16 Mart 2017 Perşembe

Diriliş - Lev Tolstoy

 
1899 yılında yayımlanmış olan Tolstoy’un son romanı Diriliş, Anna Karenina ile Savaş ve Barış’ın ardından yazarın üçüncü büyük romanı kabul ediliyor. Yayımlandığı dönemde, gördüğü ilgi açısından bahsi geçen iki dev eseri geride bırakmış olduğu söylense de, bugün bir parça onların gölgesinde kalmış durumda. Eleştirmenlere bakılırsa, Diriliş, Tolstoy’un alametifarikası olan detaylı betimlemelere sahip olmamasıyla onlardan ayrılıyor. Bu defa Tolstoy daha çok içeriğe ağırlık vermiş durumda.  19. yüzyıl Rusya’sının adalet mekanizmasına, kendisinin de bir parçası olduğu soylu sınıfa, toprak sistemine ve kiliseye yöneltmiş eleştiri oklarını. Öyle ki, kitap yayımlandıktan sonra kilise tarafından aforoz ediliyor. Hem de ne için? Kilise’nin İsa’nın yolundan sapıp gösterişe kapıldığını söylediği için! Bu dönem, Tolstoy’un yaşamında da ilginç şeyler oluyor. Topraklarını köylülere dağıttığı, onlar gibi giyinip, onlar gibi yaşadığı son yılları. Bu açıdan bakıldığında, kitap, yazarın yaşadığı dönüşümün ürünü gibi duruyor. Ki aslında bu dönüşüm o kadar da yeni olmasa gerek. Muhteşem bir öykü olan 1895 tarihli Efendi ile Uşağı fazlasıyla Diriliş ruhu taşımıyor mu sizce de?

Bana kalırsa kitabın bir diğer özelliği de Tolstoy’un ciddi ciddi Dostoyevski krallığına girmesi... Suç, ceza, merhamet, vicdan, Sibirya, hapishaneler, sürgünler, kürek cezaları, ezilen zavallı küçük insanlar ve tüm bunların biraradalığında sanki Ölü Evinden Hatıralar ve Suç ve Ceza’yı anımsatan bir şeyler var. Bir çeşit ruhdaşlık… Ama ciddi bir farkla… Tolstoy’un dünyası ve karakterleri her zaman olduğu gibi burada da oldukça normal ve sağlıklı. Dostoyevski’ye özgü marazi hallere ve tiplere Tolstoy dünyasında yer yok.
Bu kez, Tolstoy romanlarının olmazsa olmazı büyük aşklara, malikânelere, görkemli balolara, Fransızca diyalogların eksik olmadığı sohbetlere de yer yok. Bunların yerini mahkeme salonları, hücreler, hapishaneler ve mahkûmlar almış. Sefalet, adaletsizlik ve acı var bolca. Diriliş, mensubu olduğu sınıfın ikiyüzlülüğünün ayırdına varan bir ruhun uyanışının, gerçeğe ve iyiye yönelişinin hikâyesi… Bir vicdan ve merhamet sorunu bu haliyle… Prens Nehludov’un şahsında, bir yandan soyluların elinde oyuncağa dönmüş din ve adalet sistemini sorgularken, bir yandan da “Başkalarına yardım etmek yaşamı daha anlamlı kılmaya yeter mi?” sorusunu soruyor.