28 Aralık 2013 Cumartesi

Malina - Ingeborg Bachmann


1971 tarihli Malina, Avusturyalı şair, yazar ve akademisyen Ingeborg Bachmann’ın başyapıtı olarak kabul ediliyor. Yazarın “Ölüm Türleri” (Todesarten) adı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek kitabı. 20. yy edebiyatında özel bir yere sahip. Öncelikle, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış en iyi örneklerden biri olarak kabul ediliyor. İkinci olaraksa, tıpkı Julio Cortázar’ın Seksek’i gibi, klasik/geleneksel roman biçimine gerçek bir başkaldırı Malina. Ne alıştığımız anlamda bir olaylar zinciri var, ne de karakterler. Okuyucu, kendisini “Ben” olarak adlandıran bir kadın ve onun iç dünyasıyla baş başa roman boyunca. Sıradan biri değil elbette bu kadın. Tam da felsefe öğrenimi görmüş, Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine doktora tezi yazmış, feminist bir Ingeborg Bachmann’dan beklenebilecek derecede derinlikli, hassas ve “arıza” birisi. Mutsuzlukları, kaygıları ve önüne geçemediği düşünceleriyle kendi kendini yiyip bitiren bir öz yıkıcı.
Roman üç bölümden oluşmakta. Klasik anlamda olmasa da, üç tane de karakter söz konusu: Bilinç akışına tanıklık ettğimiz “Ben”, Ivan ve Malina. “Ben” Viyana’da Macar Sokağı’nda yaşıyor. Tam olarak ne iş yaptığını bilmesek de, okuma ve yazma ile iç içe, entelektüel bir uğraş içinde olduğu aşikâr. Avusturya Askeri Müzesi’nde çalışan kırk yaşındaki Malina ile aynı evi paylaşıyor. Malina karakteri tam bir muamma… Kitabı okuyana kadar onun bir kadın olduğunu sanırdım. Oysa bir erkekmiş. Gerçekten böyle biri var mı yoksa “Ben” tarafından yaratılmış hayali biri mi belli değil. Malina’nın Ben’in erkek tarafı olduğu söyleniyor okuduğum bazı yazılarda. Yazar bu konuya bir açıklık getirmiş olabilir roman yayımlandıktan sonra. Romanın üçüncü kişisi Ivan ise Macar kökenli. Bir süredir Viyana’da Macar Sokağı’nda yalnız yaşamakta. Düzenli bir işi ve iki küçük çocuğu var. “Ben” ile tesadüf eseri tanışıyorlar. Aralarındaki ilişkiyi tanımlamak zor. En basit ifadeyle sözcüklere dökülmemiş bir “tek taraflı aşk” denebilir. Çünkü Ivan “Ben” için neredeyse yaşamın tüm anlamı. Ivan ise mutlak bir ilgisizlik ve kayıtsızlık içinde. Tüm bu sevgisizlik yüzünden "Ben", "küçük, gündelik bir cinayete" kurban gitmek üzere.
Roman Viyana’da geçiyor. İnsanda Viyana’da olma, bir kafede saatlerce oturup kahve üstüne kahve içme isteği uyandırıyor yer yer. Ama yanıltmasın, çok neşeli bir Viyana değil Bachmann’ın Viyana’sı. Ben’in tedirginliği ve huzursuzluğu her yeri sarmış durumda. Aşk acısı çekiyor. Varoluş acısı çekiyor. Sistemle arası bozuk. Kısacası acı çekiyor. Malina zor bir roman. Bachmann genelde bir romanın, özelde de kendi romanının değişik biçimlerde ve değişik yorumlarla okunabileceğini belirtmiş bir söyleşisinde. Benim açımdan bu romana en kolay yaklaşma biçimi – tüm karmaşık yapısına rağmen - onu bir aşk romanı olarak görmek ve ele almak sanırım.
Romanın ikinci bölümü oldukça ilginç. “Üçüncü Adam” adını taşıyan bu bölüm roman yayımlandıktan sonra faşizmle ilişkilendirilmiş. Yazara sıklıkla bu bölümü faşizmi göz önünde bulundurarak mı yazdığı sorulmuş. Yazarın cevabı en az kitap kadar ünlü: “Kitabım İtalya’da yayımlandığından bu yana, bana hep kitabımın ikinci bölümünü faşizmi göz önünde tutarak mı yazdığımı sordular. Ve ben dedim ki, hayır, daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…”. Bu ikinci bölüme ensest teması da damgasını vuruyor. Tüm o bilinç akışı esnasında kana karşı işlenen günahtan bahsediyor “Ben”. “Babam..” diye başlayan sayısız cümlede akıl almaz bir terör ve teslimiyet var. Yazarın sözünü ettiği insanlararası faşizme bundan daha somut ve lanet bir örnek olamaz herhalde.
Yazar 1973’te Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak yaşamını yitirmiş. Çok fazla uyku hapı aldığı bir akşam, içtiği sigara yüzünden çıkmış yangın. Çok tuhaf çünkü romandaki “Ben” kitabın sonlarına doğru uyku hapları, sigara ve ateşle o kadar haşır neşir ki… Kitaba dair bir diğer ilginç nokta da, romanın Ingeborg Bachmann’ın Max Frisch ve Paul Celan’la olan ilişkisinden yola çıkılarak yazılmış olduğu yolundaki iddialar. Yani romanın otobiyografik olduğu söylentileri… Tüm bunları bir yana bırakıp romanda geçen şahane bir cümleyle yazımı bitiriyorum: “Yaşayacak bir niçin’i bulunan, hemen her nasıl'a dayanabilir.”

13 Aralık 2013 Cuma

Kapı – Magda Szabó


Kapı (Az Ajtó) 1917 doğumlu Macar yazar Magda Szabó’nun en sevilen kitaplarından biriymiş. 2003 yılında yazarına Femina Ödülü’nü kazandırmış. Son zamanlarda beni en çok etkileyen, en çok heyecanlandıran kitap oldu Kapı. Gerçek bir inci. Otobiyografik unsurlar taşıyormuş. Bunu bilmek kitabın benim üzerimdeki etkisini arttırıyor çünkü roman öyle bir roman karakteri barındırıyor ki, onu tanımamış olmak gerçek bir kayıp olurdu benim için.
Yeryüzünde sıra dışı insanlar vardır hani, zor, tuhaf insanlar, bildik, alışılmış kalıplara sığmayan, her şeye meydan okuyan, ne zaman ne yapacağını kestiremediğiniz, ama ölümüne karakter sahibi, onurlu, zeki ve vicdanlı insanlar… İyi, bilge insanlar yani… Ender rastlanır onlara. İşte onlardan biri var bu romanda. Adı Emerenc… Tüm yaşamını kapıcılık, hizmetçilik yaparak geçirmiş, yorulmak nedir bilmeyen, uyumak için bir yatağı bile olmayan, “temizler temizi” yaşlı, yalnız Emerenc…
Roman, bir kadın yazarın kendisine ev işlerinde yardımcı olması için bir hizmetçi arayışıyla başlıyor. Ve böylece yaşamına Emerenc giriyor. Tüm sırları, gizemli yaşamı ve efsanevi karakteriyle… Yirmi yıl sürecek bir beraberlik başlıyor. Tüm sırlar, tüm kapılar bir bir aralanıyor. Bu romanı okumamak büyük bir kayıptır. Çok iddialı oldu belki ama Kapı da çok iddialı bir kitap. Özellikle insan doğası, insan ilişkileri, yaşam, yalnızlık, din, iyilik-kötülük, dostluk gibi temalara karşı özel bir merakınız varsa bu roman tam size göre.
Emerenc’i şu şiirsel cümlelerle Magda Szabó’dan daha iyi kim anlatabilir ki:
“Emerenc herkes için örnek alınması gereken, herkesin yardımına koşan bir insan, bir ülküydü, sakız gibi kolalı önlüğünün cebinden güvercin misali sesler çıkararak uçuşan pamuklu mendiller, kâğıda sarılı küçük bonbonlar çıkarırdı, o kar kraliçesiydi, güvenliğimiz demekti, yazın ilk kirazı, güz mevsiminde kabuğundan fırlayan ilk kestane, kışın pırıl pırıl parlayan balkabağı, ilkbaharda genç sürgünlerde baş veren ilk tomurcuktu, Emerenc saftı ve baştan çıkarılamazdı, o bizdi, o hepimizdi, hep olmak istediğimiz en iyi halimizdi.”

Not: Kapı ünlü Macar yönetmen István Szabó tarafından 2012’de sinemaya uyarlanmış. Başrolde Helen Mirren ve Martina Gedeck oynuyor. Söylemeye bile gerek yok, Helen Mirren Emerenc rolünde. Her ne kadar benim zihnimde canlandırdığım Emerenc çok daha yapılı ve yumuşak ifadeli olsa da, Helen Mirren yine bir harika.


11 Aralık 2013 Çarşamba

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar


1960 doğumlu İhsan Oktay Anar son yılların en çok okunan yazarlarından biri. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yapmış. Halen aynı okulda öğretim üyesiymiş. Puslu Kıtalar Atlası’nı uzun zamandır merak ediyordum. 1995’te yayımlanmış. Bir hayli gecikmeli de olsa sonunda okumuş bulunuyorum. İhsan Oktay Anar söz konusu olduğunda yapılan yorumlar çoğunlukla övgü dolu oluyor sanırım. O da kendi kitlesini yaratmış, ne güzel… Özellikle dil kullanımı ve değişik kurguları öne çıkarılıyor yazarın. Dili kullanımını çok sempatik buldum. Osmanlıca sözcüklere olan sempatimden olsa gerek. Kurguyla ise bir sorun yaşamadım.
Konuya gelince, roman Osmanlı döneminde, İstanbul’da geçmekte. Romanın ana karakterlerinden Uzun İhsan Efendi tamamen kendi düşlerinden yola çıkarak bir atlas vücuda getirir. Dünya üzerine neredeyse hiçbir tecrübesi olmayan Uzun İhsan Efendi’nin aksine, oğlu Bünyamin kendi macerasını yaşamak üzere yollara düşer. Elinde de babasının Puslu Kıtalar Atlası vardır. Bir noktadan itibaren düşler ve gerçekler birbirine karışmaya başlar. İnsan bazı kitaplara gerçekten çok geç kalıyor galiba. Son on yılda tüm yaşamın bir düşten ibaret olduğu konusu o kadar çok tartışıldı ve bu konuda o kadar çok fikir üretildi ki – Hollywood bile geri kalmadı - , konu neredeyse tüm ilginçliğini yitirdi benim için. Oysa çok eski ve ilginç bir mevzudur malum. Bu kitabı yirmili yaşlarımın başında okusam etkisinde kalırdım galiba ama bugün çok ilgimi çekmedi.
Geçenlerde büyülü gerçekçiliğin Latin Amerika’ya yakıştığı kadar hiçbir coğrafyaya yakışmadığını söylemiştim. Bu yorumumu okuyan sevgili egecita (http://egecita.blogspot.com/) Osmanlı dönemi İstanbul’una da çok yakıştığını eklemişti. Kesinlikle haklıymış. Kitabı benim için ilginç kılan en önemli şey bunu görmem oldu galiba.