28 Temmuz 2012 Cumartesi

Sinek Isırıklarının Müellifi – Barış Bıçakçı

Sanırım son dönem Türk edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri Barış Bıçakçı. 1966 Adana doğumlu. 2004 yılında yayımladığı, filmi de çekilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanını okumaktı niyetim. Kısmet geçen sene yayımlanan Sinek Isırıklarının Müellifi adındaki son romanınaymış. Hikâye romanın başkahramanı Cemil’in babasının ölüm döşeğinde olduğu hastanede başlıyor. Geçmişten bir sahne… Sonradan öğreniyoruz ki, Cemil karısı Nazlı ile orada tanışıyor. Bir sonraki bölümde Cemil İstanbul’da bir yayınevinde… Yazmış olduğu romanı değerlendirmeleri için yayınevine teslim etmeye gelmiş. İşini halledip Ankara’ya dönüyor. Ankara’da doktorluk yapan karısı Nazlı ile birlikte bir toplu konutta yaşıyor. Yıllarca inşaat mühendisi olarak çalıştıktan sonra istifa edip, kendisini tutkuyla sevdiği edebiyata veren Cemil karısı ile rollerini değiş tokuş etmiş. Bütün gününü evde iş yaparak, okuyup yazarak geçiriyor. İstanbul’dan döndükten sonra meraklı bir bekleyiş başlıyor Cemil için. İlk roman yayınlanacak mı, yayınlanmayacak mı? Bu arada, geri dönüşlerle Cemil’in, Nazlı’nın ve ilişkilerinin dününe tanıklık ediyoruz. Her ikisi de kırklı yaşlarında olan kahramanlarımız birbirlerini seviyorlar sevmesine ama ilişkilerinde bir bezginlik de yok değil. Gizliden gizliye yeniden aşık olma, genç olma, başa dönme arzusu Cemil’i de Nazlı’yı da ele geçirmiş. Toplu konutta yaşanan gri, ruhsuz yaşam da çiftin gizli mutsuzluğuna tuz biber ekiyor. Ne yalan söyleyeyim, çok ısınamadım ben bu romana… Kahramanlarına da öyle… Nazlı’nın kendi bezginliğine rağmen, Cemil’in sorumluluğunu yüklenmiş olması, Cemil’in yaşama karşı pasif, çekingen tavrı, eylemsizliği aşırı teslimiyetçi geldi. Yer yer çok sevdiğim Oktay Akbal tarzı bir varoluşçuluk hissetmedim değil. Dostoyevski’den Nabokov’a, Faulkner’dan Oktay Rıfat’a edebiyatın ustalarının satırlar arasından okuyucuyu selamlaması da hoşuma gitti. Ama galiba hepsi bu… Sanırım ilk fırsatta Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okumalıyım.

eski sinemalar– Attilâ İlhan

karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
ıssız sarayların güngörmez prensiyim
yalnızlığımı belki bir aşk tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

……………..

Yevgeni Onegin – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Puşkin (1799-1837), nam-ı diğer Şair, Rus edebiyatının tartışmasız en büyük isimlerinden biridir. Dünya edebiyatında inci gibi parlayan bir dönemin, görkemli 19. yy Rus edebiyatının öncülüğünü yapan isimdir. Arkalarından tüm zamanların en büyük isimleri,  edebiyatın dahi çocukları gelir: Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov… Puşkin, komplo olduğu söylenen bir düello sonunda, zamansız hayata gözlerini yumduğunda geride müthiş eserler bırakmıştır. Bir şiir-roman olan Yevgeni Onegin onlardan biridir. Şairin başyapıtıdır. 1823’te yazmaya başladığı eserini 1830’da tamamlamıştır Puşkin. Mutsuz bir aşk hikâyesini anlatır yapıtında. Ama her şeyden önce kent ve taşra yaşamıyla, insanıyla Rusya’yı resmeder. Kendi döneminin Rusya’sını… Kitaba adını veren Yevgeni Onegin şiir-romanın başkişisidir. Hayatta hiçbir gayesi olmayan, genç ve yakışıklı bu genç adam kısa sürede Moskova sosyetesinin en gözde ve çapkın bekârlarından biri haline gelir. O gönül macerasından bu gönül macerasına, o partiden şu baloya, o operadan diğerine o kadar hızlı ve anlamsız bir hayat sürer ki, kısa sürede tüm duygularını yitirir. Genç yaşında aşkı ve yaşamı tüketmiş, her şeyden soğumuştur. Tam o sırada, babasının ani ölümüyle bir dolu alacaklıyla karşı karşıya kalır. Kısa süre içinde ölen amcası imdadına yetişir. Onegin büyük bir yurtluğa ve servete konmuştur. Tam da Moskova’dan, gönül maceralarından, debdebeli hayatın çekiminden yorulduğu, koptuğu günlerde… Genç Onegin Moskova’dan ayrılıp amcasından kalan yurtluğa yerleşip inzivaya çekiliverir. Kimselerle görüşmeden, bomboş geçirir günlerini. Neye el atsa sonunu getiremez. Genç Lenski’nin aynı köyde bulunan mülküne gelip yerleşmesiyle romanımızın seyri yavaş yavaş değişmeye başlar. Onegin ve Lenski arkadaş olurlar. Yirmi altısındaki Onegin ne kadar deneyimli, duygusuz ve bencilse, on sekiz yaşındaki Lenski o kadar romantik, tutkulu ve naiftir. Şair’in tabiriyle “dalga ve kaya, şiir ve düzyazı, buz ve yalaz” gibidirler. Lenski aynı köyde yaşayan Olga ile nişanlıdır. Nişanlısı için şiirler yazar. Onegin kayıtsızlıkla izler genç Lenski’nin coşkusunu. Olga ile tanıştığında bu genç ve saf kızı çok sıradan bulur. Ablası Tatyana’dır onun dikkatini çeken. Olga’nın al yanaklı, uysal güzelliğinin yanında Tatyana o yabanıl, ürkek ve kederli haliyle ne kadar da başkadır. Ancak aşk Onegin’in çok uzağındadır. Tatyana’nınsa çok yakınında… Umutsuzca aşık olur Onegin’e ve aşkını bütün içtenliğiyle dile getirir. Karşılık bulamaz. Reddedilir. Günün birinde her şey tersine dönecektir. Onegin umutsuzca Tatyana’ya aşık olacak, ancak bu defa reddedilen kendisi olacaktır. İşte romandan küçük bir alıntı:  

O zaman – doğru değil mi – o çölde,
Değersiz söylentilerin uzağında,
Siz beni beğenmemiştiniz… Neden
Şimdi koşuyorsunuz peki ardımda?
Neden ben sizin gözünüzün erimindeyim?
Yüksek toplumun seçkin yerindeyim,
Orada görünmek zorundayım diye mi,
Kocam savaşta malul düştüğünden mi,
Bu yüzden bizi sevmekte olduğundan mı saray?
Şimdi benim herhangi bir yüz karam
Hemen herkesçe fark edilecek olduğundan mı
Ve getirebilecek olduğundan mı size
Gönül çekici bir onursal düzey?
Çeviren:  Azer Yaran

Tatyana en sevdiğim kadın roman kahramanlarının başında gelir. Puşkin müthiş derecede içten, tutarlı ve duygulu bir karakter yaratmış. Belki de kendi idealini yaratmış. Tatyana’nın yukarıda alıntılamış olduğum sözleri Onegin’in kendisini reddettikten sonra neler olduğuna dair çok şey söylüyor. Son olarak, Lenski-Olga çiftinin yazgısının da – daha çok da zavallı Lenski’nin - Onegin’in acımasızlığından payını alacağını belirtmeliyim.

Son not: Sanırım sinemada Onegin’i en iyi Alain Delon canlandırabilirdi. Bu kitabı her okuduğumda, Onegin o duygusuz, baştan çıkarıcı ve soğuk haliyle Alain Delon’u anımsatır bana. Yüzünün yerine Delon’un yüzünü koyarım. Daha çok da kırklı yaşlardaki halini…


19 Temmuz 2012 Perşembe

Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel García Márquez


1960’lı yıllarda Latin Amerika yazınında müthiş bir patlama (el boom latinoamericano) yaşanır. Mario Vargas Llosa, Carlos Fuentes, Julio Cortázar gibi genç yazarlar, neredeyse eşzamanlı olarak kendilerine dünya çapında ün ve popülerlik kazandıracak eserlere imza atarlar. Maria Vargas Llosa 1962’de Kent ve Köpekler’i yayımlar. Aynı yıl Carlos Fuentes’in Artemio Cruz’un Ölümü okuyucusuyla buluşur. Bir yıl sonra ise, Julio Cortázar’ın kült romanı Seksek yayımlanır. Müthiş bir dönemdir bu. Tıpkı 19. yüzyılda Rus edebiyatında yaşanan o muazzam dönemi anımsatır. Peru’dan Arjantin’e, Meksika’dan Kolombiya’ya 20. yüzyılın en yetenekli yazarları, değişik teknik ve anlatımlarla inanılmaz kitaplar yazarlar. Bu yazarlar arasında belki de kitapları en çok okunan ve başka dillere çevrileni 1928 doğumlu Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez olur. Büyülü gerçekçilik olarak adlandırılan, hikâyenin, gerçekle fantezinin harmanlanması yoluyla anlatıldığı akımın en güzel örneklerini verir. 1967 yılında yayımladığı Yüzyıllık Yalnızlık (Cien años de soledad) tüm dünyada büyük yankı uyandırır. Gerek anlatım biçimi, gerek işlediği konu, gerekse roman karakterleriyle okuyucuya akıl almaz ilginçlikte bir şölen yaşatan Márquez, arka arkaya birbirinden güzel yapıtlar verir. Kolera Günlerinde Aşk, Kırmızı Pazartesi, Albaya Mektup Yazan Kimse Yok, Aşk ve Öbür Cinler, Yaprak Fırtınası gibi, edebiyatın farklı türlerinde verdiği eserler hep çok sevilir, çok okunur. Márquez 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biridir ve hiç şüphesiz edebiyat tarihinde ismi daima en ön sıralarda anılacaktır.
Gelelim romanımıza… Yüzyıllık Yalnızlık’ta Buendia ailesinin yedi kuşağının hikâyesine tanıklık ederiz.  Amca çocukları olan Ursula Iguarán ile José Arcadio Buendia çiftinin, ailelerinin karşı çıkmasına rağmen evlenmesiyle başlar bir bakıma hikâye. Geçmişte Ursula’nın bir teyzesi ile José Arcadio’nun  bir amcası evlenmiş ve domuz kuyruğu ile doğan bir çocukları olmuştur. Zaman içerisinde, Ursula ile José Arcadio, Aureliano, José Arcadio ve Amaranta adını verecekleri üç sağlıklı çocuğa sahip olsalar da, ensest ve sakat çocuk sahibi olma korkusu roman boyunca tıpkı bir gölge gibi kahramanlarımızın peşini bırakmaz. Ensest, romanın ana temalarından biridir. Nitekim aile nesiller boyu ensest ilişkiden yakasını kurtaramaz. Birinci nesilde amca çocuklarının evliliği ile başlayan hikâye, yedinci nesilde teyze-yeğen ilişkisinden domuz kuyruğu ile doğan çocuğun karıncalara yem olmasıyla son bulur. O ilk korku sonunda vücut bulmuş, bu da ailenin soyunun tükenmesine yol açmıştır.
Her ne kadar ensest, romanda önemli ve oldukça belirleyici bir role sahipse de, romanın ana teması hiç şüphesiz yalnızlıktır. Yedi nesil boyunca, roman kahramanları nasıl bir hayat sürerlerse sürsünler, onları bekleyen eninde sonunda mutlak bir yalnızlıktır. İster baba José Arcadio gibi denizi bulma hayaliyle dağları aşsınlar, ister yüzyıldan fazla yaşayan Ursula gibi aileyi bir arada tutmak ve evi – kendi tabiriyle delilerevini - çekip çevirmek için insanüstü çaba sarf etsinler, ister Albay Aureliano Buendia gibi otuz iki savaş yapsınlar, sanki ortak ve kaçınılmaz bir yazgıymışçasına – ya da bir seçim – vakti gelince koyu bir yalnızlığa gömülür ve yalnız ölürler. Bazen bir kestane ağacıyla neredeyse bütünleşerek, bazen yaşlılık gelip çatınca alıp başını giderek, bazen de bir çalışma odasına kapanıp tüm dünyayla ilişkiyi keserek…
Romanda öne çıkan bir diğer önemli unsur da olayların geçtiği kasaba ve eski ile yeninin çatışmasıdır. Roman yaklaşık 100 yıllık bir zaman diliminde Macondo adındaki hayali bir kasabada geçer. José Arcadio Buendia ve bir grup arkadaşının ailelerini de yanlarına katarak, iki yıl boyunca, denizi bulma umuduyla dağları aşarak vardıkları ve Macondo adını verip kurdukları bu kasaba, romanda çok önemli bir yere sahip. Márquez’in kendi doğup büyüdüğü kasabadan esinlenerek yarattığını söylediği bu kasaba, hem Kolombiya’yı hem de Latin Amerika’yı temsil etmekte bir bakıma… José Arcadio ve arkadaşları Macondo’yu kurduklarında, kasaba tüm yoksulluklara ve yoksunluklara rağmen, cennetten bir köşe gibidir. Bir mezarlığı bile olmayan, kimsenin suça ve ölüme tanık olmadığı kasabada herkes mutlu ve huzurludur. Günün birinde kasabaya bir sulh yargıcının atanması kasabada büyük şaşkınlık yaratır. José Arcadio, “Öylesine huzur içinde yaşıyoruz ki, içimizde eceli gelen bilen olmadı daha” sözleriyle bir sulh yargıcına hiç de ihtiyaçları olmadığını dile getirir. “Biz bu kasabada yazılı kâğıtla emir vermeyiz” der. Ancak değişim başlamıştır bir kere. Sulh yargıcının ardından ilk papazın gelişi de hoş karşılanmaz kasabada. Bunca yıldır papazsız da pekâla yaşayıp gittiklerini, ruhlarına kimse aracılık etmese de Tanrı ile işlerini yürüttüklerini söylerler. Ancak itirazları bir işe yaramaz. Kısa sürede bir kilise inşa edilir Macondo’da. Devlet ve kilisenin ardından yabancılar da gelir. Kurulan Muz Şirketi ile sömürüyle tanışır yerli halk. Tepki vermeye kalkışınca bedelini ağır öder. Bir zamanlar mezarlığı bile olmayan kasabada suç da, ölüm de sıradan hale gelir zaman içinde. Kasabanın kurulduğu ilk yıllarda Çingeneler sayesinde yeniliklerden ve dünyanın geri kalanından haberdar olan kasaba, zamanla telefon, tren yolu ve türlü türlü teknolojik gelişmeyle tanışmıştır ama huzur çok gerilerde kalmıştır artık. İç savaş, doğanın yol açtığı yıkımlar, yozlaşma arka arkaya gelmiş, Macondo tüm masumiyetini yitirmiştir. Buendia ailesi ve evi ile Macondo’nun kurulması, yükselmesi, düşüşe geçmesi ve yıkılışı neredeyse paralel bir biçimde gerçekleşir. Buendia soyu ortadan kalkarken, Macondo da yok olur. Sanki Buendia ailesinin çılgın öyküsü anlatılabilsin diye bir süreliğine var olmuşçasına sırra kadem basar. Çingene Melquiades’in elyazmalarının sırrı çözülür çözülmez…
Sözlerimi Márquez’in cümleleriyle bitirmek istiyorum: "Bu romanı büyük bir dikkatle ve keyifle okuyan ve hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan hiçbir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek satır bulamazsınız."

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Tünel – Ernesto Sábato


1948 yılında yayımlanan Tünel (El túnel) Arjantin edebiyatının en kült eserlerinden biri… 100 yaşına iki ay kala hayata veda eden Ernesto Sábato’nun (1911-2011) meşhur üçlemesinin ilk kitabı… Varoluşçu edebiyatın da en önemli örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Vaktiyle Albert Camus’nün Fransızca’ya çevrilmesi için önayak olduğu bu kitap vurucu bir itirafla başlıyor: “ Juan Pablo Castel yani María Iribarne’yi öldüren şu ressam olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım, olayı aşağı yukarı herkes anımsadığına göre kendim hakkında daha fazla açıklama yapma gereğini de duymuyorum.” Otuz sekiz yaşındaki ünlü ressam Castel hem romanın anlatıcısı hem de başkişisi… Resimleri sanat çevrelerinde çok beğenilen, ancak eleştirmenlerin görüşlerine zerrece önem vermeyen Castel son derece yalnız, uyumsuz, alaycı ve kibirli biri… Bir türlü anlaşılamadığına olan inancı nedeniyle giderek insanlardan ve yaşamdan uzaklaşmış. Çevresine bir duvar örmüş. Kibriyle birlikte insanlara olan nefreti ve yalnızlığı da artmış. “…Dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim, özellikle de insan kalabalıklarından…” Ancak kendince sebeplerden ötürü intiharı da düşünmüyor. “….Bu kâbustan kurtulmanın tek çaresi ölümdü, ölüm bir tür uyanıştı. Ama neye uyanmak? İşte bu kesin ve sonsuz hiçe uyanmanın çözümsüzlüğüydü beni intihar etmekten alıkoyan. Her şeye rağmen insanın var olana bir tutunmuşluğu vardı…” Herkesin bir umuda ihtiyacı vardır. Castel’in umudu ve yalnızlığının ilâcı da María Iribarne oluyor. Kendi sergisini ziyaret eden ve resimlerinden birine uzun süre dikkatlice bakan bu kadının kendi ruh arkadaşı olduğuna kanaat getiriyor. Belki sezgileri doğru söylüyor. Belki de insana ve aşka olan ihtiyacı ona bir oyun oynuyor. Haftalarca kadını düşünüyor. Ona yeniden rastlayacağı günü bekliyor. Nitekim beklediği gün geliyor ve tüm cesaretsizliğine rağmen kadınla tanışıp sevgilisi olmayı başarıyor. Castel’in yalnızlığı son bulmuştur bulmasına ama aşkını bir türlü doya doya yaşayamaz. Hastalıklı ve şüpheci kişiliği bir türlü huzur vermez ressama. Müthiş bir kıskançlık içini kemirmeye başlar. Bitmek bilmeyen sorularıyla sevgilisini de sıkboğaz eder. Diğer yandan kadının yaşantısı ve Castel’in sorularına verdiği yanıtlar da son derece gizemli ve tutarsızdır. Açık bir kadın değildir María. Bu durum, Castel’in şüphelerini pekiştirir. Aşkı nefrete dönüşmüştür artık. Marazi akıl yürütmeleri sonucunda kadını öldürüverir. Pişmandır ama iş işten geçmiştir artık. “…Ne olursa olsun tek bir tünel vardı, karanlık ve yalnız: benimki, çocukluğumun, gençliğimin, tüm yaşamımın içinden geçtiği o tünel. Aradaki duvarın cama dönüştüğü bir anda o kızı görmüş ve safça benimkine paralel başka bir tünelde yolculuk ettiğini düşünmüştüm, ama o gerçekte geniş dünyaya, sınırları olmayan dünyaya, tünellerde yaşamayanların dünyasına aitti…” Yalnızlığa, ruh eşi arayışına, aşka, marazi duygulara ve ölüme dair güzel bir roman. Basit ve derin… Yeraltından Notlar ve Bozkırkurdu’nu sanırım yeniden okumalıyım.

3 Temmuz 2012 Salı

Muhteşem Gatsby – F. Scott Fitzgerald

Caz Çağı olarak adlandırılan, Amerikan rüyasının tüm ışıltısı ve cazibesiyle bas bas bağırmaya başladığı 1920’lı yıllar, kalkınma, refah, New York… New York’ta büyük bir malikâne, lüks otomobiller, çılgın partiler, ünlü, zengin konuklar ve ilginç bir ev sahibi… Jay Gatsby… Yakışıklı, yalnız, son derece gizemli ve bir o kadar da uzak… F. Scott Fitzgerald’ın 1925 yılında yayımlanan ünlü romanı Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby), Nick Carraway adlı batı Amerikalı varlıklı bir aileye mensup genç bir adamın New York’a taşınarak borsa işine girmesiyle başlar. Nick New York’a gelir gelmez uçarı West Egg’de iki büyük malikânenin arasında kalan mütevazı bir eve yerleşir. Bu malikânelerden biri, evinde neredeyse tüm New York sosyetesini ağırlayan, ancak hakkında kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği meşhur Jay Gatsby’e ait olanıdır. Gatsby kısa süre içinde Nick’in de merakını uyandırır. Kimdir bu genç adam? Muazzam servetini nasıl yapmıştır? Oxford mezunu olduğu doğru mudur? Hakkında bir sürü soru ve rivayet dolanır ortalarda. Cinayet işlemiş olduğu dahi iddia edilir. Kısa süre içinde Nick Gatsby’in o görkemli partilerinden birine katılmak üzere davet alır. Böylece kendisini Gatsby’nin gizeminin en yakın tanıklarından biri yapacak olan ilk adım atılmış olur. İki adam giderek yakınlaşır. Özellikle de Gatsby’nin yoksul bir subay olduğu zamanlarda aşık olduğu ve unutamadığı Daisy’nin Nick’in yakın akrabası olduğunu tesadüfen öğrenmesiyle ikisi arasında bir sırdaşlık başlar. Gatsby, hiçbir zaman bütünüyle olmasa da, artık kendisinden ve geçmişinden bahsetmeye başlamıştır Nick’e. Nick büyük bir şaşkınlıkla Gatsby’nin onca yıl Daisy’yi bir an olsun aklından çıkarmadığını ve o akıl almaz servetini Daisy’yi günün birinde yeniden elde edebilmek adına yaptığını öğrenir.  Bu arada Daisy, Gatsby savaştayken Tom adında zengin bir adamla evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, Long Island’ın karşı yakasında yer alan kibirli ve ağırbaşlı East Egg’de oturmaktadır. Genç kadın, kendisini sürekli aldatan ve bunu kimseden gizlemeden yapan kocasını terk edecek basireti gösterememektedir. Nick’in yardımıyla Daisy ve Gatsby yeniden bir araya gelirler. Ancak olaylar öyle bir seyir izler ki, Gatsby onca yıl takıntılı bir biçimde sevdiği ve uğruna muhteşem bir servet yaptığı kadının tüm bunları hak etmediğini görür. O büyük hayal bir gecede uçup gider. Gatsby’nin ayakları artık yere basmaya başlamıştır. Ama artık çok geçtir.
Jay Gatsby hiç şüphesiz Amerikan edebiyatının en muhteşem karakterlerinden biri. İç dünyası, hırsı, adanmışlığı ve hatta takıntısı büyülüyor. Gatsby’nin ruhu ne kadar incelikliyse, Daisy’ninki o kadar sıradan ve acınası… Ne yazık ki dünya hiç de adil bir yer değil. Gatsby,  Daisy ve Tom gibilerin kibirli, duyarsız, bencil ve yozlaşmış dünyasına yenik düşüyor. Roman boyunca Nick’in – kendisi aynı zamanda romanın anlatıcısı - takındığı tutarlı ve adil tavır da oldukça etkileyici. Sezgileriyle, Gatsby’nin yanında yer alması gerektiğini biliyor ve ona göre hareket ediyor. Özellikle final bölümündeki tavrı hayranlık uyandırıyor. Gatsby’nin tüm o kokuşmuş kitleden ne kadar uzak olduğunu derhal görüyor ve hiç yanılmıyor.
Son not: Her ne kadar Gatsby Daisy’den büyük bir hayal yaratmış ve yıllarını onu tekrar kazanacağı günü bekleyerek geçirmişse de, James Gatz iken Muhteşem Jay Gatsby’ye dönüşme serüvenini sırf Daisy’ye duyduğu obsesif aşka indirgemek hata olur. Özellikle de romanın son bölümünde Gatsby’nin babasının Nick’e gösterdiği, eski bir kitabın arkasına alınmış notları göz önünde bulundurduğumuzda... Bunlar Gatsby’nin henüz küçük bir çocukken bile yükselme hayalleri kurduğunu, bu amaçla tüm gününü saat saat planladığını ve kendisini geliştirmeye çalıştığını gösteriyor.  Bazı romanlar ve roman kahramanları arasında muazzam bir ruhdaşlık yok mu? Gatsby size de bir parça Jack London’ın Martin Eden’ını anımsatmıyor mu? Eğer hala okumadıysanız, önce Muhteşem Gatsby’i, ardından da Martin Eden’ı okuyun derim. İkisine de bayılacaksınız.