24 Nisan 2013 Çarşamba

Karartma Geceleri – Rıfat Ilgaz


Bu yıl benim için Rıfat Ilgaz yılı olacak gibi duruyor. Ocak başından beri okuduğum üçüncü Rıfat Ilgaz kitabı Karartma Geceleri… İlk kez 1974’te yayımlanmış. Yazar 63 yaşında iken… Kitabın ilk sayfası oğlu Aydın Ilgaz’ın kısa bir önsözüne ayrılmış. Şöyle diyor bir paragrafta:

“Rıfat Ilgaz, eğitimsiz bir toplumda yaşayan bireylerin şiddet ve baskı kullanarak hedeflerine varmak isteyeceklerini vurgulardı her zaman. Sanata, kültüre ve eğitime önem veren toplumların çağdaş olabileceğine inanırdı.”
Romanın başkahramanı Mustafa Ural da işte tam da böylesi bir şiddet ve baskı ortamında idealleri uğrunda mücadele vermekte… Yıl 1944… Söylemeye bile gerek yok. Felâket yılları. Dünya birbirine girmiş durumda. Faşizme karşı büyük bir savaş verilmekte. Türkiye savaş dışı kalmayı başarmış başarmasına ama ülkede sefalet diz boyu. Ekmekten çaya her şey lüks, her şey karaborsa… Korkunç da bir baskı ortamı var ülkede. Mustafa Ural bir edebiyat öğretmeni, bir şair… Daha da önemlisi bir aydın… Yayımlanır yayımlanmaz toplatılan bir şiir kitabı yüzünden aranmakta. Ciğerlerinden hasta… Mevsim kış… Dahası ülkede Alman sempatizanları solculara nefes aldırmıyor. Sözün kısası, tutuklanırsa hali duman… Ne kadar geç yakalanırsa o kadar iyi… Böylece kaçış başlıyor.
Fazla söze ne hacet! Çok güzel bir roman Karartma Geceleri… Samimi, gerçek… Elimde değil, romanı, yazarın kendi yaşam öyküsünden bağımsız düşünemiyorum bu defa… Mustafa Ural, Rıfat Ilgaz değil de kim Allah aşkına! Kitabı okurken aklım hep Sarı Yazma’da okuduklarımdaydı. Mustafa Ural’ın şu sözleri yetmez mi?:
“Okumak için okul arıyordum çocukluğumda… Karşıma halk çocuklarının gittiği yatılı okullar çıkıyor, öğretmen okulları… Asker oluyorum, er olarak koğuşlardayım… Hastalanıyorum, ilkel halk hastanelerinde uzun süre… Bunların hiçbiri de yüzde yüz kendi isteğimle olmuyor. Önümde bir cezaevi dönemi var… Ben buraya isteye isteye mi giriyorum? Görüyorsun ne kadar direniyorum gitmemek için! Ama biraz daha gelişmem, işimde ustalaşmam için oraları da görmem gerekecek… Bu kalem elimde olduğu sürece biliyorum, buralardan belki de hiç çıkamayacağım. Halka dönük bir yazar oluşum çiziyor toplumsal kaderimi. İçeri düşünce de beyler koğuşuna yatırmayacaklar beni. İlk aylarım hücrelerde, kapalı odalarda geçecek, biliyorum. Sonra geçeceğim âdembaba koğuşlarına! Ama bütün bunlar, beni yetiştirmekten, başarılı bir yazar olmaktan öteye geçmeyecek. Daha da bilenmiş, görevimin bilincine varmış olarak çıkacağım, eğer çıkabilirsem.”
Sırada Yıldız Karayel (1981) var kısmetse…
Son not: Romanda inci gibi bir karakter var. Adı Ayten… Tanıştığımıza memnun oldum Ayten J

15 Nisan 2013 Pazartesi

Masumiyet Müzesi – Orhan Pamuk


Orhan Pamuk romanlarıyla aramda nedenini tam olarak bilmediğim bir mesafe olmuştur her zaman. Uzun yıllar önce okuduğum Yeni Hayat, Kara Kitap ya da Benim Adım Kırmızı’dan bana çok şey kalmamış nedense. Belki bu yaşımda yeniden okunmayı bekliyorlardır. Neden olmasın? Bir tek Cevdet Bey ve Oğulları’nı beğendiğimi hatırlıyorum. Ama bir Dostoyevski beğenir gibi değil elbette. Daha çok aklımla… Masumiyet Müzesi’ni yeni okudum. Ne garip! 2008’de yayımlanmış. Yani tam beş yıl olmuş bu kitap çıkalı. Ne de çok reklamı yapılmış, ne çok konuşulmuştu. Biraz bekleyeyim, öyle okurum demiştim kendi kendime. Beş koca yıl geçmiş bu arada. Zaman nasıl da hızla geçiyor. Şaşırtıcı ve esrarengiz bir biçimde… Ama okumak kısmette varmış. Bu da önemli bir şey tabii ki… İyi ki de okumuşum diyorum. İlk kez o garip mesafeyi hissetmeden okudum bir Orhan Pamuk romanını. Samimi, yakın ve sıcak buldum. Merakla okudum her bölümünü. Hikâyenin içine çekildim bir biçimde. 30-40 yıl öncesinin İstanbul’u, tombaladan kolonyaya, tek kanallı televizyondan bol melodramlı Türk sinemasına, gazinolardan çekirdek yenilip gazoz içilen açık hava sinemalarına, hatta ve hatta yaz akşamları yenen yoğurtlu patlıcan kızartmasına, o kadar çok nostaljik unsur barındırıyor ki roman, bu şehrin, bu kültürün meraklı bir mensubu olan benim gibi birinin kayıtsız kalması mümkün değil zaten.
 
Gelelim hikâyeye… “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye başlıyor Masumiyet Müzesi. Nişantaşlı zengin bir aileye mensup Kemal ile kendisinden on iki yaş küçük uzak ve yoksul akrabası Füsun’un aşkını anlatıyor Masumiyet Müzesi. 1975 yılında başlıyor roman. Otuz yaşındaki Kemal, Paris’te öğrenim görmüş, kendi dengi olarak gördüğü ve sevdiğini düşündüğü Sibel’le nişanlanmak üzeredir. Halinden son derece memnundur. Ancak yıllardır görmediği uzak akrabası Füsun’u bir gün tesadüfen görünce bütün hayatı değişir. Füsun’a duyduğu ilgi çok kısa bir süre içinde büyük ve takıntılı bir aşka dönüşecektir. Öyle ki bu durum Kemal’i, yıllar boyunca, Füsun’un dokunduğu ya da onun dünyasına ait, Füsun’u Füsun yapan objeleri birer birer toplayıp bunları sergileyeceği bir müze kurmaya kadar götürecektir.
 
Roman birinci tekil şahısta yazılmış. Romanın sonunda, Kemal, bir romana dönüştürmesi için öyküsünü Orhan Pamuk’a teslim ediyor. Orhan Pamuk da öyküyü Kemal’in ağzından birinci tekil şahısta yazıyor. Roman “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” sözleriyle sona ermekte. Kemal yaşadıklarını ölümsüzleştirmek istercesine geride iki kalıcı eser bırakmak istiyor. Birincisi Orhan Pamuk’un kaleme aldığı roman, yani Masumiyet Müzesi, ikincisi ise yine kitapla aynı adı taşıyan ve Çukurcuma’da Pamuk tarafından açılmış olan müze. Kitabın 574. sayfasına bir de bilet basılmış. Elinde kitabıyla müzeye giden ziyaretçi kapıdaki görevliye bu bileti damgalatarak içeri girebilecek. Kitaba dair bir hoşluk J Acaba yeryüzünde bir kitapla aynı adı taşıyan ve daha da önemlisi, kitabın satırları arasında gezen yüzlerce nesneyi ziyaretçisiyle buluşturan bir başka müze var mı?
 
Kitaptan geriye bana bir dolu soru kaldı. Aşka, ihanete, evliliğe, aileye, mutluluğa ve daha pek çok şeye dair… Kemal’in takıntılı aşkı beni hiç şaşırtmadı. Gerçek hayatta yok mu hiç? Edebiyat, sanat için de sağlam malzemedir hem. Aklıma hemen Kolera Günlerinde Aşk geldi mesela. Sibel’in yaşadıkları, Kemal’in onu düşürdüğü durum beni de kızdırdı. Kemal o kadar anlayış ve iyi niyeti hak ediyor muydu o durumda? Ancak tek sorumlu da Kemal mi? Sibel’in içselleştirilmemiş, yüzeysel ve özgüvenden yoksun modernliği hiç mi sorumlu değil? “İyi” bir evlilik yapma ya da o evliliği koruma adına ödün verecek olmak ne kadar etik? Aklıma hemen Kemal’in “sosyetik” annesi geliyor. Yıllarca kocasının metreslerini görmezden gelmiş ve evliliğini devam ettirmiş olan annesi… Sibel Kemal’le evlenmiş olsaydı, onu bekleyen de bundan fazlası olmayacaktı bence.   
 
Gelelim Füsun’a… O tam bir muamma benim için… 1970’lerin Türkiye’sinde çocuk denecek yaştaki bir genç kız evlenmek üzere olan bir erkekle beraber oluyor. Hem de onlarca kez. Gerçekten Kemal’in düşündüğü gibi cinselliği merak ediyor olduğu için mi sadece? Evet, Kemal’e aşık ama hiç mi umudu, beklentisi yok Kemal’den yana? Peki ya sonrası? Yıllar boyunca Kemal’e karşı sergilediği tutum? Gururu kırılmış, hem de çok… Sanki Kemal’i hiç affetmemiş gibi… Kemal bütün bir roman boyunca Füsun’u anlattığı halde bu genç kadının gerçek hislerine dair ne kadar az şey biliyoruz. Bütün bir yaşamı bir hayal kırıklığı sanki. Güzellik yarışması, üniversiteye giriş sınavı, artist olma hayalleri… Gerçekleşmemiş düşler… Kemal’in büyük aşkı da yetmiyor galiba Füsun’u mutlu etmeye, öfkesini, kırgınlığını dindirmeye…  
 
Daha çok soru var aklımda. Bekâret konusu mesela. Kitabın tam kalbinde aslında bu konu. Yazarın Füsun’u romanın sonunda öldürmesi bana Anna Karenina’nın sonunu anımsattı. Tolstoy da ahlâkçı bir finalle Anna’yı öldürmüyor mu kitabı bitirirken. Ya da bir kitap ve bir müzenin doğması, Kemal’in  aşkının bir efsane gibi anlatılması için Füsun’un ölmesi şart mıydı? Bu yazı burada bitsin bence. Bu arada, o kadar detaylı bir Orhan Pamuk biyografisine gerçekten ihtiyaç var mı kitapta? Söz konusu olan Orhan Pamuk iken hem de… Aklıma Yağmur Kesiği’ndeki 2,5 satırlık Uğur Yücel biyografisi geliyor nedense, Pamuk’un satırlar dolusu biyografisi gözüme çarptıkça.  
 
Son söz: “Bazan” adını taşıyan 69. bölüme bayıldım. Çok sevimli geldi bana. İnsanı gülümseten türden… Kitabın kendine has mizah duygusunu da sevdim.

İlgilenenler için:
http://www.masumiyetmuzesi.org/


1 Nisan 2013 Pazartesi

Annemle – Soledad Puértolas


Soledad Puértolas çağdaş İspanyol edebiyatının en önemli isimlerinden biri. 1947 doğumlu… Bildiğim kadarıyla kitaplarından sadece ikisi Türkçe’ye çevrilmiş: Gece Sürüyor ve Senyora Berg. Gece Sürüyor’u geçen yıl okumuş ve çok fazla ısınamamıştım. Garip bir mesafesi vardı kitabın. Yazar sanki bilerek isteyerek okuyucusuyla arasına mesafe koymuş gibiydi. Annemle (Con mi madre) ise otobiyografik olduğu için tam tersi bir etki yaratıyor. Çok samimi, çok duygusal… Yazar, seksen iki yaşında ölen annesini ve annesiyle olan ilişkisini anlatıyor Annemle’de. Geriye dönüşlerle ortak yaşamlarına sokuyor okuyucuyu. Bir bakıyorsunuz annesinin elinden sımsıkı tutmuş küçük bir kız, bir bakıyorsunuz ölüm döşeğindeki annesinin yanı başında ellilerinde bir kadın Soledad Puértolas. Annenin kaybı, anılar, paylaşılanlar, paylaşılamayanlar, sırlar, mutlu, mutsuz anlar, iç hesaplaşmalar ve kaybın büyüklüğünün yarattığı ve yeri asla doldurulamayacak olan o derin boşluk hissi… Öksüzlük hali… Bu kitap beni çok etkiledi. Küçük küçük detaylarda inanılmaz duygular gizli. En kısa zamanda Türkçe’ye çevrilir umarım. Tuğrul Tanyol’un kısa bir süre önce okuduğum “Annemin Hastalığı” isimli güzel ve hisli bir şiiri aklıma geldi hep bu kitabı okurken. Birkaç dizesini aktarayım:

ürperiyor usulca annemin uykusu   
yani nasıl desem?
bende bu yaşımda
öksüz kalma korkusu