27 Nisan 2014 Pazar

Üç İstanbul – Mithat Cemal Kuntay


Daha önce, edebiyat profesörü ve yazar Didem Uslu’nun Caddebostan Kültür Merkezi’nde yürütmekte olduğu okuma atölyesinden söz etmiştim. Hatta bu yılın okuma listesini de bloğumda yayımlamıştım. Didem Uslu’nun hazırladığı listeler gerçekten çok değerli benim için. Atölyelere katılamasam da listelerde yer alan ve daha önce okumamış olduğum kitapları mutlaka okumaya çalışıyorum. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul adlı romanı da onlardan biri. Romandan bana kalanlara geçmeden önce yazarından söz etmek istiyorum çok kısaca.
Mithat Cemal Kuntay 1885 İstanbul doğumlu. Hukuk öğrenimi görmüş, Hukuk Mektebi’nde ders vermiş ve Adalet Bakanlığı’nda çalışmış. Bu arada, şiirler, oyunlar yazmış, inceleme ve araştırma kitapları yayımlamış. 1938 yılında çıkan Üç İstanbul yazarın tek romanı ve Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri ve bu dönemlere tanıklık eden üç İstanbul… Önce Abdülhamit’in 33 yıl süren istibdat yönetimi altındaki İstanbul, ardından İttihat ve Terakki dönemi İstanbul’u, son olarak da Mütareke yılları ve işgal İstanbul’u…
Romanın başkahramanı avukat ve “yazar” Adnan Bey… İstanbul büyük değişimlere sahne olurken, tüm “yüce duygu ve düşüncelerine” rağmen, kendisini, zaaflarının, şahsi menfaatlerinin ve yüzeyselliğinin esiri olmaktan bir türlü kurtaramayan Adnan Bey’in ve çevresindeki onlarca karakterin yaşamına tanıklık ediyoruz. Her ne kadar Mithat Cemal Kuntay (1885-1956) yaşadığı, tanıklık ettiği dönemi yazmış olsa da, bugünden bakıldığında, Üç İstanbul tarihi bir roman. Konusuyla, diliyle, gözlem gücüyle, üslubuyla, yaratmış olduğu onlarca karakter ve bu karakterlerin ruhsal çözümlemeleriyle çok etkileyici bir roman. Karakterlerini böylesine başarılı bir acı alayla okuyucusuna sunan çok fazla yazar okumadım ben. Çok etkiledi beni bu sarkastik dil.
Ve tabii ki İstanbul… Romanın bir diğer başkahramanı… Nasıl bir şehir bu İstanbul? Nelere tanıklık etmiş yüzyıllardır? Şaşırıyor insan düşündükçe. Sözü uzatmayayım. On numara bir roman Üç İstanbul… Geç okudum ama iyi ki okudum. Romanı hiçbir değişiklik ve sadeleştirmeye gitmeden yayımlayan Oğlak Yayınları’na da ayrıca teşekkürler…
 

15 Nisan 2014 Salı

Romantik Bir Viyana Yazı – Adalet Ağaoğlu


ROMANTİK Bir Viyana Yazı, Adalet Ağaoğlu’nun son romanı… 1993’te çıkmış ve 1997’de Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü’ne lâyık görülmüş. Kitabın aslında iki ismi varmış: Romantik (ve) Bir Viyana Yazı… Arka arkaya söylendiklerinde gayet anlamlı ve kitabın ruhuna da aykırı düşmeyen bir bütünlük ortaya çıktığından, insan yanılgıya düşüyor. Dahası, romanın bir yerinde, yazar, “romantik” sözcüğüyle de oynuyor ve onu “roman-tik” olarak da düşünebileceğimizi ima ediyor. Ve kelimeye bu haliyle kendine göre bir anlam yüklüyor. Sözün kısası, alışılmışın dışında, sözcük oyunlarıyla bezeli bir kitap adı seçmiş Adalet Ağaoğlu.
Gelelim romanın konusuna… Romanın başkahramanı, Kamil Kaya adlı emekli bir tarih öğretmeni… Hiç evlenmemiş, Kastamonu’dan Kütahya’ya, Konya’dan Kırşehir’e hep K harfiyle başlayan illerde otuz yıl boyunca tarih öğretmenliği yapmış olan Kamil Kaya’nın tek bir hayali var, o da, dünya gözüyle Viyana’yı görebilmek… Öğrencilerinin “hayalci hoca” adını taktığı Kamil Kaya, aslında adım başı rastlamaya alışık olmadığımız bir öğretmen. Tarihin sadece savaşlardan, fetihlerden ve zaferlerden ibaret olmadığı, yemekten, giyim kuşama, sanattan, eğlenceye her boyutuyla, her ayrıntısıyla ele alınması ve okutulması gerektiği tezini savunuyor. Doğru düzgün bir haritası bile olmayan sınıflarda, otuz yıl boyunca derslerini, bin bir hikâye, bin bir hayalle zenginleştirip anlatıyor öğrencilerine. Nitekim, “hayalci” lakabı da buradan geliyor.
Kamil Kaya’nın “Viyana düşü”, ancak emekliliğinde, “emekli ikramiyesi” ile gerçekleşiyor. Tarihle bugünün el ele verdiği Viyana’da, gerçekle hayalin birbirine karıştığı bir öykünün başkahramanına dönüşüyor Kamil Kaya. Adeta sırra kadem basıyor. Ve roman belli bir noktadan itibaren sanki bir polisiyeye dönüşüyor. Barok’tan faşizme, Kafka’dan Milena’ya, Klimt’ten Alma Mahler’e uzanan fantastik bir Viyana sunuyor okuyucuya Adalet Ağaoğlu. Kitabın başkahramanı ne kadar ilginç ise, anlatıcısı da o kadar gizemli. Yazı Viyana’da geçiren, devamlı notlar alan ve sanki yazacağı romanın başkişisini arayan bir yazar bu anlatıcı. Aradığı Kamil Kaya olabilir mi acaba? Finalini biraz karmaşık bulsam da, zevkle okuduğumu itiraf etmeliyim.
 

7 Nisan 2014 Pazartesi

İstanbul Bir Masaldı - Mario Levi



İstanbul Bir Masaldı, 1957 İstanbul doğumlu Mario Levi’nin ilk romanı. İlk kitabı 1986’da yayımlanmış olan Bir Yalnız Adam: Jacques Brel. Üniversite bitirme tezinden hareketle yazdığı bu kitap, hem roman hem biyografi özellikleri taşıyormuş. Bu kitabın ardından, iki öykü kitabı ve bir anlatı yayımlamış Mario Levi: Bir Şehre Gidememek, Madam Floridis Dönmeyebilir ve En Güzel Aşk Hikâyemiz. İstanbul Bir Masaldı ise 1999’da çıkmış ve bir sonraki yıl kendisine Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandırmış.
Yazarın, dedesine ithaf ettiği 800 sayfalık bu uzun roman tıpkı bir masal gibi, bir şiir gibi… Levi, İstanbullu bir Yahudi ailesinin tarihini, Mösyö Jak ve Madam Roza’nın dört nesillik uzun tarihini, tıpkı hüzün dolu bir masal anlatırmışçasına aktarıyor okuyucuya. Artık kanıksadığınız bir burukluk ve hüzünle, bir solukta okuyup bitiriyorsunuz tüm romanı. Fonda, artık çok gerilerde kalmış şiir gibi bir İstanbul, yazarın, incitmekten korkarcasına, büyük bir özen ve şefkatle yaklaştığı “insanlarının”, “insanlarımızın” hikâyesine tanıklık ediyoruz.
Gerçekten de, yazarın, kendine has, upuzun, duygu ve düşünce yüklü cümlelerle, sabırla inşa ettiği bir masal bu kitap. Bazen bir kitabı çok beğenirsiniz de, başkalarına anlatırken, överken hep bir şeyler eksik kalır ya, şu anda onu hissediyorum. Duygusu çok yoğun bir roman İstanbul Bir Masaldı. Bir dolu düşünce, bir dolu duygu uyandırdı bende. Hayat, umutlar, düşler, sevinçler kadar acılar, yalnızlıklar, pişmanlıklar, kayıplar demek… Tüm o hayatları okurken, en çok bunu düşündüm. Yaşamın hızına kendimizi kaptırıp, ne çok insanımızı ihmal ediyoruz. Eksiliyoruz sürekli, hep bir şeylere, birilerine geç ya da eksik kalıyoruz. Bazı tatlar, ne bileyim, bazen bir patlıcan kızartması, bazen sadece Kurban bayramlarında yenen bir anneanne yemeği hep çok gerilerde kalıyor. Küçücük bir koku, o günleri anımsatmaya yetiyor bazen ama hep bir burukluk kalıyor geriye. Zamanı geriye döndüremeyeceğimizi biliyoruz.
Ve tabii ki yazgı… Bazı insanların yaşamları, yaşadıkları, kaderle açıklanmaz da neyle açıklanabilir? Bu kitaptan bana bir dolu karakter kaldı. Hepsi çok canlı… İstanbul, onlarsız eksik ve mahzun kalırdı. Madam Roza, Olga, Mösyö Rober, Avram Efendi ve diğerleri… Hepsinin hikâyesinde hüzün var ama kimileri hep kaybetmeye yazgılı galiba. Onun için, en çok Kirkor Amca, Hüsnü ve Mimiko’yu sevdim ben sanırım. Kitaptan küçücük bir alıntı, kitabın ruhunu hissettirmeye yeter mi acaba?
“…Madam Roza’nın gül reçeli hiçbir zaman unutulamayacaktı bu durumda… Hiçbir zaman… O sıcaklığı sonuna kadar koruma umuduyla… Onun zeytinyağlı, hafif tatlı enginarı da unutulmayacaktı, kıymalı, karamel soslu kabak dolmasıyla, kabağın kabuklarından yapılan, ekşimtırak, sarımsaklı ‘kaşkarikas’ları da… Onun karabiberli pırasa köftesi de unutulamayacaktı, ıspanaklı kurufasulyesi de, sakızlı beyaz tatlısı da, Pesah akşamları için hazırladığı kuru üzümlü hurma tatlısı da… O evlerin giderek yitirilen, değerleri ancak yitirildikten sonra anlaşılan tatları, kokuları, renkleri, daha da önemlisi yaşayan ‘parçalarıydı’ o yemekler…”