23 Kasım 2012 Cuma

kirli yüzlü melekler – Attilâ İlhan


…………………..

sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri


21 Kasım 2012 Çarşamba

Tüm İnsanlar Ölümlüdür – Simone de Beauvoir


Malum, Simone de Beauvoir deyince akla önce feminizm gelir. İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı üç ciltlik meşhur çalışması feminizm tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. 1949’da yayımlandığında baskı üstüne baskı yapmış, kısa sürede tüm dünyada büyük ilgi uyandırmıştır. “Kadın olmak” üzerine yazılmış en radikal kitaplardan biridir. Hâlâ çok okunup, çok tartışılır. Kadın hareketine yaptığı katkılar kadar, Jean Paul Sartre’la bir ömür süren ilişkisi ve dostluğuyla da bilinir Simone de Beauvoir. Sorbonne’da felsefe okurken tanıştığı Sartre’dan ve onun felsefesinden fikren etkilenmemiş olması kaçınılmaz olsa gerek. En çok da varoluşçuluk konusunda… Tüm İnsanlar Ölümlüdür (Tous les hommes sont mortels) birkaç yıl önce Fransa’dan aldığım ama okumaya henüz fırsat bulabildiğim güzel bir kitap… Bu kitap için, varoluşçu edebiyata Simone de Beauvoir katkısı, bakışı da denebilir. Ama şüphesiz, oldukça yetkin bir katkı. 1946 yılında yayımlanmış.
Roman, ünlü bir tiyatro oyuncusu olan Régine’in hikâyesiyle başlıyor. Bencil, son derece hırslı ve tatminsiz bir kadın Régine. Turnedeyken, kaldığı otelin karşı kaldırımında günlerini geçiren, tıpkı Hint fakiri gibi yaşayan bir adam dikkatini çeker. Kimdir bu adam? Nedir onu bu kadar ilginç kılan? Nedir bu kayıtsızlığının, bu başkalığının sebebi? Tanışırlar ve adamın ölümsüz olduğunu öğrenir Régine. Onu Paris’e götürür ve yanından hiç ayırmamaya başlar. Onun aşkını elde edebilirse, sayesinde isminin, anısının yarına taşınacağını, bu sayede de ölümsüzleşeceğini düşünmektedir. Taa ki adamın, yani Raymond Fosca’nın 600 yıldır süren öyküsünü dinleyene kadar… “Tüm İnsanlar Ölümlüdür“ adeta bir “roman içinde roman”… Régine çevresinde başlayan ve gelişen hikâye Fosca’nın trajik hikâyesiyle devam etmekte. Önce, 1311 yılında Carmona prensi olan Fosca’nın hırsına ve ölümsüzlük arzusuna tanık olur okuyucu. Nihayet dileği gerçekleşir Fosca’nın… Bir iksir sayesinde ölümsüzlük kazanır. En başlarda, büyük bir coşkuya kapılır. Eyleme yönelir. Savaştan savaşa koşar. Zaferi, başarıyı, mutluluğu da tadar; yenilgiyi, kaybı, acıyı da… Tüm sevdikleri birer birer bu dünyadan göçerler. Okuyucu bir yandan Fosca’nın giderek trajik hale gelen, lanetli öyküsüne tanıklık ederken, bir yandan da Ortaçağ Avrupa’sına, Yeni Dünya’ya ve 19. yy Paris’ine yolculuk eder Fosca’yla birlikte. Büyük bir şevkle, hırsla başlayan öykü, giderek tatsızlaşmaya başlamıştır. Yaşamdan zevk almamaya başlar Fosca. Her şey anlamını yitirir azar azar: Zafer, iktidar, aşk, mutluluk… Her saat, her gün, her yıl, her çağ birbirinin aynısı gibidir. İnsanlar doğmakta, ölmekte ve bu döngü hiç şaşmadan tekrarlanmaktadır. Büyük bir yalnızlık, hiçlik duygusudur Fosca’nın eline geçen. “İnsanlar arasında bir insan olmaya çalıştıkça” başarısız olur. Başkalarının davasına tutunmaya ve yaşamını anlamlandırmaya çalışması nafiledir. Yazgısı kimseninkine benzememektedir çünkü. Ölümsüzlük aslında bir lanettir insanoğlu için. Kitabın sonlarına doğru kâbuslarından söz eder Fosca. Yeryüzünde kendisinden başka kimsenin kalmadığı, her şeyin beyaza büründüğü ve ayın gökyüzünde parlamaya devam ettiği kâbuslarından… Gerçekten muazzam bir tema bu…  İnsan ve ölümsüzlük… Simone de Beauvoir bir filozof olduğu kadar usta bir romancı da… Ölümsüzlükle lanetlenmiş bir insanın tüm çaresizliğini içinizde hissettiriyor.

NOT: Bu kitap 2011’de Turkuvaz Kitap tarafından yayımlanmış.

 

16 Kasım 2012 Cuma

Kırmızı Elma – Feridun Oral


Yapı Kredi Yayınları’nın “Okul Öncesi” kitaplarına tek kelime ile bayılıyorum. Hem içerik hem de sunum açısından gerçekten bir harikalar. Feridun Oral’ın hem resimlediği hem de metnini yazdığı Kırmızı Elma da bunlardan biri… Soğuk bir kış günü, karnını doyurmak için ağaçta gördüğü kırmızı elmaya ulaşmanın yollarını arayan bir tavşancığın öyküsünü anlatıyor. Yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmaya dair çok sevimli bir öykü… Resimler gerçekten bir harika. 2 yaş ve üstü küçük çocuklar için çok uygun olduğunu düşünüyorum. Piyasadaki binlerce çocuk kitabı arasında nitelikli olanların sayısı gerçekten çok az… Neyse ki, bu işi titizlikle yapan sanatçılar ve yayınevleri de var.

13 Kasım 2012 Salı

Aylak Adam – Yusuf Atılgan


Türk edebiyatında bazı romanlar vardır. Okunmaları için illâ okul müfredatına girmeleri, ödev olarak verilmeleri gerekmez. Merak edilirler, okunurlar, bilinirler, tartışılırlar. Mesela bir Kürk Mantolu Madonna… Mesela bir Tutunamayanlar… Ya da Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayımladığı Aylak Adam… Her biri birer kült romana dönüşmüş durumda bugün. Özellikle de son yıllarda gençler arasında çok popülerler. Sanırım aykırı karakterleri bu romanları bu kadar ilgi çekici kılıyor. Aylak Adam’ı ele alalım. Kısacık bir roman. Yazar dört bölüme ayırmış romanı: Kış, İlkyaz, Yaz, Güz… 28 yaşında bir gencin dört mevsimine tanıklık ediyor okuyucu. Dört mevsim boyunca başından geçen sıradan olaylar ve ilişkileri kanalıyla bu genci anlamaya çalışıyor. Hiçbir işi gücü, ailesi olmayan, nefret ettiği babasından kalan para sayesinde gayet rahat koşullarda yaşayan bir genç… Kolej mezunu, üniversiteden terk… Yakışıklı, kültürlü, sarkastik ve ölümüne aykırı... Para, unvan, toplum, aile, evlilik, çocuk sahibi olmak hepsi birer anlamsızlık, gülünçlük onun için… Birer ikiyüzlülük… “O” kadını arıyor her yerde. Kendisini bir tek gerçek sevginin, kendisiyle birlikte düşünen, hisseden, seven bir kadının kurtaracağına inanıyor. Giderek daha da umutsuzca… Toplumun koyduğu kurallara göre yaşamayı reddeden, sıradanlığın içindeki mutlulukla yetinemeyen, düşünen, sorgulayan, durmadan arayan insanın çığlığı bu roman… Sürüden koptukça, tutunacak sağlam bir şeyler bulamadıkça yalnızlaşıp kendi içine kapananların acı çığlığı… “Dünyayı bir tek sevgi kurtaracak” diyenlerin çığlığı… Sanırım varoluşçu edebiyatın da en güzel örneklerinden biri bu roman.

6 Kasım 2012 Salı

Yatar Bursa Kalesinde – Nâzım Hikmet


Sevdalınız komünisttir,
on yıldan beri hapistir,
yatar Bursa kalesinde.

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
en âlâ bir mertebeye ermiş yatar,
yatar Bursa kalesinde.

Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,
şarkısı tükenip bitmeden,
cennetini kaybetmeden,
yatar Bursa kalesinde.

Bu şiir ne kadar mükemmelse, Fazıl Say’ın bu şiir için yaptığı müzik de o kadar mükemmel. Şiirin ruhuna bu kadar uygun bir başka beste düşünemiyor insan. İyi ki, Nâzım Hikmet, Fazıl Say gibi büyük sanatçıları var bu ülkenin.