18 Mayıs 2012 Cuma

Fareler ve İnsanlar – John Steinbeck


İnsan olma, insana, sevgiye ihtiyaç duyma, insanca yaşama, kök salma, yer yurt sahibi olma, umut etme, bağlılık, fedakârlık, iyilik, kötülük ve daha nice durum, istek ve duygu üzerine tek kelimeyle “muhteşem” bir eser. Çocukluğumdan beri döne döne okuduğum onlarca kitaptan biri. Gazap Üzümleri, Tatlı Perşembe, Sardalye Sokağı, İnci, Bitmeyen Kavga ve diğerleri… Hepsini ama hepsini yok varsayın. Yalnızca Fareler ve İnsanlar (Of Mice and Men) Steinbeck’i Steinbeck yapmaya yeter. Bu kitaba dair çok şey söylemek istemiyorum. Anlatılabilecek kitaplardan biri değil bu. Çok yoğun bir duygusu var ve bu duygu ancak okuyarak hissedilebilir.
En basit ifadeyle, Steinbeck iki adamın hikâyesini anlatıyor bize. George ve Lennie… Biri ufak tefek, zeki… Diğeriyse, iriyarı, bir boğa kadar güçlü ve bir o kadar da saf ve çocuksu… Korunmaya muhtaç… Yolları henüz çocukken kesişir. Bir daha da ayrılmazlar. George Lennie’nin teyzesine ölümünden sonra onu koruyup kollayacağına söz verir. Birlikte çiftlik çiftlik dolaşıp ırgatlık yapmaya başlarlar. Taa ki…
Kitaptan küçük bir alıntı:
….George’un sesi pekleşti, tok bir tona büründü, kelimeler çok söylenmiş, çok tekrarlanmış olduklarını belli edercesine, düzenli bir biçimde dökülmeye başladı ağzından. “Bizim gibi çiftlik ırgatlığı yapanlar, dünyanın en yalnız insanlarıdır hep,” dedi. “Ne aileleri vardır, ne de yerleri yurtları. Bir çiftliğe gelir, çalışır didinir, biraz para kazanır, sonra kente inip o parayı deve yaparlar. Bir de bakarsın, kuyruğunu kıstırmış, başka çiftliğe gidiyor. Yaşamdan bekledikleri hiçbir şey yoktur.”
Lennie keyfinden bayılmıştı. “Tamam. Tamam! Şimdi de biz nasılız, onu anlat.”
George devam etti: “Biz onlar gibi değiliz. Bizim bir geleceğimiz var. Derdimizi paylaşacak, bizi seven biri var. Başımızı sokacak yer bulamadık diye barlara dalıp paramızı son kuruşuna kadar harcayanlardan değiliz biz. Öyleleri hapse girse, kimsenin umurunda olmaz. Ama biz öyle değiliz.”
Lennie atılıp onun sözünü kesti: “Biz öyle değiliz! Neden değiliz? Çünkü sen bana bakarsın, ben bana bakarım da ondan.” Sevinçle güldü.
Bu kitabı bilen bilir. Bilmeyenlerse çok şey kaçırıyor.

6 Mayıs 2012 Pazar

Amerika – Franz Kafka

Kendisini baştan çıkaran hizmetçi kadını hamile bıraktığı için ailesi tarafından apar topar Amerika’ya postalanan Karl Rossmann adlı on altı yaşında bir gencin hikâyesi ilginizi çeker mi? Yazarı Kafka ise muhtemelen çeker. Amerika ya da diğer adıyla Kayıp (Amerika/Der Verschollene) Kafka’nın yazdığı ilk roman… Tıpkı, Dava, Dönüşüm ve diğer kültleşmiş Kafka eserleri gibi ancak yazarın ölümünden sonra yayımlanmış ve okuyucusuyla buluşabilmiş. 1883 yılında Alman asıllı Yahudi bir tüccarın en büyük oğlu olarak Prag’da doğan Kafka, sanata, özellikle de edebiyata olan düşkünlüğüne rağmen, ailesinin isteği üzerine hukuk eğitimi alır. 1902 yılında tanıştığı Max Brod sayesinde Prag’ın edebiyat çevrelerine girer. Mezun olduktan sonra bir yandan hukuk danışmanlığı yaparken, bir yandan da hiç durmadan yazar. Yargı, Dönüşüm, Amerika/Kayıp, Dava arka arkaya gelir. Bir dizi nişanlılık, gönül macerası da beraberinde… Kafka, 1924 yılında veremden öldüğünde sadece kırk yaşındadır. Arkadaşı Max Brod’a ölümünden sonra tüm eserlerini yakmasını vasiyet eder. Ancak Max Brod bu vasiyete uymaz ve bu sayede de eşsiz bir hazine yok olmaktan kurtulur. Bugün Kafka ve o müthiş Kafka dünyası birer efsaneye dönüşmüş durumda… Eserleri edebiyat tarihinin en çok incelenen, üzerinde en çok konuşulan eserleri arasında… Çok katmanlı okumaya elverişli, bol sembollü, metaforlu Kafka eserleri, birbiriyle çelişen farklı farklı yorumları, değerlendirmeleri de beraberinde getiriyor. İyi ki varsın Kafka deyip, dönelim romanımıza…
Karl Amerika’ya varır varmaz bir dizi absürd olayın ortasında, yıllar önce Amerika’ya göç etmiş, orada hem senatör hem de çok zengin bir iş adamı olmuş dayısı ile karşılaşır. Ve derhal dayısı tarafından himaye edilir. Ancak bu koruma anlamsız bir nedenden ötürü kısa sürede son bulur. Karl ülkesinden getirdiği bir bavul ve bir miktar parayla ortada kalıverir. Amerika’da, hem fırsatlar hem de yoksulluklar ülkesinde, yeniden yapayalnız ve korumasızdır. Acilen bir iş bulmak ve başının çaresine bakmak zorundadır. Yolu kurnaz ve serseri iki göçmenle kesişir. Karl saf olmasına saftır ama aptal da değildir. Bu ikisinden kendisine ancak kötülük geleceğini anlayınca hemen ayrılır ve tesadüfen bir otelde asansörcü olarak iş bulur. Ancak orada da uzun süre barındırılmayacaktır. Lütfen bir an için kendinizi Karl’ın yerine koyun ve onu anlamaya çalışın. On altı yaşında, Amerika gibi devasa ve hiç de tekin olmayan bir ülkede yapayalnız olsanız ne yapardınız? Üstelik Karl kadar da iyi niyetli olsanız… Tutunmayı nasıl başarırdınız? Tıpkı Dönüşüm’deki Gregor Samsa ya da Dava’daki Josef K. gibi, Karl da bir türlü içine düştüğü çukurdan çıkmayı başaramıyor. Bir sürü saçma engel elini kolunu bağlıyor. Okuyucu, kahramanın sürekli olarak bir otorite karşısında – bir gemi kaptanı, nüfuzlu bir dayı ya da bir personel müdürü hiç fark etmez –  haklıyken haksız duruma düşme, çaresiz kalma ve pes edip haksızlığa teslim olma hallerine tanıklık ediyor. İnsan Kafka okurken kendisini müthiş bir çaresizliğin, yalnızlığın ve tutunamama duygusunun içinde buluveriyor (Hatta roman kahramanının hissettiğinden de çok). Ancak romanın genel havasının Dava’da ya da Dönüşüm’de olduğu kadar karamsar olmadığını da belirtmeliyim. Birbirini izleyen absürd/saçma durumların okuyucuyu sıkça gülümsettiği de oluyor. Keza Amerika’da en ciddi durumlarda bile inanılmaz bir saçmalık var. Örnek mi? Karl’ın dayısı ile aniden, hem de daha Amerika’ya adım atar atmaz karşılaşıvermesi, bu duruma neredeyse hiç şaşırmaması, bir süre sonra dayının Karl’a başının çaresine bakmasını söylemesi, buna yol açan olayın saçmalığı ve Karl’ın bu durumu da gayet normal bir durummuş gibi sakince kabul edişi ve bunun gibi bir sürü olay… Müthiş bir ironi ve mizah duygusu egemen tüm romana… Okuması zevk veren güzel bir kitap Amerika… Karl da çok sempatik ve sevimli bir roman kişisi… Özellikle de tüm o saçmalığın ortasındaki ciddi ve soğukkanlı haliyle… Bu kitabı mutlaka okuyun derim.
Not: Prag’a yolunuz düşerse, Kafka Müzesi’ne de mutlaka uğrayın.

1 Mayıs 2012 Salı

yalnızlığı denemek – Attilâ İlhan

……….
sevmek insanın yüreği kadar
küçükse büyüğünü taşıyamazsın
yalnızlığı da dene oldu olacak
nasıl yankılanır derinden derine
iyi midir kötü mü çıkaramazsın

insanı ancak kendisi tamamlar
içinde başka dışında başkasın
eksiğin fazlana elbet bulaşacak
öbürü sığacak bunun derisine
yoksa sabaha sağ çıkamazsın