzemeyen biri bu kişi. Aileden kalma yalıda yaşayan, karısı tarafından terkedilmiş, kendisini mükemmel bir tembel olarak tanımlayan gayet tuzu kuru bir matematik profesörü. Tıpkı romanın diğer kimi kahramanları gibi yazarın geçmişten tanıdığı biri. Onun ardından, cinayete kurban gitmesinin çok büyük bir olasılık olduğunu daha kitabın başında anladığımız L’ye ve katil Y’ye geliyor sıra. Her biri yazarın isteği üzerine günlüklerle katılıyorlar yazma sürecine. Böylece, yazar ve roman kahramanları el ele verip bir cinayet romanı ortaya çıkarıyorlar. Bir Cinayet Romanı kurgusu ile olduğu kadar karakterlerin başarıyla çizilmiş portreleriyle de öne çıkan kitaplardan.

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Ben Ruhi Bey Nasılım – Edip Cansever

Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey
Nasılım
Bir yaz ikindisinden çıktım geldim
Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
Kapıyı iyice kapadım
-Kapadım mı, evet, kapadım-
Çitlenbik ağacının altından geçtim
Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
Dişlerimle sıyırdım
Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi
Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
İyice duydum
Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
                                                          
Ben Ruhi Bey Nasılım, Edip Cansever, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2016
 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Fotoğrafta Kadın da Vardı – Heinrich Böll


1972 yılında yayımlanmış olan Fotoğrafta Kadın da Vardı (Gruppenbild mit Dame) daha çok öykücülüğü ile bilinen Nobel Ödüllü Alman yazarı Böll’ün başyapıtı kabul ediliyor. Şu cümlelerle başlıyor kitap: “Olayın birinci bölümündeki dişi kahraman kırk sekiz yaşında bir kadın, Alman, 1,71 boyunda, 68,8 kg ağırlığında (ev giysileriyle), yani ideal kilonun 300-400 gram altında, koyu mavi ile siyah arasında değişen gözleri, hafif kırlaşmış, düz dökülen, başını miğfer gibi saran gür sarı saçları var. Kadının adı Leni Pfeiffer, kızlık adı Gruyten, çalışma süreci denilen o tuhaf süreç içinde, bazen ara vermiş olsa da otuz iki yıl geçirmiş; beş yıl eğitimsiz yardımcı eleman olarak babasının bürosunda, yirmi yedi yıl vasıfsız işçi olarak fidanlık işinde…”
Kitabın ilk cümlelerinden itibaren azar azar tanımaya başladığımız Leni adlı karakter üzerinden Alman toplumunun yaklaşık elli yıllık bir dönemini son derece eleştirel ve alaycı bir dille masaya yatırıyor Böll. 1920’li yılların başından 1970’e uzanan bir dönemi romanına arka plan yapıyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan her anlamda yenik çıkmış 1920’lerin Almanya’sından, aralarında Türk işçilerin de bulunduğu yabancı işçilere ev sahipliği yapan Almanya’ya uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Tabii en çok da İkinci Dünya Savaşı yıllarında duruyor. İnsancıl bakış açısını ve üslubunu elden bırakmadan bir toplumun kötülüğe teslim oluşunu gözler önüne seriyor.
Böll çok ilginç bir teknik kullanmış romanında. Kitabın hemen başında 48 yaşında olduğunu söylediği Leni adlı karakterin tüm yaşamını onu bir biçimde tanımış ya da halen tanımakta olan kişilerin tanıklığı aracılığıyla öğreniyoruz. Yazar tüm bu tanıkları çoğu defa birden fazla olmak üzere ziyaret ediyor roman boyunca. Çoğu Leni’den yaşlı olan bu kişilerden Leni’nin dünü ve bugünü hakkında bilgi topluyor. Tıpkı bir bina inşa eder gibi – kimi zaman da bir yapboz yapar gibi – yavaş yavaş ve büyük bir titizlikle inşa ediyor kitabını. Bu sırada, fonda büyük günahlar işlenirken, bir toplumun kötülükle imtihanına tanıklık ediyoruz. Kendi çıkarlarını zerre kadar umursamayan, hatta çoğu zaman onların farkında bile olmayan, neredeyse meleksi Leni karakteri koca bir toplumun günahlarını affettirmeye yetmese de insana olan umudumuzu canlı tutmaya yetiyor.