27 Aralık 2012 Perşembe

Kitap Notları'na teşekkürler!!!


 
Bloğumu açtığım günden beri ilk kez bir çekilişe katıldım ve çok güzel bir kitap kazandım J Anne Brontë’nin Agnes Grey’i… Çekilişi düzenleyen Kitap Notları (http://kitapnot.blogspot.com)... Birkaç hafta önce Brontë kardeşlerden Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeleri’ni okumuş ve çok sevmiştim. Charlotte Brontë’nin Jane Eyre’i bende zaten vardı. Tek eksiğim Agnes Grey’di kısacası J Buradan Kitap Notları’na bir kez daha teşekkür ediyorum. Çok güzel bir hediye paketi yapmış üstelik. Yeni yılda da yazılarını takip edebilmek dileğiyle…
Yeni yıl çekilişi yapmak için biraz geç kaldım. Ama en kısa zamanda bir çekiliş de benden olsun...

25 Aralık 2012 Salı

Yolda - Jack Kerouac


Bir kitap düşünün ki, kitabın en az kendisi kadar nasıl yazıldığı, ilham kaynağı, temsil ettiği kuşak ve  yayımlandıktan sonra yarattığı etki efsanevi olsun. İşte o kitap: Yolda (On the Road)… 1922 yılında doğan ve 1969’da aşırı alkol kullanımının yol açtığı bir iç kanamadan ölen Jack Kerouac’ın en meşhur romanı. Sanmayın ki sıradan bir yol hikâyesi… Hayır, bin kere hayır… Yazarının ifadesiyle, aynı zamanda içsel, mistik bir yolculuk… Bir çığır açan… Meşhur Beat kuşağının (Beat Generation) tüm o farklı, hayli özgün entelektüel/edebî faaliyetlerinin en havalı dışavurumu… Bence bir o kadar da hüzünlü… Çünkü “Buyrun” diyor, “O meşhur Amerikan rüyasına bir de bu yoldan, bu pencereden bakın. Gerçekten bir rüyamıymış kendi gözünüzle görün.”
Şüphesiz, hayatım boyunca okuduğum en etkileyici kitaplardan biri Yolda. Jack Kerouac tam yedi yıl boyunca Amerika’yı doğudan batıya, batıdan doğuya defalarca katetmiş. Otostopla, kiralık araçlarla, çoğu zaman beş parasız… Ve o yedi yıllık serüvenden kendisine ne kaldıysa tam üç haftada kaleme almış. Dur durak bilmeden, çılgınca bir tempoda… Kitapla ilgili bir diğer ilginç nokta da bu zaten. Kerouac çalışması kesintiye uğramasın diye, kağıtları birleştirerek elde ettiği bir ruloya daktilo etmiş tüm romanını. Satır aralığı, paragraf, noktalama işareti falan olmadan… Romanın orijinal, yani yayınevlerinin sansürüne uğramadan önceki hali olan bu rulo en az romanın kendisi kadar meşhur. Bildiğim kadarıyla, bugün çeşitli müzelerde sergilenmekte bu rulo. Romanı yazdığı günlerde halen evli olduğu eşi Joan Haverty, anılarında, Kerouac’ın o üç haftayı bezelye çorbası ve kahve içerek, ayık kalabilmek için de devamlı uyarıcı madde alarak geçirdiğinden söz etmekte. Kerouac o kadar çok terlemektedir ki, gün boyu defalarca tişört değiştirmekte, terli tişörtlerini de kurumaları için odaya gerdiği bir ipe asmaktadır.

 
Roman 1951 yılında yazılır. Ancak yayımlanabilmesi için tam altı yıl geçmesi gerekir. 1957’de Viking Yayınevi tarafından yayımlandığında Kerouac otuz beş yaşındadır artık ve kariyerinin ilk yarısını kendi üslûbunu oturtma çabaları ve Yolda romanı için yaptığı çalışmalarla çoktan geride bırakmıştır. Viking bir dolu değişiklikle kabul eder romanı yayımlamayı. Bir kez basıldığında ise, sansürlenmiş olmasına rağmen büyük olay olur. Jack Kerouac bir gecede ünlenmiştir. Herkes Yolda’dan bahsetmektedir. Gazetecilerin yeni gözdesidir Kerouac. Ancak kim olduğu, kitabı üzerinde ne kadar süre çalıştığı ve yazar olmak için harcadığı onca çabayla ilgilenmez hiçbir gazeteci. Onları tek ilgilendiren “beat” kavramıdır. Tam olarak ne ifade ettiğini sorarlar ısrarla. Kerouac başlangıçta kibar ve sabırlı olmaya çalışır. Tüm bu sorulara standart bir yanıtı vardır. Kelimeyi ilk kez yıllar önce Herbert Huncke adlı birinden duyduğunu ve bir çeşit tükeniş halini ifade ettiğini söyler. Terimin dini bir boyutu olduğundan da bahseder Kerouac. Ama işin bu kısmı hiçbir gazetecinin ilgisini çekmez. Yeni bir hareket doğmaktadır onlar için. Kerouac kendisini istediği kadar “tuhaf, yalnız, çılgın bir Katolik mistik” olarak tanımlasın ve beat olmadığını söylesin, gazeteciler ikna olmaz. Bunun politik bir boyutu olup olmadığı bile tartışılır. Kapitalist çark da romanın rüzgârından en açgözlü biçimde yararlanır. Roman sayesinde binlerce genç yollara dökülmüş, Levi’s kot ve espresso makinesi satışlarında patlama olmuştur. Bu arada yazarın romanı yazış şekline dair acımasız eleştiriler de gelir. Hem de ne acıdır ki, edebiyat çevrelerinden gelir bu eleştiriler. Truman Capote, Kerouac’ın romanı üç haftada yazmış olmasına atfen, “Bu yazmak değil, daktilo etmek” der. Kerouac giderek bunalmaktadır. Kitabını ilk yazdığı biçimde bastıramamış olmasının yarattığı hoşnutsuzluğa, bir de anlaşılamamak eklenmiştir.  

  
Oysa hiç de kolay geçmemiştir yıllar Kerouac için. Fransız kökenli Kanada göçmeni ailesinin yeni ülkelerinde verdiği mücadele, yoksulluk, yazar olma hayalleri, yıllar süren kendi dilini, tarzını yaratma uğraşları… Kimse ilgilenmez tüm bunlarla. İngilizce anadili bile değildir yazarın. Altı yaşında okula başlayınca öğrenir İngilizce’yi akıcı biçimde konuşmayı… On birine geldiğinde çoktan yazmaya başlamıştır. Yazar olmaktır en büyük hayali. Lowell Lisesi’ni bitirdikten sonra yıldız atlet olarak Columbia Üniversite’sinde futbol bursu kazanır. Ancak antrenörle yaşadığı bir kavga okuldan atılmasına yol açar. On dokuz yaşında, kendi ifadesiyle “bağımsızdır” artık. Jack London’ı ve Thomas Wolfe’u örnek alır kendisine. Bir maceracı, yalnız bir gezgin olmaya karar verir. Ancak Columbia ile ilişkisi bir biçimde sürer. 1944 yılında, Allen Ginsberg, Willliam Burroughs, Lucien Carr gibi daha sonra Beat kuşağının çekirdeğini oluşturacak isimlerin de aralarında bulunduğu bir grup gençle yolu kesişir. Adeta ikili bir yaşam sürmeye başlar Kerouac. Biri Columbia kampüsünde, isyankar, çılgın Columbia grubuyla, her türlü maddeyi kullanarak sınırlarda, diğeri ise işçi sınıfına mensup mazbut ailesiyle evde… Bu arada, 1946 yılı Kerouac’ın yaşamı ve kariyeri açısından oldukça önemli bir yıl olur. The Town and the City adını verdiği otobiyografik bir roman yazmaya başlar. Bu roman 1948 yılında yayımlanır ancak beklenen ilgiyi görmez. 1946 yılının bir diğer olayı ise Kerouac’ın Neal Cassady ile tanışması olur.

 
Neal Cassady olmasaydı muhtemelen Yolda da olmazdı. Çünkü Yolda her şeyden ve herkesten önce Neal Cassady’nin romanıdır. Kerouac, şarapçı babası tarafından neredeyse sokaklarda, yollarda büyütülen, on sekiz yaşına gelene kadar defalarca ıslah evine girip çıkan Neal Cassady’den ve onun yaşama biçiminden o kadar etkilenir ki, onu romanının başkahramanı yapar. Tabii Dean Moriarty olarak… Kendisi de anlatıcı olarak, Sal Paradise adıyla romanda boy gösterir. Tıpkı Columbia çetesinin diğer elemanlarının da farklı adlarla romanda yer aldıkları gibi… Müthiş bir zekâsı ve tuhaf, çılgın bir kişiliği vardır Neal Cassady’nin. Ve de ne yazık ki işlenme şansı bulamayan bir entelektüel kapasitesi… Arkadaşlarına yazdığı ve bugün artık yayımlanmış olan mektuplar (ve şiirler) edebiyat konusunda da oldukça yetenekli olduğunu göstermekte. İyi ki Kerouac’la Cassady’nin yolu bir biçimde kesişmiş de bu güzel kitap ortaya çıkmış. Kim ne derse desin, bu kitap tüm o otostoplardan, partilerden, yol maceralarından, alkolden ve seksten daha fazla şey söylüyor.
Kitaptan geriye bir sürü ayrıntı kaldı bana. Ama en çok şu iki alıntıyı hatırlarım herhalde:
“ You spend a whole life of non-interference with the wishes of others, including politicians and the rich, and nobody bothers you and you cut along and make it your own way… What’s your road, man? – holyboy road, madman road, rainbow road, guppy road, any road. It’s an anywhere road for anybody anyhow. Where body how?” (Bu satırların akla zarar bir ruhu ve müziği yok mu sizce de? Yaşam biçimi bir seçimdir. Bu adamlar da kendi seçtikleri yoldan gitmişler. Yine de Neal Cassady’nin zorluklarla geçen çocukluğunu düşününce, bazı seçimler mecburiyetten doğar gibi geliyor bana.)
“ …the only people that interest me are the mad ones, the ones who are mad to live, mad to talk, desirous of everything at the same time, the ones that never yearn or say a commonplace thing… but burn, burn, burn like roman candles across the night.” (Bu satırlar Kerouac’ın Cassady’den neden o kadar çok etkilendiğinin en açık kanıtı bence. Bazıları o kadar farklı doğarlar ki, koşullar ne olursa olsun birileri onları fark eder ve peşlerinden gider.)
Acaba Kerouac’la Cassady’nin yolu öbür dünyada da kesişmiş midir?

10 Aralık 2012 Pazartesi

Şafak - Sevgi Soysal


Bazı insanlar kısacık ömürlerine ne kadar da çok şey sığdırıyorlar. Ve bazı kadınlar ne kadar da güçlü ve üretken bir yaşam sürüyorlar. İşte Sevgi Soysal… 40 yaşında bu dünyadan göçüp gitmiş. Ama geride ne güzel bir iz bırakmış. Çalışarak, üreterek, mücadele ederek geçirmiş tüm yaşamını. Adını Uçurtmayı Vurmasınlar filmi sayesinde duyanımız çoktur. Malum, senaryosunu Feride Çiçekoğlu’nun yazdığı, hapse düşen annesiyle birlikte parmaklıklar ardında çocukluğunu yaşamak zorunda kalan minik Barış’ın öyküsünü/dramını anlatan bu filme, Sevgi Soysal’ın Barış Adlı Çocuk romanı esin kaynağı olmuştur. Benim, yazar Sevgi Soysal ile tanışmamsa yaklaşık on yıl önce Tante Rosa sayesinde oldu. Yazarın “….bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır” diye tanıttığı Tante Rosa, Sevgi Soysal’ın, kendi teyzesi Rosel’in kişiliğinden esinlenerek yazdığı öykülerden oluşur. Türk edebiyatında önemli bir yeri vardır bu kitabın. Tıpkı Sevgi Soysal’ın Şafak romanı gibi… Sıkıyönetim altındaki Adana’da, sürgünde bulunan bir kadının bir gecede başından geçen olaylar etrafında 12 Mart dönemini eleştirir yazar romanında. 1975’te yayımlanmıştır. Baskın, Sorgu ve Şafak adlarını taşıyan üç bölümden oluşmaktadır kitap. Kısa süre sonra sürgün cezası sona erecek olan Oya, Adana Adliyesi’nde tesadüfen Hüseyin adlı, Maraşlı bir avukatla tanışır. Genç adam kendisini bir akrabasının evinde verilecek olan yemeğe davet eder. Yemek Mustafa adında, öğretmenlik yaparken solculuktan hapse atılmış ve yeni tahliye edilmiş bir akraba için verilecektir. Oya öylesine büyük bir yalnızlık içindedir ki, doğru dürüst tanımadığı bu genç adamın davetini hiç düşünmeden kabul eder. Konuk oldukları ev yoksul bir işçi evidir. Daha yemek yeni başlamıştır ki baskın olur. Oya, Mustafa, Hüseyin, ev sahibi ve diğer konuklar apar topar karakola götürülürler. Ve uzun, tedirginlik dolu bir gece başlar. Emniyettekilerden tutuklulara herkes büyük bir huzursuzluk içindedir. Ortada bir suç var mıdır gerçekten? İç sesler susmaz. Anılar, hapishane günleri, acılar, tanıklıklar, işkenceler hafızalarda canlanır. Bekleyiş başlar. Şafak ne getirecektir kahramanlarımız için? Bir solukta okunan romanlardan Şafak… Acı bir dönemin romanı… Müthiş bir gözlemci, müthiş bir yazar Sevgi Soysal… Sadece gerilim dolu bir tutukluluk gecesine değil, yetmişli yılların Adana’sına da götürür okuyucuyu. Kısacık bir romanda değinmediği konu kalmaz. Maraşlı aile üzerinden ele aldığı memleketlilik olgusu, para-iktidar, ast-üst, ezen-ezilen ilişkisi, yılmadan altını çizdiği kadın olma durumu – ister varoşta, kırsalda, ister hapishanede – ve daha nice konu… Ve tabii ki, hapiste analarıyla birlikte ceza çeken o miniklerin durumu… En çok da onlar insanın boğazında bir düğüme dönüşüyor. 

4 Aralık 2012 Salı

Uğultulu Tepeler – Emily Brontë


İnsan ne kadar çok kitap okursa okusun, bazı kitaplara hep biraz geç kalıyor. İşte onlardan biri: Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights)… Yıllardır kafamdaki o uzun listede bir yerlerdeydi ama kısmet bugüneymiş. Bir solukta, müthiş bir merak ve ilgiyle okudum. Çok beğendim. Çok etkilendim. Konusundan, karakterlerinden, anlatımından, yazarından… Emily Brontë bir harika. Her biri edebiyat dünyasına birer başyapıt bırakıp bu dünyadan göçüp giden meşhur Brontë kardeşlerin ortancası… 1818’de doğmuş ve henüz 30 yaşındayken veremden ölmüş. Geride Uğultulu Tepeler gibi bir şaheser bırakarak… Tuhaf, gotik bir atmosferi var kitabın. Kimilerine göre, yazılmış en güzel aşk romanı. 18. yüzyılın sonunda İngiltere’nin kuzeyinde geçiyor hikâye… Uğultulu Tepeler olarak anılan bir çiftlik evinde kendi halinde yaşayan iki çocuklu Earnshaw ailesiyle onlara komşu çiftlik evi Thrushcross’da yaşayan mazbut Linton’ların hikâyesi… Tabii bu hikâyenin merkezinde her iki aileye de mensup olmayan ancak her iki ailenin kaderini de derinden etkileyecek olan Heathcliff var. Mr. Earnshaw tarafından Liverpool sokaklarında açlıktan ölmek üzereyken bulunan ve Uğultulu Tepeler’e getirilen, kim olduğu, nereden geldiği bilinmeyen Heathcliff. Roman hem bir intikam öyküsünü, hem de bir aşk öyküsünü içinde barındırıyor… Bir yanda, Heathcliff’in kendince nedenlerden ötürü her iki aileden de öç alma tutkusu… Diğer yandaysa, Heathcliff’le Earnshaw’ların kızı Catherine arasındaki o tuhaf, ürkütücü aşk… Sanki iki kötücül, bu dünyaya ait olmayan ruhun yeryüzünde birbirini bulması ve ikiyken bire dönüşmesi gibi… Ancak büyük aşklarına rağmen, gerçek anlamda kavuşmaları mümkün olmayınca, sanki bütün huzursuzluk ve gerilimleri diğer tüm karakterlerin yaşamını cehenneme çeviriyor. Catherine, Heathcliff yerine Edgar Linton’ı kendine eş olarak seçince, mutsuzluklar başlıyor. Heathcliff’in huzursuz ruhu ne kendisine ne de çevresine rahat veriyor.
Roman, içinde o kadar çok zıtlık barındırıyor ki… Hiç şüphesiz en büyük zıtlık ve çatışma iyi ile kötü arasında… Romanın her yerinde kötülük kol geziyor. Kin, nefret, intikam çevresinde gelişiyor öykü. Heathcliff sanki mutlak kötülüğü simgeliyor. Roman boyunca sık sık iblis, vampir, hortlak gibi sözcüklerle karakterin karanlık yanına, sanki bu dünyadan değil de, karanlık bir aleme aitmişçesine vurgu yapılıyor. Geçmişinin bilinmiyor olması, kapkara, sert sert bakan gözleri, esmer teni, acımasızlığı sıkça dillendiriliyor. Keza Catherine, abisi Hindley ve hatta uşak Joseph insan doğasının karanlık yanını simgeliyorlar roman boyunca. Diğer yandan Linton’lar, tüm kötü koşullarına rağmen Hareton ve hiç şüphesiz romanın başkarakterlerinden Ellen insan doğasının aydınlık yanını sembolize ediyorlar.    
Romandaki bir diğer önemli zıtlık da iki çiftlik evi arasında… Uğultulu Tepeler ne kadar karanlık, huzursuz, tuhaf ve ürkütücü ise, Thrushcross o kadar aydınlık, sakin, düzenli ve bakımlı. Tıpkı sahipleri ve içlerinde yaşayanlar gibi… Esmer, koyu renk gözlü ve saçlı Heathcliff ile onun karanlık dünyasına karşı, Linton’ların, özellikle de rakibi Edgar Linton’un açık teni, mavi gözleri, sabrı, iyi huylu, yumuşak tabiatı… Romanın finali oldukça etkileyici. Emily Brontë ölmeden bir yıl önce 1847’de yayımlamış romanını. Belli ki yirmili yaşlarında yazmış. İnsan bunu bilince, romanın yetkinliği, karakterlerin derinliği karşısında şaşırmadan edemiyor. Otuzunda ölmüş gencecik bir insan, insan doğasına ve aşkın karanlık yüzüne dair bu kadar çok şey bilsin ve bunu kağıda bu kadar yetkin bir biçimde dökebilsin… Düşündükçe hayranlığım artıyor.