26 Eylül 2012 Çarşamba

Taklitçiler – V. S. Naipaul


1901 yılından bu yana verilmekte olan Nobel edebiyat ödülü kimi zaman beraberinde yoğun tartışmaları da getirmiyor değil. Kimi isimlere hep bir parça şüpheyle yaklaşılıyor. Ödülle siyaset arasındaki ilişki de sıkça dillendirilmekte. 2001 yılında ödül alan Hint asıllı yazar Naipaul de şaibeyle yaklaşılan ve sıkça tartışılan yazarlardan biri. 1932 yılında İngiliz sömürgesi Trinidad’da dünyaya gelen yazar, on sekiz yaşında burs kazanarak İngiltere’ye gider ve Oxford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okur. 1954’ten itibarense kendini tamamen edebiyata adayarak yazarlığa başlar. İlk kitabı da aynı yıl yayımlanır. 1960 sonrası Asya, Amerika ve Afrika’da uzun yolculuklara çıkar ve gezi türünde eserler vermeye başlar. Gezdiği, gördüğü, gözlemlediği ülkeleri, oraların insanlarını, sistemlerini, yaşadıkları değişimleri yazar. En çok da kolonyal düzenin ve kültürün eski sömürgeler üzerindeki etkisiyle ilgilenir. 2001 yılında Nobel aldığında, bu ödülü hak etmediği, özellikle de Üçüncü Dünya’yı hiç sevmediği, emperyalist, ırkçı ve cinsiyetçi fikirlere sahip olduğu gerekçesiyle sıkça eleştirilerin hedefi olur. 19 Ekim 2001 tarihinde Radikal gazetesinde çıkan “Üçüncü Dünyanın Farklı Sesi” başlıklı makalesinde Orhan Pamuk, Naipaul’den şu sözlerle bahseder: Naipaul ne tam anlamıyla bir İngiliz Batılı, ne de öfkeli, ezik bir Üçüncü Dünya vatandaşıdır. Ama hem Batı’dan hem de Üçüncü Dünya’dan onda bir şeyler vardır. Naipaul, kuralcı, disiplinci, muhafazakâr bir İngiliz’in bakışıyla, Üçüncü Dünya ülkelerini, gevşeklik, hevessizlik, laçkalıkla ve bu ülkelerin vatandaşlarını da kural yoksunluğuyla, hatta ahlâksızlık ve kafasızlıkla suçlar. Bunlar başarılı birinci dünyalının fakir ülkelere küçümseyici bakışı gibi görünür. Fakat Naipaul bu ezik ülkelerin içinden gelir. O ülkelerde yaşayan insanların, yoksul ülkelerin yoksullarının ne hissettiğini oralarda yaşamış, oralarda büyümüş biri olarak içerden bilir.” Pamuk’a göre Naipaul’un farkı, kendi insanlarına “torpil” yapmayışı ve onları olduğu gibi göstermeye cesaret edişinden gelmektedir. Hatta bu noktada, Naipaul’un romanlarındaki kötücül, sevimsiz ancak alabildiğine gerçek tipleri, Márquez’in iyi huylu ve sevimli roman kahramanlarıyla kıyaslar ve bazı çıkarımlarda bulunur. Her ne kadar bu kıyaslamaya pek anlam veremesem de – insan Márquez’i bilgilenmek için okumasa gerek - , yazının geneli oldukça iyi. Bu tartışmalar, Naipaul’un saldırgan, sivri dili bir yana bırakılırsa, lehte ya da aleyhte Naipaul’le ilgili görüş belirtenlerin büyük çoğunluğu, Naipaul’un kesinlikle iyi bir yazar olduğu görüşünde birleşiyor. Gelelim Taklitçiler (The Mimic Men) romanına… Roman toplam üç bölümden oluşmakta... Karayipler’de yer alan İngiliz sömürgesi Isabella adasında doğup büyümüş olan Hint asıllı Ralph Singh’ın hikâyesine tanıklık ederiz roman boyunca. Ki bu hayali ada Naipaul’un Trinidad’ıdır aslında. Birinci bölüm Londra’da başlar. Başkahramanın burslu olarak geldiği Londra’daki öğrencilik dönemidir anlatılan. Üniversitede tanıdığı sıradan ve hırslı bir İngiliz kızla evlenip adasına döner Ralph ve ticarete atılır. Hızla zengin olur. Adanın diğer zengin ve köklü aileleriyle, son derece kozmopolit bir ortamda sadece eğlenmeye ve zevke odaklanmış olarak yaşamaya başlarlar. Dünyanın ve adanın geri kalanından kopuk, sahte ve yüzeysel bir yaşam sürmektedirler. Diğer yandan karısıyla olan ilişkileri giderek kötüleşir ve ilk bölüm İngiliz eşin adadan ayrılmasıyla son bulur. İkinci bölüm bütünüyle adada geçmektedir. Başkahramanımızın çocukluk yıllarına döner, ailesini, okulunu ve arkadaşlarını tanırız. Hep bir hoşnutsuzluk ve adadan kaçıp gitme isteği eşlik etmektedir kahramanımıza. Bir aidiyet sorunudur bu. Son bölüm ise, Ralph’in siyasetteki hızlı yükselişi ve aynı hızdaki düşüşüne ayrılmıştır. Sosyalist bir hareketle iktidara gelen Ralph ve arkadaşları hiç ummadıkları bir başarı elde ederler. Her şey bir oyun gibi başlamıştır. Ancak sürpriz biçimde bağımsızlık gelir. Sonrasındaysa işler yolunda gitmez. Tecrübesiz, hazırlıksız, gerçek bir yardımdan yoksundur ülke. İşler sarpa sarar. Ve Ralph’in düşüşü başlar. Roman, adadan sürgün edilmiş ve artık Londra’da bir otel odasında yaşayan başkahramanımızın yazar olarak hayatına devam etme kararıyla son bulur. Yazımı, romanın arka kapağındaki kısa tanıtım yazısından bir paragrafla bitirmek istiyorum: “Naipaul’un kimlik sorununa sıra dışı bir pencereden baktığı ve kültürlerin, insanların ve coğrafyaların arasında yapayalnız kalan bir adamın hikâyesini anlattığı Taklitçiler, yazarın Nobel konuşmasında özetlediği gibi, 'İnsanlığın koşullarını taklit eden, kendileriyle ilgili hiçbir şeye güvenmemeyi öğrenmiş sömürge insanı', hakkında.“

Nobel edebiyat ödülü almış yazarların tam listesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:



17 Eylül 2012 Pazartesi

Odysseia - Homeros


İlyada destanının Azra Erhat tarafından kaleme alınmış önsözü “Homeros kimdir?” sorusu ile başlar. Ve şöyle devam eder: “İnsanlar yirmi beş yüzyıldır bu soruyu evirdiler, çevirdiler, araştırdılar durdular, gene de bir sonuç alamadılar. Homeros bir bilmece olarak kaldı: onu hiç bilmiyoruz, hiçbir zaman bilemeyeceğiz desek de yeri, biliyoruz, hiçbir şairi bilmediğimiz gibi biliyoruz desek de yeri.” Erhat, Yunan ilkçağında Homeros’un adının İsa’dan önce yedinci yüzyıldan beri geçtiğine, İlyada ve Odysseia’nın birçok sahnesinin de yedinci yüzyıldan beri vazo resimlerine konu olduğuna değinir. Platon’a kadar Homeros adeta bir tanrı gibi görülür. Yunan dünyasındaki tüm inançların, askerlikten hekimliğe tüm eğitimin babası olarak kabul edilir. Platon bunu kabul etmesine eder ama, Homeros’u safça, hiç sorgulamadan benimsemeye de karşı çıkar. Homeros üzerine tartışmalar Hellenistik çağda da tüm hızıyla sürer. Nerede doğduğu, kimin oğlu olduğu, adının anlamı ve hakkında daha bir sürü şey sürekli tartışılır ama bir sonuca varılamaz. Kendisinden hiç bahsetmemiştir Homeros. Hakkında neler söylenmez ki… Kör olduğu bile iddia edilir. Nerede doğduğu sorusu ise çok karmaşık tartışmalara yol açar. Azra Erhat İlyada’nın ön sözünde birçok ilkçağ kaynağına atıfta bulunarak, “Homeros’un İzmir’li olduğundan kuşku duymayalım” der.
Homeros’un kim olduğu kadar, destanlarının yazılı olup olmadığı da tartışılır. Azra Erhat, ilkçağdan kalma bir tek metnin ortaçağda çeşitli kopyaları olarak elimize geçen İlyada ve Odysseia’nın sözlü bir geleneğin ürünleri olduğunu söyler. İonya’da çok eskiden beri yazı yazılıyor olmasına rağmen… Erhat şöyle der önsözünde: “Bir tek metin dedik, evet, Homeros destanlarını biz Avrupa kitaplıklarında bulunan birçok elyazmalarından, arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan birçok papyrus’lardan tanıdığımız halde, bütün bu yazmaları birbirleriye karşılaştırdığımız zaman, görüyoruz ki, hepsi bir tek kaynağa dayanıyor, hepsi bir öz metinden geliyor.” Bilim dilinde “vulgata” dedikleri bu öz metnin Yunanistan’a getirilmesini ve oluşumunu tartışır ardından: “Bu 'getirildi' sözü önemli; kaynaklar, destanları kimin getirdiği üzerinde ayrılıyorsa da, bunların getirildikleri sözünde birleşiyor hepsi.” Kimin getirdiği konusuna gelince ise, çoğu kaynak, karmakarışık bir halde bulunan Homeros metinlerini İonya’dan Atina’ya getirtip düzenleten ve kopya ettirenin Peisistratos olduğunu söyler. Ayrıca, Peisistratos’un söz konusu metinlerde değişiklik yaptığını – çok sayıda destan metnini sadece Odysseia ve İlyada destanlarına indirme gibi -  ve hatta metinlere sansür uyguladığını – Akhaların tarafını tutarak, onları kötüleyen kimi kısımların metin dışı bırakılması gibi – iddia eder.  

Azra Erhat ise, bu iddiaları çok inanılır bulmadığını, destanları Yunanistan’a kim getirmiş olursa olsun, Atina’da kopya ettirilmiş ve düzenleme esnasında ancak ufak tefek değişiklikler yapılmış olduğu tezini savunur. Homeros’un sözlü geleneği sürdüren büyük bir ozan olduğunu ve destanlarının gerçek dünyayı anlattığını söyleyerek, önsözünü şu sözlerle tamamlar: “Homeros problemi, bilimin yersizce şişirdiği bir çıkmazdır. Homeros’u anlamak için 40.000 cilt kitap okumamalı, tersine yalnız İlyada ile Odysseia’yı okumalı, tadına vara vara…”
Homeros’a dair kısa bir giriş yaptıktan sonra gelelim destanımıza… Odysseia’nun önsözünde şöyle bir giriş yapar Azra Erhat: “İlyada bir olayın, Odysseia bir kişinin destanıdır. Çağdaş okuyucu destan da demez Odysseia’ya, onu daha çok bir romana, bir filme benzetir. Gerçekten de konusuyla romanı, kuruluşuyla filmi andırır Odysseia.” Odysseia destanında anlatılan İthake Kralı Odysseus’un destanıdır. Diğer Akha yiğitleriyle birlikte Troya Savaşı’na katılmış, 10 yıl boyunca savaşmış, savaştan sağ çıkmış ancak bir türlü vatanına dönmeyi başaramamıştır. Geride karısı Penelopeia ve oğlunu bırakmıştır. Yirmi yıldır uzaklarda olan Odysseus’un evi, kendisini öldü sanan ve Penelopeia’ya talip olan bir sürü arsız İthake soylusuyla dolup taşmaktadır. Odysseus’un sarayına yerleşmiş, her gün  şölen yaparak, Penelopeia’nın içlerinden birine evet diyeceği günü beklemektedirler. Onca yıl boyunca kocasından hiçbir haber alamamış ve umutsuzluk içinde onun dönüşünü bekleyen Penelopeia üzüntü içinde taliplerini oyalamaktadır. Delikanlılık çağına gelen Odysseus’un oğlu Telemakhos ise, babasının malını sömüren taliplerden kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Destan, tanrıların toplantısıyla başlar. Aralarında Odysseus’un on yıldır süren tutsaklığını tartışmaktadırlar. Deniz Tanrısı Poseidon, oğlu tek gözlü dev Polyphemos’u kör ettiği için Odysseus’a büyük bir kin duymaktadır. Ancak ne öldürmekte, ne de yurduna dönmesine izin vermektedir. Athene ise yurt özlemiyle yanıp tutuşan Odysseus’a yardım etmek niyetindedir. Çıkan karar Odysseus’un lehine olur. Athene, Telemakhos’un yanına giderek onu cesaretlendirir ve gözünü açar. Telemakhos taliplere gözdağı vererek, babasını bulmak üzere gizlice yola çıkar ve Menelaos’un yanına varır. Bu arada Athene de Odysseus’u tutsak almış olan tanrıça Kalypso’ya tanrıların kararını iletir. Odysseus’u ölümsüz kılmak ve kendisine eş yapmak niyetinde olan Kalypso, istemese de Odysseus’a yardım eder. Birlikte bir sal yaparlar ve Odysseus yola çıkar. Denizde defalarca ölümle burun buruna gelir; sonunda karaya çıkmayı başarır. Vardığı ülke barışsever Phaiaklar’ın ülkesidir. Odysseus onca yıldır başından geçenleri, Kikonlar, Lotosyiyenler, Tepegözler, Ölüler ülkesi Hades, Seirenler ve diğer tehlikeleri Kral Alkinoos’a anlatır. Kral Alkinoos bunca acı çekmiş ve yurduna kavuşmak için yanıp tutuşan Odysseus’a yardım etmek için ne gerekiyorsa yapacağını söyler. Bir gemi hazırlanır ve Odysseus İthake’ye doğru yola çıkar. Bu arada, oğlu Telemakhos, taliplerin kendisini öldürmek üzere kurdukları tuzağı atlatarak baba ocağına dönmüştür. Odysseus gizlice İthake’ye varır ve Athene’nin yardımıyla yaşlı bir dilenci kılığına girer. Bir yolunu bularak oğluyla buluşur, kimliğini açıklar ve birlikte taliplerden kurtulmak için plan yaparlar. Nihayetinde, tüm talipler Odysseus tarafından birer birer öldürülürler. Odysseus ile sadık ve güzel karısı Penelopeia birbirlerine kavuşurlar. Destan da mutlu bir biçimde sona erer.
Azra Erhat ve A. Kadir tarafından Eski Yunanca’dan dilimize binbir emekle çevrilen İlyada ve Odysseia destanlarını okumamak büyük kayıp olur. Azra Erhat’ın kaleme aldığı önsözler de ayrı birer güzellik… Çok sevimli bir üslupla bir sürü ilginç bilgi ve analize yer vermiş. Odysseus’un karakterini analiz ettiği bölüme bayıldım. Destan boyunca sürekli tanrısal, kurnaz, cin fikirli gibi sıfatlarla anılan Odysseus’un o müthiş zekâsını, doğayla mücadelede, doğanın karşısına çıkardığı zorlukları yenmek için çareler üretmede nasıl da başarıyla kullandığını anlatıyor. Muhteşem bir karakter Odysseus… Troya savaşından sağ çıkan tüm arkadaşları on yıllık tutsaklık döneminde bir bir yaşamlarını yitirirken, Odysseus zekâsı sayesinde her türlü badireyi atlatıyor. Burada tanrıların rolüne de değinmeden olmaz. Toplantıdan çıkan karar ve Athene’nin neredeyse her aşamada verdiği destek de göz ardı edilmemeli. Ama şu da bir gerçek ki, bu destek hak edene veriliyor. Sadâkat simgesi Penelopeia ile en az kendisi kadar cesur oğlu Telemakhos da Odysseus’a lâyık birer eş ve evlat… Odysseus’un Ölüler ülkesinde karşılaştığı hüzünlü Agamemnon’un nasıl öldüğü ve ölümünde karısının ihanetinin oynadığı rol, Odysseus’un başarısında Penelopeia’nın nasıl bir öneme sahip olduğunu açıkça gösteriyor okuyucuya…
 

13 Eylül 2012 Perşembe

kaptan – Attilâ İlhan

…………………..

seni hatırladıkça bir kadeh armagnac içerim
armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş
demek her akşam yirmi beş damla gözyaşı içerim
senin dağlardan ve sarhoşlardan korktuğunu bilirim
ben sarhoş olduğum zaman hiç korkmuyorsun
gözlüklerim kırılmasın diye sakladığını bilirim

……………..

6 Eylül 2012 Perşembe

Caddebostan Kültür Merkezi - Okuma Atölyesi

İstanbul’da, hele bir de Anadolu Yakası’nda yaşıyorsanız çok şanslısınız demektir. Çünkü mükemmel bir Okuma Atölyesi biliyorum. İlk kez – bir parça gecikmeli de olsa – 2011 kışında keşfettim. O zamanlar ayda dört defa düzenleniyordu. Geçen yıldan itibarense ayda sadece iki kez yapılmakta. On beş günde bir Salı sabahları 11:00 – 13:00 arası… CKM’yi arayarak bu sene de yapılıp yapılmayacağını sordum. 2 Ekim’de yeniden başlayacağını öğrendim ve çok sevindim.
 
Caddebostan Kültür Merkezi tarafından organize edilen bir okuma atölyesi bu… Yer CKM Sanat Kütüphanesi… Herkese açık. Prof. Dr. Ayşe Didem Uslu tarafından yürütülüyor. Yıllık okuma planı Didem Uslu tarafından belirleniyor. Ama ne liste… Ahmet Mithat Efendi’den, Dostoyevski’ye, Homeros’tan Mevlâna’ya, Halit Ziya Uşaklıgil’den Faulkner’a yok yok… Ama ille de edebiyat ve gerçek sanat var. Ülkemizde kitap ve okuma kulüpleri öylesine ender rastlanan bir şey ki, hele ki bir edebiyat profesörü tarafından yürütülenini bulmak neredeyse mucizevî… Ayrıca Didem Uslu onca donanımına rağmen öylesine alçakgönüllü ki, onu tanımamış olmak büyük bir kayıp olurdu. Amerikan edebiyatından tiyatroya, feminizmden Shakespeare’e pek çok konuda dersler vermiş, araştırmalar, çalışmalar yapmış. Aynı zamanda da yazar. Yayımlanmış, ödüller almış eserleri var. Onun ustalıklı yönetiminde bir kitabı baştan sona, konusuyla, karakterleriyle, dönemiyle ele almak müthiş bir zevk. Fırsatını bulursanız siz de katılın derim.