19 Mart 2015 Perşembe

Buruktur Gece – F. Scott Fitzgerald


İşte seninleyim! Gece buruk…
                ………..ama hiç ışık yok burada,

Gökyüzünden esintilerle gelen, çimenli karanlıkların ve

Yosunlu, kıvrımlı yolların içinden sızan ışığın dışında.

 
                                      “Bülbüle Gazel” (John Keats)


İsmiyle John Keats’in Bülbüle Gazel adlı şiirine atıfta bulunan Buruktur Gece (Tender is the Night) kimilerince Fitzgerald’ın gölgede kalmış başyapıtı. Benim içinse son zamanlarda okuduğum en güzel romanlardan biri. 1934 yılında çıkmış olan kitap, Scott Fitzgerald ile büyük aşkı Zelda’nın fırtınalı evliliğinden izler taşıyan otobiyografik bir eser olarak kabul ediliyor. Roman, çiftin de uzun süre kaldığı Fransız Riviera’sında başlıyor. 20’li yılların başı… Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası… İki çocuklu Amerikalı Diver çifti tatil yöresindeki herkesin göz bebeği… Dick Diver doktor… Psikiyatri eğitimi almış, son derece çekici, güçlü ve talihli biri… Karısı Nicole ise çok zengin bir ailenin kızı… Güzel ve inanılmaz ışıltılı… Çevrelerindeki herkeste kaçınılmaz bir imrenme duygusu yaratıyorlar. Görünüşe göre talih onlardan yana… Gerçekten öyle mi acaba?
Romanın ikinci bölümüyle birlikte birden geriye dönüyoruz. Ve işlerin hiç de göründüğü gibi olmadığını anlıyoruz. Dekor birdenbire değişiveriyor. Yaz güneşi, deniz ve çılgın partiler yerini İsviçre’deki bir psikiyatri kliniğine bırakıyor. Başından geçen korkunç bir olayın etkisi altındaki genç Nicole Warren bu klinikte tedavi görmekte. Gerisini tahmin etmek hiç de zor değil. Yeni mezun, geleceği parlak Doktor Diver ile ruh sağlığı pamuk ipliğine bağlı genç Nicole Warren’ın aşkla başlayan ancak giderek karmaşıklaşan evliliğinin hikâyesi…
Üçüncü ve son bölüm ise bir çöküş, bir tükenişi anlatmakta… Sadece bir evliliğin çöküşünü değil, zeki, geleceği parlak bir doktorun, çevresindekilerce hayranlık beslenen, güçlü bir erkeğin fiziksel, ruhsal ve zihinsel tükenişini izliyoruz adım adım. Dengeler birden değişiveriyor. Tüm evliliklerini kocasına bağımlı bir biçimde geçirmiş Nicole’ün kendi deyişiyle “göbek bağını kesişine” tanıklık ediyoruz. Belki artık gücünden beslenebileceği bir Dick Diver kalmadığı için belki de sadece zamanı geldiğinden…
Çok ilginç bir roman Buruktur Gece. Karamsar, hüzünlü ve güzel… Bir dolu soruyla bitiyor. Dick’in çöküşünü sadece Nicole ile açıklamaya çalışmak ne kadar doğru? Kendi zaaflarının bu tükenişte hiç mi rolü yok? Tüm sorular bir yana, etkileyici bir karakter yaratmış yine Fitzgerald. Tıpkı Jay Gatsby’ye kayıtsız kalamayacağınız gibi, bir diğer “kaybeden” olan Dick Diver’a da kayıtsız kalamıyorsunuz.
 

5 Mart 2015 Perşembe

Parfümün Dansı – Tom Robbins


Amerikalı yazar Tom Robbins’in 1985 yılında yayımladığı Parfümün Dansı (Jitterbug Perfume), baştan sona ölümsüzlük fikri ve kokular etrafında dönüyor. Ancak ne yine koku merkezli bir başka roman olan Patrick Süskind’in Koku’su kadar karanlık ve ürkütücü, ne de ölümsüzlük fikrini tam merkezine oturtmuş bir diğer roman olan Simone de Beauvoir’ın Tüm İnsanlar Ölümlüdür’ü kadar karamsar… Onların aksine, hayli matrak ve oldukça neşeli bir kitap Parfümün Dansı
Seattle’da üniversiteden terk garson kız Priscilla, New Orleans’da çekirdekten yetişme parfümcü Madam Devalier ve yardımcısı V’lu, Paris’te ise kozmetik dünyasının büyük patronu LeFever temelde aynı şeyin peşindeler: mükemmel parfümü günün birinde yapabilmek… Tüm bu karakterler romanın başında birbirinden bağımsız gibi görünseler de bir zaman bir yerde yolları fazlasıyla kesişmiş ya da romanın ilerleyen sayfalarında mecburen kesişecek. Tabii tüm bu çılgınlara bir de ölümsüzlüğün sırrına ermiş Alobar-Kudra çifti ile keçi ayaklı zevk ve bereket tanrısı Pan’ı eklemek lazım. Onların kokularla olan ilişkisi de en az diğerleri kadar güçlü elbette.
Tom Robbins tüm bu karakterleri koku ve ölümsüzlük etrafında son derece şaşırtıcı bir biçimde bir araya getirmiş. Bir Seattle’dasınız bir İstanbul’da, bir Hindistan’dasınız bir Ortaçağ Avrupası’nda… Roman, okuyucuyu yarı fantastik tarihsel bir yolculuğa çıkarıyor adeta. Doğa’dan, aşktan ve yaşamdan azar azar uzaklaşan insana dair çok şey söylüyor Parfümün Dansı. Sanırım kitabı benim için en ilginç kılan şey de yazarın, pastoral yaşamın tanrısı Pan’ın gücünü kaybedişini aktarış biçimi oldu. Aristo ve İsa’nın karşısında gücünü azar azar yitiren Pan ile yaşamak için akıl almaz bir irade gösteren Alobar romanın en ilginç karakterleri bana göre… Kitabın arka kapağından şu cümlelerle bitiriyorum yazımı:
“…Bu kitapta hayatlarını bir “deney” olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..”
 

2 Mart 2015 Pazartesi

Kitap Okurken Ben...




İlgiyle takip ettiğim bloglardan Ne Mutlu Türküm Diyene tarafından mimlenmiş bulunuyorum. Konu elbette ki kitaplar… İşte sorular ve verdiğim cevaplar:
Kitap okumak için evde belli bir yerin var mı?
Salonda kütüphanenin hemen yanında bir koltuk var. Son zamanlarda genelde oraya oturarak okuyorum kitaplarımı. Kitaplara yakın olmak beni mutlu ediyor.
Ayraç mı yoksa rastgele bir kağıt parçası mı?
Kesinlikle ayraç… Bazen sayfanın kenarını kıvırdığım da oluyor ama.
Kitap okumayı belirli bir zamanda mı durdurursun yoksa belirli bir bölümde ya da bölüm başında mı durdurursun?
Bir bölümü bitirdiğimde bırakırım genellikle…
Okurken yemek yemek mi bir şeyler içmek mi?
Okurken bir şeyler yemekten çok hoşlanmıyorum. Ama sıcak bir şeyler içmeyi severim. Özellikle de kahve… Mesela Türk kahvesi…
Kitap okurken televizyon seyretmek mi müzik dinlemek mi?
Hiçbiri… Her ikisi de kitaba odaklanmamı engelliyor.
Tek seferde bir kitap mı yoksa birden fazla kitap mı?
Bir kitabı bitirmeden diğerine başladığım çok enderdir. İki ya da daha fazla kitabı aynı anda okuyamıyorum galiba.
Okurken evde mi yoksa her yerde mi okumayı tercih edersin?
Her an her yerde okuyabilirim. Onun için çantamda hep okuyacak bir kitap bulunur.
Kitabın, kafanın içinde yüksek sesle okunması mı yoksa sessizce okunması mı?
Sessizce okunması…
Ciltli kitap mı karton kitap mı?
Hiç fark etmez. Yeter ki bana hitap etsin…
Kitap yazıyor musun?
Yazmıyorum. Sanırım hiçbir zaman da yazmaya cesaret edemeyeceğim.